TÜİK'in Yaşam Memnuniyeti Araştırması'na göre, Türkiye'de mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 58. En yüksek mutluluk oranı ise yüzde 66,1 ile 65 yaş ve üzeri grubunda görüldü.
Türkiye İstatistik Kurumunca (TÜİK) 2017 yılına ilişkin "Yaşam Memnuniyeti Araştırması" sonuçları açıklandı.
Buna göre, 2016 yılında yüzde 61,3 olarak kayıtlara geçen mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı, geçen yıl yüzde 58 oldu. Mutsuz olduğunu beyan edenlerin oranı ise yüzde 10,4'ten yüzde 11,1'e yükseldi. Kadınlarda mutluluk oranı, 2016'da yüzde 64,5 iken 2017'de yüzde 62,4'e geriledi. Erkeklerde bu oran, yüzde 58,1'den yüzde 53,6'ya düştü.
60 yaş üstü daha mutlu
Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyine bakıldığında, 2016 yılında en yüksek mutluluk oranı yüzde 65,1 ile 18-24 yaş grubunda iken 2017'de bu oranın yüzde 66,1 ile 65 ve üzeri yaş gurubunda gerçekleştiği görüldü. En düşük mutluluk oranı ise yüzde 53,1 ile 45-54 yaş grubunda gerçekleşti.
Evlilerin, evli olmayanlara göre daha mutlu olduğu görüldü. Geçen yıl evlilerin yüzde 60,6'sı mutlu olduğunu belirtirken, evli olmayanlarda bu oran yüzde 52,4 oldu. Cinsiyete göre bakıldığında ise evli kadınların yüzde 65,2'sinin erkeklerin ise yüzde 55,7'sinin mutlu olduğu gözlendi.
Kendilerini en çok ailelerinin mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı yüzde 70,6 olurken bunu sırasıyla yüzde 14,3 ile çocuklar, yüzde 5,4 ile eş, yüzde 3,4 ile kendisi, yüzde 3,2 ile anne/baba ve yüzde 1,9 ile torunlar takip etti.
En çok sağlıklı olmanın mutlu ettiğini ifade eden bireylerin oranı yüzde 68 olarak belirlendi. Bunu yüzde 16,6 ile sevgi, yüzde 9 ile başarı, yüzde 3,9 ile para ve yüzde 1,9 ile iş izledi.
Bir okul bitirmeyenlerde mutluluk oranı yüzde 62,5 iken bunu sırasıyla yüzde 57,7 ile ilkokul, yüzde 57,4 ile lise ve dengi okul, yüzde 56,9 ile yükseköğretim, yüzde 56,1 ile ilköğretim veya ortaokul mezunları takip etti.
En yüksek memnuniyet asayiş hizmetlerinde oldu
Geçen yıl en yüksek memnuniyet oranı yüzde 74,4 ile asayiş hizmetlerinde gerçekleşirken, bunu sırasıyla yüzde 72,3 ulaştırma, yüzde 71,7 ile sağlık, yüzde 62,5 ile Sosyal Güvenlik Kurumu, yüzde 54,6 ile eğitim ve 54,1 ile adli hizmetlerden memnuniyet takip etti.
Geleceklerinden umutlu olduğunu beyan edenlerin oranı 2017'de yüzde 73,4 oldu. Kadınlarda bu oran yüzde 74,7 iken erkeklerde yüzde 72,2 oldu.
25 Şubat 2018 Pazar
Özel hastanelerde aynı ameliyata 3 farklı tarife
Hürriyet yazarı Sefer Levent, özel hastanelerde aynı ameliyat için alınan farklı ücretleri gündeme getirdi. İşte Levent'in o yazısı:
Bu hafta Vatandaşın Ekonomisi’nde özel hastane-sigorta şirketi-vatandaş üçgeninde yaşanan bir başka sıkıntı var.
Büyük il ve ilçelerin neredeyse tamamında faaliyet gösteren büyük hastane gruplarını isim vermesem de tahmin edeceğinize eminim. Bu büyük hastane grupları son dönemde yaptıkları yatırımlar ve büyüme hamlelerinin ardından, kamudan sonra sağlık sisteminin en önemli oyuncusu haline geldiler. İşte bu büyük güç sayesinde özel sağlık sisteminin oyun kurucusu durumundalar. Mesela artık bu grupların hastanesinde iyi doktor olmak yetmiyor. Aynı zamanda daha çok hasta bakan, test, tahlil gibi belli kotaları dolduran yani iyi kazandıran doktor olmanız da şart. Bunları da bir ara tartışırız ama benim bu haftaki konum ciddi bir hastalık. Adını ben koydum. Özel hastanede fiyat sendromu.
BAŞ DÖNDÜREN ÜCRET
Bakın bu sayfada bazı rakamlar paylaşıyorum. Hepsini hastane hastane dolaşıp veya arayarak aldım. Yazımızın konusu büyük hastanelere iki ayrı ameliyatın maliyetini sordum. Safra kesemi almak için bana verdikleri en ucuz fiyat 3 bin 500 lira oldu. Bunun için SGK’lı olmam gerekiyordu. Benim ödeyeceğim benim payıma düşendi. Aynı hastane SGK’lı değilsem yani tüm parayı ben vereceksem 7 bin lira talep etti. ‘Özel sağlık sigortası ile gelirsem ne kadar öderim’ dedim. Aldığım cevap sevindiriciydi. ‘Yatarak’ tedavi olacağım için sigorta şirketim tüm masrafımı karşılıyordu. Peki sigorta şirketime maliyeti ne olur dedim. Cevapları ‘12 bin lira’ oldu. Hoppala… Bana ‘7 bin lira olan ameliyat sigorta şirketime niye 12 bin lira’ diye sordum bu kez. Ne yazık ki cevap alamadım.
ONA BAŞKA BUNA BAŞKA
Bir başka büyük hastane grubunun en kalabalık hastanelerinden birinde aldım bu kez soluğu. Bu kez hedefimde anjiyo işlemi vardı. Fiyat istedim. SGK’lıysam işlem bana 1400 liraya bir stent de takılırsa toplam 5150 liraya mal olacaktı. Yani SGK’dan alacakları dışında benden 5 bin 150 lira daha istediler. Peki SGK yoksa ne ödeyecektim? 6 bin lira anjiyo 3 bin 500 TL stent toplam 9 bin 500 liraya taburcu olabilecektim. En kritik soruyu yine sona sakladım. Özel sağlık sigortam varsa durum ne olurdu acaba. Şimdi sıkı durun. 18 bin lira anjiyo işlemi bir stent de eklenirse 6 bin lira da ona, toplam 24 bin lira sigorta şirketime fatura edilecekti. Ben yine 5 kuruş vermeyecektim. İyi de arkadaş bu nasıl iş. SGK’nın anjiyo işlemine en çok ödediği bedel 448 lira, stent içinse en fazla bin 112 lira veriyor… SGK ve benden alacakları katkıyla yaklaşık 7 bin liraya çıkacak ameliyatın tümünü kendi paramla ödeyim desem 9 bin 500 liraya oluyordu, özel sağlık sigortam karşılasın dersem fatura 24 bin liraya fırlıyordu. Peki ama niye?
Sakın ‘özel sağlık sigortası sayesinde sen tedaviye para ödemiyormuşsun daha ne’ demeyin… Kaza yaptığınızda arabanızın kasko bedeli bir sonraki yıl nasıl artıyorsa sağlık sigortasında da aynı şey söz konusu. Bu türden hasarlar bir sonraki yıl sağlık sigortası yaptırmak istediğinizde sigorta poliçenize yansıyor. Yani daha çok bedel ödüyorsunuz. Sonuçta özel hastaneler büyüme ve başarı hikayeleri yazarken bizlerin ödediği bedel her geçen gün artıyor. Sağlık gibi önemli bir konuda fiyatların bu kadar başı boş olması bu kadar çelişki içermesi sizce normal mi?
KUZU KUZU ÖDÜYORUZ
BÜYÜK özel hastane gruplarının Türk sağlık sisteminde önemli bir güç haline geldiğini belirttim. Bu güçle sigorta şirketleriyle pazarlık masasına oturuyorlar. Hastanelerin hakim rolleriyle masadan kalkma güçleri var. Sigorta şirketleri ise aynı güce sahip değiller. Büyük hastanelere gidemeyeceğinizi bildiğiniz bir sağlık poliçesini satın alır mısınız? O zaman sigorta şirketleri hastanelere siz sigorta şirketlerine kuzu kuzu ne istenirse ödemek zorundasınız… Hepimize büyük geçmiş olsun!
Bu hafta Vatandaşın Ekonomisi’nde özel hastane-sigorta şirketi-vatandaş üçgeninde yaşanan bir başka sıkıntı var.
Büyük il ve ilçelerin neredeyse tamamında faaliyet gösteren büyük hastane gruplarını isim vermesem de tahmin edeceğinize eminim. Bu büyük hastane grupları son dönemde yaptıkları yatırımlar ve büyüme hamlelerinin ardından, kamudan sonra sağlık sisteminin en önemli oyuncusu haline geldiler. İşte bu büyük güç sayesinde özel sağlık sisteminin oyun kurucusu durumundalar. Mesela artık bu grupların hastanesinde iyi doktor olmak yetmiyor. Aynı zamanda daha çok hasta bakan, test, tahlil gibi belli kotaları dolduran yani iyi kazandıran doktor olmanız da şart. Bunları da bir ara tartışırız ama benim bu haftaki konum ciddi bir hastalık. Adını ben koydum. Özel hastanede fiyat sendromu.
BAŞ DÖNDÜREN ÜCRET
Bakın bu sayfada bazı rakamlar paylaşıyorum. Hepsini hastane hastane dolaşıp veya arayarak aldım. Yazımızın konusu büyük hastanelere iki ayrı ameliyatın maliyetini sordum. Safra kesemi almak için bana verdikleri en ucuz fiyat 3 bin 500 lira oldu. Bunun için SGK’lı olmam gerekiyordu. Benim ödeyeceğim benim payıma düşendi. Aynı hastane SGK’lı değilsem yani tüm parayı ben vereceksem 7 bin lira talep etti. ‘Özel sağlık sigortası ile gelirsem ne kadar öderim’ dedim. Aldığım cevap sevindiriciydi. ‘Yatarak’ tedavi olacağım için sigorta şirketim tüm masrafımı karşılıyordu. Peki sigorta şirketime maliyeti ne olur dedim. Cevapları ‘12 bin lira’ oldu. Hoppala… Bana ‘7 bin lira olan ameliyat sigorta şirketime niye 12 bin lira’ diye sordum bu kez. Ne yazık ki cevap alamadım.
ONA BAŞKA BUNA BAŞKA
Bir başka büyük hastane grubunun en kalabalık hastanelerinden birinde aldım bu kez soluğu. Bu kez hedefimde anjiyo işlemi vardı. Fiyat istedim. SGK’lıysam işlem bana 1400 liraya bir stent de takılırsa toplam 5150 liraya mal olacaktı. Yani SGK’dan alacakları dışında benden 5 bin 150 lira daha istediler. Peki SGK yoksa ne ödeyecektim? 6 bin lira anjiyo 3 bin 500 TL stent toplam 9 bin 500 liraya taburcu olabilecektim. En kritik soruyu yine sona sakladım. Özel sağlık sigortam varsa durum ne olurdu acaba. Şimdi sıkı durun. 18 bin lira anjiyo işlemi bir stent de eklenirse 6 bin lira da ona, toplam 24 bin lira sigorta şirketime fatura edilecekti. Ben yine 5 kuruş vermeyecektim. İyi de arkadaş bu nasıl iş. SGK’nın anjiyo işlemine en çok ödediği bedel 448 lira, stent içinse en fazla bin 112 lira veriyor… SGK ve benden alacakları katkıyla yaklaşık 7 bin liraya çıkacak ameliyatın tümünü kendi paramla ödeyim desem 9 bin 500 liraya oluyordu, özel sağlık sigortam karşılasın dersem fatura 24 bin liraya fırlıyordu. Peki ama niye?
Sakın ‘özel sağlık sigortası sayesinde sen tedaviye para ödemiyormuşsun daha ne’ demeyin… Kaza yaptığınızda arabanızın kasko bedeli bir sonraki yıl nasıl artıyorsa sağlık sigortasında da aynı şey söz konusu. Bu türden hasarlar bir sonraki yıl sağlık sigortası yaptırmak istediğinizde sigorta poliçenize yansıyor. Yani daha çok bedel ödüyorsunuz. Sonuçta özel hastaneler büyüme ve başarı hikayeleri yazarken bizlerin ödediği bedel her geçen gün artıyor. Sağlık gibi önemli bir konuda fiyatların bu kadar başı boş olması bu kadar çelişki içermesi sizce normal mi?
KUZU KUZU ÖDÜYORUZ
BÜYÜK özel hastane gruplarının Türk sağlık sisteminde önemli bir güç haline geldiğini belirttim. Bu güçle sigorta şirketleriyle pazarlık masasına oturuyorlar. Hastanelerin hakim rolleriyle masadan kalkma güçleri var. Sigorta şirketleri ise aynı güce sahip değiller. Büyük hastanelere gidemeyeceğinizi bildiğiniz bir sağlık poliçesini satın alır mısınız? O zaman sigorta şirketleri hastanelere siz sigorta şirketlerine kuzu kuzu ne istenirse ödemek zorundasınız… Hepimize büyük geçmiş olsun!
Antidepresan ilaçlar 'işe yarıyor'
Bilim insanları, çok kapsamlı bir araştırmanın ardından tıbbın en büyük tartışmalarına birine son verdiklerini ve antidepresan ilaçların gerçekten işe yaradığı sonucuna vardıklarını açıkladı
116 bin 477 kişinin katıldığı 522 farklı deneyden alınan sonuçların analiz edildiği çalışmada, en çok kullanılan 21 antidepresan ilacının, depresyonun belirtilerini azaltmada herhangi bir etkisi olmayan plasebo haplardan daha etkin olduğu görüldü.
Ancak çalışmada, ilaçların etkinliği arasıda da büyük farklar olduğu ortaya çıktı.
Lancet Tıp dergisinde yayımlanan araştırmayı yapan uzmanlar, çalışmalarının çok daha fazla sayıda insanın antidepresanlardan faydalanabileceğini gösterdiğini söyledi.
İngiltere'de 2016 yılında , 2006'ya kıyasla iki kat daha fazla antidepresan ilaç reçete edildi, ancak bazı araştırmaların bu ilaçların plasebo haplardan daha etkili olmadığı sonucuna varan bazı araştırmalar nedeniyle, etkinlikleri konusunda tartışmalar vardı.
Çalışmada ele alınan antidepresanlar, plasebolardan üçte bir oranında ya da iki katından fazla etkin şeklindeki bir yelpazede sıralandı.
Araştırma ekibinin başkanı Oxford Üniversitesi'nden Dr. Andrea Cipriani "Bu çalışma, antidepresanların işe yarayıp yaramadığı konusunda uzun süredir yürütülen tartışmaya son noktayı koyuyor. En çok reçete edilen antidepresanların orta düzeyli depresyondan ağır depresyona kadar olan aralıkta işe yaradığını gördük ve bence bu hem hastalar hem de doktorlar için iyi haber" dedi.
Antidepresanlar- en etkili ve en az etkililer
En etkililer:
agomelatin
amitriptilin
escitalopram
mirtazapin
paroxetin
En az etkililer:
fluoxetin
fluvoxamin
reboxetin
trazodon
'Başka yöntemlerle birlikte düşünülmeli '
Araştırmayı yapan uzmanlar çalışmalarının doktorların en uygun reçeteyi yazmalarına yardımcı olacağını, ancak bunun herkesin ilacını değiştirmesi gerektiği anlamına da gelmediğini söyledi.
Bunun nedeninin de çalışmada ilaçların, farklı bireyler, yaş grupları, cinsiyet, belirtilerin ağırlığı ve diğer karakteristik özelliklerden çok, ortalama etkisine bakılmasının olduğu belirtildi.
Araştırmacılar, kullanılan verilerin büyük çoğunluğunun sekiz haftalık tedaviler üzerine olduğunu, dolayısıyla bulgularının uzun süreli tedaviler için geçerli olamayabileceğini söylediler.
Dr. Cipriani "İlaç tedavisi hep, psikolojik terapiler gibi diğer seçeneklerle birlikte düşünülmeli" dedi.
116 bin 477 kişinin katıldığı 522 farklı deneyden alınan sonuçların analiz edildiği çalışmada, en çok kullanılan 21 antidepresan ilacının, depresyonun belirtilerini azaltmada herhangi bir etkisi olmayan plasebo haplardan daha etkin olduğu görüldü.
Ancak çalışmada, ilaçların etkinliği arasıda da büyük farklar olduğu ortaya çıktı.
Lancet Tıp dergisinde yayımlanan araştırmayı yapan uzmanlar, çalışmalarının çok daha fazla sayıda insanın antidepresanlardan faydalanabileceğini gösterdiğini söyledi.
İngiltere'de 2016 yılında , 2006'ya kıyasla iki kat daha fazla antidepresan ilaç reçete edildi, ancak bazı araştırmaların bu ilaçların plasebo haplardan daha etkili olmadığı sonucuna varan bazı araştırmalar nedeniyle, etkinlikleri konusunda tartışmalar vardı.
Çalışmada ele alınan antidepresanlar, plasebolardan üçte bir oranında ya da iki katından fazla etkin şeklindeki bir yelpazede sıralandı.
Araştırma ekibinin başkanı Oxford Üniversitesi'nden Dr. Andrea Cipriani "Bu çalışma, antidepresanların işe yarayıp yaramadığı konusunda uzun süredir yürütülen tartışmaya son noktayı koyuyor. En çok reçete edilen antidepresanların orta düzeyli depresyondan ağır depresyona kadar olan aralıkta işe yaradığını gördük ve bence bu hem hastalar hem de doktorlar için iyi haber" dedi.
Antidepresanlar- en etkili ve en az etkililer
En etkililer:
agomelatin
amitriptilin
escitalopram
mirtazapin
paroxetin
En az etkililer:
fluoxetin
fluvoxamin
reboxetin
trazodon
'Başka yöntemlerle birlikte düşünülmeli '
Araştırmayı yapan uzmanlar çalışmalarının doktorların en uygun reçeteyi yazmalarına yardımcı olacağını, ancak bunun herkesin ilacını değiştirmesi gerektiği anlamına da gelmediğini söyledi.
Bunun nedeninin de çalışmada ilaçların, farklı bireyler, yaş grupları, cinsiyet, belirtilerin ağırlığı ve diğer karakteristik özelliklerden çok, ortalama etkisine bakılmasının olduğu belirtildi.
Araştırmacılar, kullanılan verilerin büyük çoğunluğunun sekiz haftalık tedaviler üzerine olduğunu, dolayısıyla bulgularının uzun süreli tedaviler için geçerli olamayabileceğini söylediler.
Dr. Cipriani "İlaç tedavisi hep, psikolojik terapiler gibi diğer seçeneklerle birlikte düşünülmeli" dedi.
Karaciğeri bitiren beslenme alışkanlıkları
Tatlılar,şekerli yiyecek ve içecekler;
Tatlılar, şekerli yiyecek ve içecekler, şekerlemeler ve rafine şekerlerle yapılan diğer tatlıları tüketmek fibroz gibi karaciğer hastalıklarını tetikleyen riskli faktörlerdir.
Baş ağrıları;
Baş ağrıları; karaciğer sağlıksız ve toksikken, beyne ve uzuvlara ihtiyacı olan enerjiyi gönderemeyip normal fonksiyonlarını yerine getiremediğinde ortaya çıkar. Bu yüzden de ağrı ve yorgunluk belirtileri beraberinde gelir.
Tuz kullanımı;
Karaciğer; kötü beslenmeye sodyum, kalori, şeker, tuz vb. karışımına karşı çok duyarlıdır. Bunu, kan basıncında ve kolesterolde yükselme ve yağlı karaciğer hastalığı olarak dışarı vuracaktır.
Alkol tüketimi;
Bunu hepimiz biliriz. Karaciğer için alkolden daha zararlı bir madde yoktur.Karaciğere zarar verir ve temel işlevlerini yerine getirmesini önler. Karaciğerin kimyasal dengesini bozar, karaciğer hücrelerini tahrip eder ve yağlı karaciğer hastalığına, hepatite ve siroza neden olur.
Sağlıksız besinler;
Sağlıklı bir karaciğeri korumak için tereyağı, yağlı etler ve sosis tüketiminizi azaltmanız gerekir.
Aşırı yağlı yiyecekler;
Aşırı yağlı yiyecekler, şeker, yumurta sarısı, çok tuzlu yiyecekler vb. besinlerden uzak durmalısınız. Bu yiyecekler sağlığınız ve karaciğeriniz için zararlı olurlar.
Ciltteki sararmalar;
Hepatit B virüsü ya da daha yaygın olarak bilinen ismi ile sarılık hastalığında da meydana gelen ciltte sararma, yine bir karaciğer sorunu olan karaciğer yetmezliğinde de yaşanmaktadır.
Tatlılar, şekerli yiyecek ve içecekler, şekerlemeler ve rafine şekerlerle yapılan diğer tatlıları tüketmek fibroz gibi karaciğer hastalıklarını tetikleyen riskli faktörlerdir.
Baş ağrıları;
Baş ağrıları; karaciğer sağlıksız ve toksikken, beyne ve uzuvlara ihtiyacı olan enerjiyi gönderemeyip normal fonksiyonlarını yerine getiremediğinde ortaya çıkar. Bu yüzden de ağrı ve yorgunluk belirtileri beraberinde gelir.
Tuz kullanımı;
Karaciğer; kötü beslenmeye sodyum, kalori, şeker, tuz vb. karışımına karşı çok duyarlıdır. Bunu, kan basıncında ve kolesterolde yükselme ve yağlı karaciğer hastalığı olarak dışarı vuracaktır.
Alkol tüketimi;
Bunu hepimiz biliriz. Karaciğer için alkolden daha zararlı bir madde yoktur.Karaciğere zarar verir ve temel işlevlerini yerine getirmesini önler. Karaciğerin kimyasal dengesini bozar, karaciğer hücrelerini tahrip eder ve yağlı karaciğer hastalığına, hepatite ve siroza neden olur.
Sağlıksız besinler;
Sağlıklı bir karaciğeri korumak için tereyağı, yağlı etler ve sosis tüketiminizi azaltmanız gerekir.
Aşırı yağlı yiyecekler;
Aşırı yağlı yiyecekler, şeker, yumurta sarısı, çok tuzlu yiyecekler vb. besinlerden uzak durmalısınız. Bu yiyecekler sağlığınız ve karaciğeriniz için zararlı olurlar.
Ciltteki sararmalar;
Hepatit B virüsü ya da daha yaygın olarak bilinen ismi ile sarılık hastalığında da meydana gelen ciltte sararma, yine bir karaciğer sorunu olan karaciğer yetmezliğinde de yaşanmaktadır.
Sağlıklı bir beyin için 4 altın kural
Merkezi sinir sisteminin en önemli bölümlerinden biri olan beyin sağlığını korumak oldukça önemlidir. Günlük hayatta tüketilen yiyeceklerden, uyku düzenine; gün içerisindeki faaliyetlerden spora kadar birçok etken beyni etkiliyor. İşte sağlıklı bir beyin gelişimi için dikkat etmeniz gerekenler...
1- Hamilelik döneminde bebeğin gelişimi için anne adayları folik asit bakımından zengin besinleri tercih etmeli.
1- Hamilelik döneminde bebeğin gelişimi için anne adayları folik asit bakımından zengin besinleri tercih etmeli.
2- Beyinde uyarıcı vazifesi gören kafeini abartmamak kaydıyla tüketin.
3- Dikkat dağınıklı, odaklanma güçlüğü, unutkanlık gibi sorunları tetikleyen elektromanyetik alanlar beynin dinlenmesini engeller.
4- İçten atılan bir kahkaha, beyne oksijen gitmesini kolaylaştırır ve tansiyonu dengede tutar.
Böbrekleri bitiren alışkanlıklar
Böbreklerimiz bizi sağlıklı tutmak için her gün pek çok yaşamsal görev üstleniyorlar. Vücudumuzdaki atıkları ve fazla sıvıyı uzaklaştırmak için adeta bir filtre işlevi görüyorlar. Ayrıca kan basıncımızı kontrol etmek gibi yine oldukça önemli fonksiyonları da var; içerdikleri mekanizmalarla, ihtiyaca göre, kan basıncını artırıyor veya düşürüyorlar.
Böbreklerimizin sorumlulukları bunlarla da sınırlı kalmıyor; kemik iliğinde alyuvar yapımını sağlıyor, D vitaminini aktif hale getirerek kemik sağlığını destekliyor, vücudumuzda gelişen metabolik işlemler sonucunda oluşan asidin vücudumuzdan uzaklaştırılmasından da akciğerle birlikte sorumlu oluyorlar. Ancak maalesef birçok hayati önem taşıyan fonksiyonu olan böbreklerimiz çeşitli etkenler nedeniyle hasar görüp işlev yapamaz hale gelebiliyor.
Böbreklerimizde hasar oluşturan, hatta böbrek yetmezliğine bile yol açabilen önemli etkenlerden biri ise “hatalı alışkanlıklarımız”. Peki ama hangi alışkanlıklarımız böbreklerimize zarar veriyor? Bu hasarlar hangi böbrek sorunlarına neden olabiliyor? Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya böbreklerin ömrünü kısaltabilen alışkanlıklarımızı anlattı, önemli önerilerde bulundu.
İdeal tuz miktarını aşmak
Tuz vücut için önemli, ancak aşırı tüketimi kan basıncını yükselterek böbreklerde aşırı yük oluşturuyor. Ayrıca tuz alımı yüksek olduğunda böbreklerin aşırı tuzu atmak için daha fazla çalışmaları gerekiyor. Bunların sonucunda da böbrek yetmezliğine kadar gidebilen önemli hasarlar oluşabiliyor.
Bu nedenle uzmanlar günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram olması gerektiğini belirtiyorlar ve bu da yaklaşık bir çay kaşığı tuza denk geliyor. Deniz, kaya ve diğerleri, adı ve kökeni ne olursa olsun sofra tuzu sodyum klorür olduğu için tüm tuz çeşitlerini dikkatli tüketmek çok önemli.
Yetersiz su içmek
“Böbreklerimizin işlevlerini yerine getirebilmeleri için yeterli su tüketmek çok önemli” uyarısında bulunan Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya sözlerine şöyle devam ediyor: “Su idrar, ter ve dışkı aracılığıyla toksinlerin uzaklaştırılmalarını sağlıyor, vücut sıcaklığını ve kanın yoğunluğunu kontrol ediyor.
Yeterince sıvı almazsak toksinler kanda birikiyor. Bunun sonucunda da böbrek taşları, çok daha önemli böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Su alımındaki en basit yaklaşım, yazın en az 2 litre, kışın en az 1.5 litre sıvı tüketmek Susama hissi yanında, idrar rengi de su dengemiz hakkında bilgi veriyor. İdrar miktarı azalıp, rengi koyulaştıkça su içmek gerekiyor.”
Kafeini abartmak
Kafein kan basıncını yükseltiyor, böbrekte kalsiyum taşlarına ve proteinüriye neden olabiliyor. En sık da kahve içerek kafein tüketiyoruz. Bu nedenle günlük izin verilen kafein miktarı 200-300 mg olup, bu da yaklaşık 2 büyük fincan kahveye karşılık geliyor. Dolayısıyla tükettiğiniz içeceklerin kafein içeriğine bakmayı ihmal etmeyin ve mümkünse kafeinsiz olanları tüketmeye özen gösterin.
İlaçları bilinçsizce kullanmak
İlaçlar sağlığımızın vazgeçilmesi olsalar da bilinçsizce tüketildiklerinde tam aksine vücudumuza zarar verebiliyorlar. Bu nedenle uzmanlar her fırsatta gelişigüzel ilaç kullanılmaması konusunda uyarıda bulunuyorlar. Örneğin düzenli ağrı kesici kullanmak başta böbrekler olmak üzere, birçok organa zarar verebiliyor.
Özellikle nonsteroidal antienflamatuar ilaçlar gibi reçetesiz satılan ağrı kesiciler böbrek yetmezliğine, hipertansiyona ve ödeme yol açabiliyorlar. Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya ayrıca özellikle hedef organı böbrek olan, hipertansiyon ve diyabet hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçların da mutlaka düzenli olarak alınmaları gerektiği uyarısında bulunarak, “Çünkü bu ilaçların düzensiz alınmasıyla hiç alınmaması arasında bir fark olmuyor” diyor.
İdrarı mesanede tutmak
İdrarı mesanede tutmak da böbrekleri tehdit ediyor. İdrar düzenli olarak mesanede tutulduğunda idrar yolu enfeksiyonu ve mesane kaslarında gevşeklik oluşabiliyor, bunun sonucunda da böbrek taşları, hatta böbrek yetmezliği gelişebiliyor.
Magnezyum içeren besinleri aksatmak
Yeterince magnezyum alınmazsa kalsiyum böbreklerden geri emilemediği için idrarla vücuttan daha çok atılıyor, bu durum da böbreklerde kalsiyum taşının gelişmesine neden olabiliyor. Düzenli olarak yeşil yapraklı sebzeler, fasulye, kabak ile ay çekirdeği, fındık ve badem tüketmek vücuda yeterince kalsiyum alınmasını sağlıyor. Örneğin günde 100 gram kabak çekirdeği tüketmek günlük magnezyum ihtiyacımızın yüzde 100 ünü karşılıyor.
Şekeri besin listesinden silmemek
Şeker obeziteye katkıda bulunmasının yanı sıra böbrek hastalığının ilk iki nedeni olan hipertansiyon ile diyabetin oluşma riskini artırıyor. Hipertansiyon da böbreklerin baş düşmanlarından biri olarak nitelendiriliyor. Şeker genellikle "tatlı" olarak algılamadığımız gıdalar ve içeceklerde de bulunuyor. Bu nedenle işlenmiş şekerlerin sinsi kaynakları olan çeşniler, kahvaltılık tahıllar, beyaz ekmek ve gazlı içeceklerden kaçınmak gerekiyor. Paketlenmiş ürünler alırken içerdikleri maddelere mutlaka dikkat edin.
B6 Vitamin eksikliği
B6 vitamini eksikliği böbrek taşı riskini artırıyor. Dolayısıyla böbrek sağlığı için günlük olarak en az 1,3 miligram B6 vitamini öneriliyor. Bu vitaminin en zengin kaynakları ise balık, nohut, sığır karaciğeri, patates ve narenciyedir.
Uykusuz kalmak
Böbrek fonksiyonu, böbreklerin iş yükünü 24 saat boyunca koordine etmeye yardımcı olan uyku-uyanma döngüsüyle düzenleniyor. Böbrek dokusu gece boyunca yenileniyor. Vücut, hasar görmüş böbrek dokusunu onarmak için uyurken çalışıyor; bu nedenle vücudu uykusuz bırakmak hem sağlıklı organa zarar verebiliyor, hem de hasar görmüş organda iyileşmeyi güçleştiriyor. Yapılan bir çalışmada kronik uyku bozukluğunun böbrek yetmezliği olan hastalarda, hastalığın seyrini hızlandırdığı saptanmış. Bunun mekanizması ise bilinmiyor.
Çok fazla alkol almak
Düşük miktarda alınan alkolün böbreğe çok zararı olmuyor. Ancak, alkolün karaciğer ve böbreklerde aşırı yük oluşturan bir toksin olduğu unutulmamalı. Alkol idrar söktürücü (diüretik) özelliğe sahip. Aşırı tüketilmesi dehidratasyona ve elektrolit bozukluklarına neden oluyor. Karaciğere verdiği zararla böbrekleri de dolaylı yoldan olumsuz yönde etkiliyor.
Kırmızı et tüketimini abartmak
Hayvansal protein yüksek miktarda asit üretiyor. Böbreklerin bu aşırı miktardaki asidi vücuttan uzaklaştırma yükü artınca da böbreklerde doku hasarı oluşuyor ve bunun sonucunda da böbrekler işlevini yapamaz hale gelebiliyor. Yüksek oranda asit ürettiği için özellikle kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmamak böbrek sağlığı için büyük önem taşıyor.
Sigara
Sigara, kan basıncını artırıyor, kan akışını azaltıyor ve kan damarlarını daraltıyor. Bu etkileri sonucunda da böbrek işlevlerinin kaybedilmesini hızlandırabiliyor ve mevcut böbrek hastalıklarını kötüleştirebiliyor. Yapılan çalışmalara göre sigara tüketimi böbrek hasarını arttırıyor ve kronik böbrek hastalığının seyrini en az yüzde 30 hızlandırıyor.
Egzersiz yapmamak
Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya hareketsiz yaşamın diyabet, hipertansiyon ve obeziteye neden olabildiğini ve bunların da böbreklerde kalıcı hasara yol açabildiğini ifade ediyor.
Bunun aksine düzenli olarak yapılan fiziksel aktivite kan basıncı ve şeker metabolizmasını düzenleyerek dolaylı yoldan böbrek sağlığını destekliyor. Öyle ki yakın tarihli bir araştırmada menopoz sonrası egzersiz yapan kadınların böbrek taşı geliştirme riskinin, egzersiz yapmayanlara göre yüzde 31 oranında daha düşük olduğu belirtilmiş.
Böbreklerimizin sorumlulukları bunlarla da sınırlı kalmıyor; kemik iliğinde alyuvar yapımını sağlıyor, D vitaminini aktif hale getirerek kemik sağlığını destekliyor, vücudumuzda gelişen metabolik işlemler sonucunda oluşan asidin vücudumuzdan uzaklaştırılmasından da akciğerle birlikte sorumlu oluyorlar. Ancak maalesef birçok hayati önem taşıyan fonksiyonu olan böbreklerimiz çeşitli etkenler nedeniyle hasar görüp işlev yapamaz hale gelebiliyor.
Böbreklerimizde hasar oluşturan, hatta böbrek yetmezliğine bile yol açabilen önemli etkenlerden biri ise “hatalı alışkanlıklarımız”. Peki ama hangi alışkanlıklarımız böbreklerimize zarar veriyor? Bu hasarlar hangi böbrek sorunlarına neden olabiliyor? Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya böbreklerin ömrünü kısaltabilen alışkanlıklarımızı anlattı, önemli önerilerde bulundu.
İdeal tuz miktarını aşmak
Tuz vücut için önemli, ancak aşırı tüketimi kan basıncını yükselterek böbreklerde aşırı yük oluşturuyor. Ayrıca tuz alımı yüksek olduğunda böbreklerin aşırı tuzu atmak için daha fazla çalışmaları gerekiyor. Bunların sonucunda da böbrek yetmezliğine kadar gidebilen önemli hasarlar oluşabiliyor.
Bu nedenle uzmanlar günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram olması gerektiğini belirtiyorlar ve bu da yaklaşık bir çay kaşığı tuza denk geliyor. Deniz, kaya ve diğerleri, adı ve kökeni ne olursa olsun sofra tuzu sodyum klorür olduğu için tüm tuz çeşitlerini dikkatli tüketmek çok önemli.
Yetersiz su içmek
“Böbreklerimizin işlevlerini yerine getirebilmeleri için yeterli su tüketmek çok önemli” uyarısında bulunan Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya sözlerine şöyle devam ediyor: “Su idrar, ter ve dışkı aracılığıyla toksinlerin uzaklaştırılmalarını sağlıyor, vücut sıcaklığını ve kanın yoğunluğunu kontrol ediyor.
Yeterince sıvı almazsak toksinler kanda birikiyor. Bunun sonucunda da böbrek taşları, çok daha önemli böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Su alımındaki en basit yaklaşım, yazın en az 2 litre, kışın en az 1.5 litre sıvı tüketmek Susama hissi yanında, idrar rengi de su dengemiz hakkında bilgi veriyor. İdrar miktarı azalıp, rengi koyulaştıkça su içmek gerekiyor.”
Kafeini abartmak
Kafein kan basıncını yükseltiyor, böbrekte kalsiyum taşlarına ve proteinüriye neden olabiliyor. En sık da kahve içerek kafein tüketiyoruz. Bu nedenle günlük izin verilen kafein miktarı 200-300 mg olup, bu da yaklaşık 2 büyük fincan kahveye karşılık geliyor. Dolayısıyla tükettiğiniz içeceklerin kafein içeriğine bakmayı ihmal etmeyin ve mümkünse kafeinsiz olanları tüketmeye özen gösterin.
İlaçları bilinçsizce kullanmak
İlaçlar sağlığımızın vazgeçilmesi olsalar da bilinçsizce tüketildiklerinde tam aksine vücudumuza zarar verebiliyorlar. Bu nedenle uzmanlar her fırsatta gelişigüzel ilaç kullanılmaması konusunda uyarıda bulunuyorlar. Örneğin düzenli ağrı kesici kullanmak başta böbrekler olmak üzere, birçok organa zarar verebiliyor.
Özellikle nonsteroidal antienflamatuar ilaçlar gibi reçetesiz satılan ağrı kesiciler böbrek yetmezliğine, hipertansiyona ve ödeme yol açabiliyorlar. Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya ayrıca özellikle hedef organı böbrek olan, hipertansiyon ve diyabet hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçların da mutlaka düzenli olarak alınmaları gerektiği uyarısında bulunarak, “Çünkü bu ilaçların düzensiz alınmasıyla hiç alınmaması arasında bir fark olmuyor” diyor.
İdrarı mesanede tutmak
İdrarı mesanede tutmak da böbrekleri tehdit ediyor. İdrar düzenli olarak mesanede tutulduğunda idrar yolu enfeksiyonu ve mesane kaslarında gevşeklik oluşabiliyor, bunun sonucunda da böbrek taşları, hatta böbrek yetmezliği gelişebiliyor.
Magnezyum içeren besinleri aksatmak
Yeterince magnezyum alınmazsa kalsiyum böbreklerden geri emilemediği için idrarla vücuttan daha çok atılıyor, bu durum da böbreklerde kalsiyum taşının gelişmesine neden olabiliyor. Düzenli olarak yeşil yapraklı sebzeler, fasulye, kabak ile ay çekirdeği, fındık ve badem tüketmek vücuda yeterince kalsiyum alınmasını sağlıyor. Örneğin günde 100 gram kabak çekirdeği tüketmek günlük magnezyum ihtiyacımızın yüzde 100 ünü karşılıyor.
Şekeri besin listesinden silmemek
Şeker obeziteye katkıda bulunmasının yanı sıra böbrek hastalığının ilk iki nedeni olan hipertansiyon ile diyabetin oluşma riskini artırıyor. Hipertansiyon da böbreklerin baş düşmanlarından biri olarak nitelendiriliyor. Şeker genellikle "tatlı" olarak algılamadığımız gıdalar ve içeceklerde de bulunuyor. Bu nedenle işlenmiş şekerlerin sinsi kaynakları olan çeşniler, kahvaltılık tahıllar, beyaz ekmek ve gazlı içeceklerden kaçınmak gerekiyor. Paketlenmiş ürünler alırken içerdikleri maddelere mutlaka dikkat edin.
B6 Vitamin eksikliği
B6 vitamini eksikliği böbrek taşı riskini artırıyor. Dolayısıyla böbrek sağlığı için günlük olarak en az 1,3 miligram B6 vitamini öneriliyor. Bu vitaminin en zengin kaynakları ise balık, nohut, sığır karaciğeri, patates ve narenciyedir.
Uykusuz kalmak
Böbrek fonksiyonu, böbreklerin iş yükünü 24 saat boyunca koordine etmeye yardımcı olan uyku-uyanma döngüsüyle düzenleniyor. Böbrek dokusu gece boyunca yenileniyor. Vücut, hasar görmüş böbrek dokusunu onarmak için uyurken çalışıyor; bu nedenle vücudu uykusuz bırakmak hem sağlıklı organa zarar verebiliyor, hem de hasar görmüş organda iyileşmeyi güçleştiriyor. Yapılan bir çalışmada kronik uyku bozukluğunun böbrek yetmezliği olan hastalarda, hastalığın seyrini hızlandırdığı saptanmış. Bunun mekanizması ise bilinmiyor.
Çok fazla alkol almak
Düşük miktarda alınan alkolün böbreğe çok zararı olmuyor. Ancak, alkolün karaciğer ve böbreklerde aşırı yük oluşturan bir toksin olduğu unutulmamalı. Alkol idrar söktürücü (diüretik) özelliğe sahip. Aşırı tüketilmesi dehidratasyona ve elektrolit bozukluklarına neden oluyor. Karaciğere verdiği zararla böbrekleri de dolaylı yoldan olumsuz yönde etkiliyor.
Kırmızı et tüketimini abartmak
Hayvansal protein yüksek miktarda asit üretiyor. Böbreklerin bu aşırı miktardaki asidi vücuttan uzaklaştırma yükü artınca da böbreklerde doku hasarı oluşuyor ve bunun sonucunda da böbrekler işlevini yapamaz hale gelebiliyor. Yüksek oranda asit ürettiği için özellikle kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmamak böbrek sağlığı için büyük önem taşıyor.
Sigara
Sigara, kan basıncını artırıyor, kan akışını azaltıyor ve kan damarlarını daraltıyor. Bu etkileri sonucunda da böbrek işlevlerinin kaybedilmesini hızlandırabiliyor ve mevcut böbrek hastalıklarını kötüleştirebiliyor. Yapılan çalışmalara göre sigara tüketimi böbrek hasarını arttırıyor ve kronik böbrek hastalığının seyrini en az yüzde 30 hızlandırıyor.
Egzersiz yapmamak
Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya hareketsiz yaşamın diyabet, hipertansiyon ve obeziteye neden olabildiğini ve bunların da böbreklerde kalıcı hasara yol açabildiğini ifade ediyor.
Bunun aksine düzenli olarak yapılan fiziksel aktivite kan basıncı ve şeker metabolizmasını düzenleyerek dolaylı yoldan böbrek sağlığını destekliyor. Öyle ki yakın tarihli bir araştırmada menopoz sonrası egzersiz yapan kadınların böbrek taşı geliştirme riskinin, egzersiz yapmayanlara göre yüzde 31 oranında daha düşük olduğu belirtilmiş.
Fransızlar iyi huylu ve sabırlı çocukları nasıl yetiştiriyor!
1. Her şeyden önce çocuklarını dinleyen ve onlarla konuşan Fransızlar, bebeklerini dünyadan habersiz yetiştirmiyor; onların öğrenebilen ve hissettiklerini anlatabilen gerçekçi varlıklar olduklarını düşünüyorlar.
Bu doğrultuda, siz de bebeğinizin beklentilerini anlamak ve verdikleri ipuçlarını anlamlandırmak için onları gözlemleyin. Fransızlar bu şekilde derin bir hassasiyet geliştirilebileceğini ve bunun da bebek bakımını çok değiştirdiğini düşünüyor.
Ve ona karşı kibar olun ve rol model oluşturun. Küçümseyici bir ses tonu ve kelimeler kullanmak yerine, kendinizi tuhaf bile hissetseniz “Lütfen, teşekkürler” gibi kelimeler kullanın.
2. Bebeklerinin geceleri çok sık uyanmasını dert edinmeyen ve buna uygun davranan Fransızlar, uyku döngüsünü birleştirmeyi öğrenmeleri için fırsat sunuyorlar.
Yazar Pamela Druckerman'a göre, bebeğiniz uyku arasında ağlayarak uyandığında, ona beş dakikalık bekleme süresi tanımalısınız. Böylelikle bebeğinizin sizin yardımınız olmadan uykuya geri dönme şansı olur.
3. Bebeklerini perde açık uyutan Fransızlar, böylece onlara gece gündüz farkını öğretebiliyorlar.
Anlasa da, anlamasa da bebeğinizle ilk günden itibaren konuşun ve gece uykusunun neden gerekli olduğunu anlatın. En sonunda haklı olduğunuzu anlayacaktır.
4. 'Çocuk yemeği ya da maması' gibi bir şeyi literatürlerinde bulundurmayan Fransızlar, onlarla aynı şeyi yiyor ve içiyorlar.
Biz Türk anneleri çok yakından biliriz ki, çocuklarımıza sebze yedirmek çok zordur. Yazar Pamela Druckerman, Fransız çocuklarının yemek yeme düzenlerinin de anne-babalarla aynı olduğunu söylüyor ve böylece çocuklar sebzeleri uzaylı yiyeceğiymiş gibi görmüyor. Günde üç ana ve öğleden sonra bir ara öğünle beslenen çocuklar, paket gıdalardan da uzak durdukları için daha sağlıklı yetişiyor.
5. Damak tadının çok küçük yaşlardan oluştuğuna inanan Fransızlar, bebeklerine tahıl yerine ilk olarak farklı lezzetlerdeki sebzeleri sunuyorlar.
Bebeklerini her istediklerinde değil, aile yemek saatlerine uygun olacak şekilde besleyen Fransızlara göre, öğleden sonraki tek öğün sabretmeyi ve kişisel kontrolü öğretiyor ve akşam yemeğine daha aç başlamalarını sağlıyor.
6. Aç olduğunda bebeklerine öncelikle sebze sunan Fransızlar, bir şeyi sevmediyse onları zorlamıyorlar.
Daha önce de dediğimiz gibi, bebeklerine özel öğün hazırlamıyor; onlarla aynı şeyleri yiyorlar. Yazar Pamela Druckerman'a göre, işin sırrı her şeyin tadına baktırmakta...
Dolayısıyla, bebeğinizin/çocuğunuzun masadaki her şeyin tadına bakması için ısrar edin. Sevmediği şeyi bir sonraki sefer, yanında başka bir yiyecekle, daha farklı hazırlayarak sunun.
7. Yemek yemesi için çocuklarına işkence etmeyen ve onları anlamaya çalışan Fransızlar, tatlar ve dokular üzerine konuşuyorlar.
Yazar Pamela Druckerman'a göre, yemeği keyifli kılmanın yolu kısa tutmaktan geçiyor. Dolayısıyla, yirmi dakika boyunca yemeğine hiç dokunmayan bebeğinizi/çocuğunuzu anlayışla karşılayın ve masadan kalkmasına izin verin.
8. Gelelim huy meselesine... Sabrın büyük bir erdem olduğuna inanan Fransızlar, öfkeyle mücadele etme ve sabır gibi becerileri çocukların da kısa sürede öğrenebileceğini düşünüyorlar.
Fransızlara göre, sabır insanın kendisinin beslediği bir sakinlik ise çocuklar da kendilerinden bunun beklendiğini anlayabilirler.
9. Bebekleri/çocukları bir şeye ihtiyaç duyduklarında hemen önlerine sermeyen Fransızlar, önceliği yapmaları gereken işlere veriyorlar.
Demiştik ya anlamasalar bile bebekleriyle/çocuklarıyla mutlaka konuşuyorlar diye; işte Pamela Druckerman'a göre onlara işiniz olduğunu, yemek pişirmeniz, mail göndermeniz, dişlerinizi fırçalamanız gerektiğini anlatmalısınız.
10. Aynı şekilde bebeklerinin/çocuklarının yaptıkları işleri bölmeyen Fransızlar, rol model oluşturuyorlar.
İşinizi bitirdikten sonra onlarla ilgilenmelisiniz elbette ama aynı şeyi siz de bebeğinize/çocuğunuza yapmalısınız.
11. Bebeklerinin kendilerini dünyanın merkezi gibi düşünmemelerini sağlayan Fransızlar, çocuklarına tabii ki çok güveniyorlar.
Yazar Pamela Druckerman'a göre, odanın altını üstüne getirmeden en sevdiği oyuncağı nasıl alabileceğini ona öğretmeli ve ona duyduğunuz güveni hissettirmelisiniz.
Bu doğrultuda, siz de bebeğinizin beklentilerini anlamak ve verdikleri ipuçlarını anlamlandırmak için onları gözlemleyin. Fransızlar bu şekilde derin bir hassasiyet geliştirilebileceğini ve bunun da bebek bakımını çok değiştirdiğini düşünüyor.
Ve ona karşı kibar olun ve rol model oluşturun. Küçümseyici bir ses tonu ve kelimeler kullanmak yerine, kendinizi tuhaf bile hissetseniz “Lütfen, teşekkürler” gibi kelimeler kullanın.
2. Bebeklerinin geceleri çok sık uyanmasını dert edinmeyen ve buna uygun davranan Fransızlar, uyku döngüsünü birleştirmeyi öğrenmeleri için fırsat sunuyorlar.
Yazar Pamela Druckerman'a göre, bebeğiniz uyku arasında ağlayarak uyandığında, ona beş dakikalık bekleme süresi tanımalısınız. Böylelikle bebeğinizin sizin yardımınız olmadan uykuya geri dönme şansı olur.
3. Bebeklerini perde açık uyutan Fransızlar, böylece onlara gece gündüz farkını öğretebiliyorlar.
Anlasa da, anlamasa da bebeğinizle ilk günden itibaren konuşun ve gece uykusunun neden gerekli olduğunu anlatın. En sonunda haklı olduğunuzu anlayacaktır.
4. 'Çocuk yemeği ya da maması' gibi bir şeyi literatürlerinde bulundurmayan Fransızlar, onlarla aynı şeyi yiyor ve içiyorlar.
Biz Türk anneleri çok yakından biliriz ki, çocuklarımıza sebze yedirmek çok zordur. Yazar Pamela Druckerman, Fransız çocuklarının yemek yeme düzenlerinin de anne-babalarla aynı olduğunu söylüyor ve böylece çocuklar sebzeleri uzaylı yiyeceğiymiş gibi görmüyor. Günde üç ana ve öğleden sonra bir ara öğünle beslenen çocuklar, paket gıdalardan da uzak durdukları için daha sağlıklı yetişiyor.
5. Damak tadının çok küçük yaşlardan oluştuğuna inanan Fransızlar, bebeklerine tahıl yerine ilk olarak farklı lezzetlerdeki sebzeleri sunuyorlar.
Bebeklerini her istediklerinde değil, aile yemek saatlerine uygun olacak şekilde besleyen Fransızlara göre, öğleden sonraki tek öğün sabretmeyi ve kişisel kontrolü öğretiyor ve akşam yemeğine daha aç başlamalarını sağlıyor.
6. Aç olduğunda bebeklerine öncelikle sebze sunan Fransızlar, bir şeyi sevmediyse onları zorlamıyorlar.
Daha önce de dediğimiz gibi, bebeklerine özel öğün hazırlamıyor; onlarla aynı şeyleri yiyorlar. Yazar Pamela Druckerman'a göre, işin sırrı her şeyin tadına baktırmakta...
Dolayısıyla, bebeğinizin/çocuğunuzun masadaki her şeyin tadına bakması için ısrar edin. Sevmediği şeyi bir sonraki sefer, yanında başka bir yiyecekle, daha farklı hazırlayarak sunun.
7. Yemek yemesi için çocuklarına işkence etmeyen ve onları anlamaya çalışan Fransızlar, tatlar ve dokular üzerine konuşuyorlar.
Yazar Pamela Druckerman'a göre, yemeği keyifli kılmanın yolu kısa tutmaktan geçiyor. Dolayısıyla, yirmi dakika boyunca yemeğine hiç dokunmayan bebeğinizi/çocuğunuzu anlayışla karşılayın ve masadan kalkmasına izin verin.
8. Gelelim huy meselesine... Sabrın büyük bir erdem olduğuna inanan Fransızlar, öfkeyle mücadele etme ve sabır gibi becerileri çocukların da kısa sürede öğrenebileceğini düşünüyorlar.
Fransızlara göre, sabır insanın kendisinin beslediği bir sakinlik ise çocuklar da kendilerinden bunun beklendiğini anlayabilirler.
9. Bebekleri/çocukları bir şeye ihtiyaç duyduklarında hemen önlerine sermeyen Fransızlar, önceliği yapmaları gereken işlere veriyorlar.
Demiştik ya anlamasalar bile bebekleriyle/çocuklarıyla mutlaka konuşuyorlar diye; işte Pamela Druckerman'a göre onlara işiniz olduğunu, yemek pişirmeniz, mail göndermeniz, dişlerinizi fırçalamanız gerektiğini anlatmalısınız.
10. Aynı şekilde bebeklerinin/çocuklarının yaptıkları işleri bölmeyen Fransızlar, rol model oluşturuyorlar.
İşinizi bitirdikten sonra onlarla ilgilenmelisiniz elbette ama aynı şeyi siz de bebeğinize/çocuğunuza yapmalısınız.
11. Bebeklerinin kendilerini dünyanın merkezi gibi düşünmemelerini sağlayan Fransızlar, çocuklarına tabii ki çok güveniyorlar.
Yazar Pamela Druckerman'a göre, odanın altını üstüne getirmeden en sevdiği oyuncağı nasıl alabileceğini ona öğretmeli ve ona duyduğunuz güveni hissettirmelisiniz.
Şeker yerine kullanılabilecek besinler
Son yıllarda artan şeker kullanımı birçok hastalığın en önemli nedenlerindendir. Özellikle obeziteye neden olan beyaz şeker kullanımı, gün içerisinde fazladan 400 kalori almanıza neden olur. İşte şeker yerine kullanabileceğiniz doğal besinler...
Çiğ bal
Tam bir şifa deposu olan ham bal içerisinde emzim, antioksidan, demir, çinko, potasyum, kalsiyum ve fosfor bulundurur. Sindirim sistemine katkı sağlar ve doğal tatlandırıcı olarak kullanılabilir.
Hurma
Hurma potasyum, bakır, demir, magnezyum ve B6 vitamini bakımından zengindir. Kolayca sindirilir ve vücuttaki yağ emilimini önler. Hurmayı blenderdan geçirip püre halinde kullanabilirsiniz.
Pekmez
Şeker eklenmeden yapılan doğal pekmezler oldukça yararlı maddeler içerir. Fırında pişirdiğiniz tatlılar için mükemmel bir tatlandırıcı olan pekmez, kalori yakmaya da yardımcı olur.
Meyve reçeli
Gerçek meyve içeren reçeller şeker yerine kullanılabilir. Evde kendi şekersiz ve organik reçelinizi yapabilir ve tatlı ihtiyacınızı sağlıklı bir şekilde giderebilirsiniz.
Akçaağaç şurubu
Antioksidan bakımından zengin olan akçaağaç şurubu, kalsiyum, magnezyum ve çinko içerir. Doğal bir tatlandırıcı olan bu şurup, ısıya dayanıklı olduğu için her yemekte kullanabilirsimiz.
Çiğ bal
Tam bir şifa deposu olan ham bal içerisinde emzim, antioksidan, demir, çinko, potasyum, kalsiyum ve fosfor bulundurur. Sindirim sistemine katkı sağlar ve doğal tatlandırıcı olarak kullanılabilir.
Hurma
Hurma potasyum, bakır, demir, magnezyum ve B6 vitamini bakımından zengindir. Kolayca sindirilir ve vücuttaki yağ emilimini önler. Hurmayı blenderdan geçirip püre halinde kullanabilirsiniz.
Pekmez
Şeker eklenmeden yapılan doğal pekmezler oldukça yararlı maddeler içerir. Fırında pişirdiğiniz tatlılar için mükemmel bir tatlandırıcı olan pekmez, kalori yakmaya da yardımcı olur.
Meyve reçeli
Gerçek meyve içeren reçeller şeker yerine kullanılabilir. Evde kendi şekersiz ve organik reçelinizi yapabilir ve tatlı ihtiyacınızı sağlıklı bir şekilde giderebilirsiniz.
Akçaağaç şurubu
Antioksidan bakımından zengin olan akçaağaç şurubu, kalsiyum, magnezyum ve çinko içerir. Doğal bir tatlandırıcı olan bu şurup, ısıya dayanıklı olduğu için her yemekte kullanabilirsimiz.
21 Şubat 2018 Çarşamba
Özel hastaneler Acil Servis'e gelenlerden ücret alamayacak
Resmi gazetede yayımlanan tebliğe göre özel hastaneler, kendilerine başvuran veya ambulans ve sevkle Acil Servis'e getirilen hastaları ödeme gücüne veya sağlık güvencesine bakılmaksızın kabul edecek ve kesinlikle ücret talep edemeyecek
Sağlık Bakanlığı, Resmi Gazete'de yayımlanan yeni tebliğle acil servislere bir dizi düzenleme getirdi. Özel hastaneler, kendilerine başvuran veya ambulans ve sevkle acile getirilen hastaları, ödeme gücüne ve sağlık güvencesine bakmaksızın kabul edecek, kesinlikle ücret talep etmeyecek. Uygulama 2 ay sonra başlıyor
Habertürk gazetesinde yer alan habere göre Resmi Gazete’de dün yayımlanan tebliğde yer alan düzenlemelerden bazıları şöyle:
Yeşil alan 1 ve 2 kodu verilecek
- Yoğunluğun fazla olduğu acil servisler “Öncelikli Takip ve Özellikli Planlama Gerektiren Acil Servis” olarak tanımlanacak. Günde 500’den fazla hasta kabul eden, nöbetçi hekim başına 100 hastadan fazla düşen, muayene bekleme süresi 45 dakikayı geçen, ambulansla günlük 5’ten fazla hasta getiren acil servisler bu tanıma girecek.
- Acil servise gelen ancak poliklinik muayenesi gereken hastalara “yeşil alan 1” ve “yeşil alan 2” kodu verilecek, tedavileri poliklinikte yapılacak.
- Kırmızı alan hastalarının yakınları, gerekli eğitimi almış personelce bilgilendirilecek.
- Acil servislerde “hasta karşılama” ve “taşıma” personeli bulunacak.
- Acillerde hasta mahremiyeti gözetilerek, kör nokta bulunmayacak şekilde güvenlik kameraları tarafından kayıt yapılacak. Kayıtlar 2 ay boyunca saklanacak.
Yoğun bakım yetersizse ara bakım ünitesi
- Acil servisten yatışı yapılan hastaların yoğun bakım yatakları, yoğun bakımdan sorumlu uzman tarafından belirlenecek. Yeterli yoğun bakım yatağı bulunmayan hastanelerde geçici ara bakım ünitesi kurulacak.
- Acil servise akut rahatsızlık, başka sağlık tesisinden acil veya yatış amaçlı gelen hastaların yatış ve takibi yapılmayacak.
- Acile hasta getiren ambulanslar hastayı beklemeden teslim edecek ve 15 dakika içinde acil önünden ayrılacak.
- Kamu ve özel hastaneler kendilerine başvuran veya ambulans ve sevkle getirilen tüm acil vakaları sağlık güvencesi ve ödeme gücü olup olmadığına bakmaksızın kabul edecek. Kamu hastaneleri gibi özel hastaneler de acile gelen hastalardan kesinlikle ücret talep edemeyecek. Uyarılara rağmen özel hastanelerde acile başvuran hastalar sık sık katılım payı ve ilave ücret mağduriyeti yaşıyor.
- Yeni uygulama 2 ay sonra başlayacak. Yeni hizmet binasına taşınması planlanan hastaneler de 6 ay içinde taşınacak.
Sağlık Bakanlığı, Resmi Gazete'de yayımlanan yeni tebliğle acil servislere bir dizi düzenleme getirdi. Özel hastaneler, kendilerine başvuran veya ambulans ve sevkle acile getirilen hastaları, ödeme gücüne ve sağlık güvencesine bakmaksızın kabul edecek, kesinlikle ücret talep etmeyecek. Uygulama 2 ay sonra başlıyor
Habertürk gazetesinde yer alan habere göre Resmi Gazete’de dün yayımlanan tebliğde yer alan düzenlemelerden bazıları şöyle:
Yeşil alan 1 ve 2 kodu verilecek
- Yoğunluğun fazla olduğu acil servisler “Öncelikli Takip ve Özellikli Planlama Gerektiren Acil Servis” olarak tanımlanacak. Günde 500’den fazla hasta kabul eden, nöbetçi hekim başına 100 hastadan fazla düşen, muayene bekleme süresi 45 dakikayı geçen, ambulansla günlük 5’ten fazla hasta getiren acil servisler bu tanıma girecek.
- Acil servise gelen ancak poliklinik muayenesi gereken hastalara “yeşil alan 1” ve “yeşil alan 2” kodu verilecek, tedavileri poliklinikte yapılacak.
- Kırmızı alan hastalarının yakınları, gerekli eğitimi almış personelce bilgilendirilecek.
- Acil servislerde “hasta karşılama” ve “taşıma” personeli bulunacak.
- Acillerde hasta mahremiyeti gözetilerek, kör nokta bulunmayacak şekilde güvenlik kameraları tarafından kayıt yapılacak. Kayıtlar 2 ay boyunca saklanacak.
Yoğun bakım yetersizse ara bakım ünitesi
- Acil servisten yatışı yapılan hastaların yoğun bakım yatakları, yoğun bakımdan sorumlu uzman tarafından belirlenecek. Yeterli yoğun bakım yatağı bulunmayan hastanelerde geçici ara bakım ünitesi kurulacak.
- Acil servise akut rahatsızlık, başka sağlık tesisinden acil veya yatış amaçlı gelen hastaların yatış ve takibi yapılmayacak.
- Acile hasta getiren ambulanslar hastayı beklemeden teslim edecek ve 15 dakika içinde acil önünden ayrılacak.
- Kamu ve özel hastaneler kendilerine başvuran veya ambulans ve sevkle getirilen tüm acil vakaları sağlık güvencesi ve ödeme gücü olup olmadığına bakmaksızın kabul edecek. Kamu hastaneleri gibi özel hastaneler de acile gelen hastalardan kesinlikle ücret talep edemeyecek. Uyarılara rağmen özel hastanelerde acile başvuran hastalar sık sık katılım payı ve ilave ücret mağduriyeti yaşıyor.
- Yeni uygulama 2 ay sonra başlayacak. Yeni hizmet binasına taşınması planlanan hastaneler de 6 ay içinde taşınacak.
Acı ve baharatın az bilinen işlevleri
Baharatlı ve acı yemekleri sevmemizin ardında damak tadından öte nedenler de yatıyor.
Dünyanın birçok bölgesinde insanlar acı yemeyi seviyor. Tayland, Meksika, Çin, Hint, Etiyopya gibi bol acı kullanan mutfaklar oldukça yaygın.
Bazı mutfaklarda acı hemen hemen hiç kullanılmazken bazıları neden acı şampiyonluğu için yarışıyor?
Özellikle sıcak iklime sahip bölgelerde acı ve baharatlı yiyeceklere daha fazla rastlanıyor. Araştırmalar, bazı baharatların mikroplara karşı etkili olmasına bağlıyor bunu.
Araştırmacılar farklı ülkelere ait yemek kitaplarında yer alan yemek tariflerini incelediğinde şunu fark etmiş: Ortalama sıcaklık arttıkça (bu yiyeceklerin çabuk bozulması anlamına gelir) yemeklerde daha fazla sayıda ve daha bol miktarda baharat kullanılıyor ve bakterilere karşı etkili olan baharatların kullanımı artıyor.
Koruyucu özellik
Buzdolabı kullanımı yaygınlaşmadan önce, sıcak bölgelerde yemekler çabuk bozulduğu için, baharatlar yiyeceklerin ömrünü uzatan ve onlara lezzet katan bir işlev görüyordu.
Ayrıca acı ve baharat insanı terlettiği için serinletici bir etkisi de oluyor. Terlediğimizde buharlaşma nedeniyle vücudumuz serinleyip ısı dengesi korunuyor.
Nem oranı yüksek olduğunda ise terlemenin aynı etkiyi göstermediği biliniyor. Bir araştırmada egzersiz sonrasında sıcak su içen insanların vücudunun soğuk su içenlere kıyasla daha fazla serinlediği görüldü. Ama bu sadece nem oranının düşük olduğu yerlerde geçerlidir.
Ama baharat kullanımı sadece nem oranının yüksek olduğu tropikal bölgelerle sınırlı değil.
Acı biberin çıkış yeri Amerika kıtasıdır. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupalı tüccarlar sayesinde dünyaya yayıldı. Diğer baharatlar ise yemeklere ayrı tat katmak için yüzyıllardır Avrupa'da kullanılıyordu. Karabiber, zencefil, tarçın gibi baharatların birçoğu doğudan, Asya'dan geliyordu.
Baharatın fiyatı
18. yüzyıldan kalma bir İngiliz yemek kitabındaki tariflerde birçok baharatın bol miktarda bir arada kullanıldığını görüyoruz. Peki sonra ne oldu da bu durum değişti?
Belki de bir süre sonra bir yemekte birçok tadın bir arada olması pek hoş karşılanmadı. Günümüz Avrupa mutfağı, birbiriyle zıt keskin tatlardan daha çok birbirine yakışan az sayıdaki tadın bir arada olmasına dayanıyor.
1600'lerde Avrupa'da baharat fiyatları inişe geçince herkes onları satın alabilir oldu ve ünlü aşçılar baharat sevdasından vazgeçmeye başladı.
Kaliteli yemeklerde odak noktası yemeğin temel malzemesindeki asıl tadın öne çıkarılmasına ve bunu sağlayacak yardımcı tatlarla desteklenmesine kaydı. Kısacası, Avrupa damak tadının baharattan mahrum bırakılmasını burnu büyüklüğe bağlayanlar var.
Adrenalin etkisi
Acı baharat kullanılıp kullanılmamasının belirlenmesinde insan kültürünün rolü göz ardı edilemez. Hayvanlar gibi insanlar da neyin güvenli olup olmadığını belirlemek için tat alma duyusunu kullanıyor. Belli tatlara alışıp onların bildik ve güvenilir olduğu sinyalini alınca onları daha fazla severiz.
Bugün baharatlı ve acı yemek yememizin nedeni sosyal statü ve tattan çok adrenalin artışıyla bağlantılı olabilir. Acı biber yediğimizde gösterdiğimiz fizyolojik tepki, ağzımızdaki ısı duyargalarının harekete geçmesiyle ilgilidir. Vücudumuz yanmış gibi tepki verir; ateş basması ve terlemenin nedeni budur. Aşırı tepki halinde kusma bile görülür.
Bu tepkiler çoğunlukla kısa sürelidir ve bunları yaşarken hissedilen heyecan asıl cazibeyi oluşturuyor. Kimilerinin, sonrasında arkadaşlarına hava atmak üzere acı yediği de oluyor.
Kısacası, acı ve baharat bir zamanlar mikroplara karşı ve vücut ısısını düzenlemek üzere kullanılmış olsa da günümüz insanı açısından bu gerekçeler artık pek geçerli değil.
Dünyanın birçok bölgesinde insanlar acı yemeyi seviyor. Tayland, Meksika, Çin, Hint, Etiyopya gibi bol acı kullanan mutfaklar oldukça yaygın.
Bazı mutfaklarda acı hemen hemen hiç kullanılmazken bazıları neden acı şampiyonluğu için yarışıyor?
Özellikle sıcak iklime sahip bölgelerde acı ve baharatlı yiyeceklere daha fazla rastlanıyor. Araştırmalar, bazı baharatların mikroplara karşı etkili olmasına bağlıyor bunu.
Araştırmacılar farklı ülkelere ait yemek kitaplarında yer alan yemek tariflerini incelediğinde şunu fark etmiş: Ortalama sıcaklık arttıkça (bu yiyeceklerin çabuk bozulması anlamına gelir) yemeklerde daha fazla sayıda ve daha bol miktarda baharat kullanılıyor ve bakterilere karşı etkili olan baharatların kullanımı artıyor.
Koruyucu özellik
Buzdolabı kullanımı yaygınlaşmadan önce, sıcak bölgelerde yemekler çabuk bozulduğu için, baharatlar yiyeceklerin ömrünü uzatan ve onlara lezzet katan bir işlev görüyordu.
Ayrıca acı ve baharat insanı terlettiği için serinletici bir etkisi de oluyor. Terlediğimizde buharlaşma nedeniyle vücudumuz serinleyip ısı dengesi korunuyor.
Nem oranı yüksek olduğunda ise terlemenin aynı etkiyi göstermediği biliniyor. Bir araştırmada egzersiz sonrasında sıcak su içen insanların vücudunun soğuk su içenlere kıyasla daha fazla serinlediği görüldü. Ama bu sadece nem oranının düşük olduğu yerlerde geçerlidir.
Ama baharat kullanımı sadece nem oranının yüksek olduğu tropikal bölgelerle sınırlı değil.
Acı biberin çıkış yeri Amerika kıtasıdır. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupalı tüccarlar sayesinde dünyaya yayıldı. Diğer baharatlar ise yemeklere ayrı tat katmak için yüzyıllardır Avrupa'da kullanılıyordu. Karabiber, zencefil, tarçın gibi baharatların birçoğu doğudan, Asya'dan geliyordu.
Baharatın fiyatı
18. yüzyıldan kalma bir İngiliz yemek kitabındaki tariflerde birçok baharatın bol miktarda bir arada kullanıldığını görüyoruz. Peki sonra ne oldu da bu durum değişti?
Belki de bir süre sonra bir yemekte birçok tadın bir arada olması pek hoş karşılanmadı. Günümüz Avrupa mutfağı, birbiriyle zıt keskin tatlardan daha çok birbirine yakışan az sayıdaki tadın bir arada olmasına dayanıyor.
1600'lerde Avrupa'da baharat fiyatları inişe geçince herkes onları satın alabilir oldu ve ünlü aşçılar baharat sevdasından vazgeçmeye başladı.
Kaliteli yemeklerde odak noktası yemeğin temel malzemesindeki asıl tadın öne çıkarılmasına ve bunu sağlayacak yardımcı tatlarla desteklenmesine kaydı. Kısacası, Avrupa damak tadının baharattan mahrum bırakılmasını burnu büyüklüğe bağlayanlar var.
Adrenalin etkisi
Acı baharat kullanılıp kullanılmamasının belirlenmesinde insan kültürünün rolü göz ardı edilemez. Hayvanlar gibi insanlar da neyin güvenli olup olmadığını belirlemek için tat alma duyusunu kullanıyor. Belli tatlara alışıp onların bildik ve güvenilir olduğu sinyalini alınca onları daha fazla severiz.
Bugün baharatlı ve acı yemek yememizin nedeni sosyal statü ve tattan çok adrenalin artışıyla bağlantılı olabilir. Acı biber yediğimizde gösterdiğimiz fizyolojik tepki, ağzımızdaki ısı duyargalarının harekete geçmesiyle ilgilidir. Vücudumuz yanmış gibi tepki verir; ateş basması ve terlemenin nedeni budur. Aşırı tepki halinde kusma bile görülür.
Bu tepkiler çoğunlukla kısa sürelidir ve bunları yaşarken hissedilen heyecan asıl cazibeyi oluşturuyor. Kimilerinin, sonrasında arkadaşlarına hava atmak üzere acı yediği de oluyor.
Kısacası, acı ve baharat bir zamanlar mikroplara karşı ve vücut ısısını düzenlemek üzere kullanılmış olsa da günümüz insanı açısından bu gerekçeler artık pek geçerli değil.
18 Şubat 2018 Pazar
Danone'nin sütünde antibiyotik iddiası ortalığı karıştırdı
Rosselhoznadzor, Danone Rusya’nın Volgogradskiy süt fabrikasında üretilen sütün içinde antibiyotik olduğunu saptadı
Danone şirketi, Volgograd Oblastı Ticari Mahkemesine başvurarak Rusya Federal Veteriner ve Bitki Sağlığı Gözetim Servisine (Rosselhoznadzor) karşı dava açtı.
Rosselhoznadzor’un Rostov, Volgograd, Astrahan Oblastları ve Kalmukya Cumhuriyeti İdaresine karşı olan davanın AO Danon Rusya şubesi Volgogradskiy Süt Fabrikasının başvurusu üzerine açıldığı kaydedildi.
Rus haber ajansı TASS’a konuşan Danone Rusya Kurumsal İlişkilerden sorumlu Başkan Yardımcısı Marina Balabanova, ”Denetimler sırasında ciddi ihlaller yapıldı” dedi.
Öte yandan Rosselhoznadzor henüz bu konuya ilişkin yorum yapmadı.
Bilindiği üzere Rosselhoznadzor, Danone Rusya’nın Volgogradskiy süt fabrikasında üretilen sütün içinde antibiyotik olduğunu saptadı. Rosselhoznadzor, Danone’nun Avrasya Ekonomik İşbirliği dahil diğer ülkelere yaptığı ihracatı sıkı denetleyeceğini kaydederek ürünlerin içinde antibiyotiğin tekrar saptanması halinde ihracatın kısıtlanacağını belirtti.
Danone ise üretim sürecinde antibiyotik kullanımını doğrulamadı.
Danone şirketi, Volgograd Oblastı Ticari Mahkemesine başvurarak Rusya Federal Veteriner ve Bitki Sağlığı Gözetim Servisine (Rosselhoznadzor) karşı dava açtı.
Rosselhoznadzor’un Rostov, Volgograd, Astrahan Oblastları ve Kalmukya Cumhuriyeti İdaresine karşı olan davanın AO Danon Rusya şubesi Volgogradskiy Süt Fabrikasının başvurusu üzerine açıldığı kaydedildi.
Rus haber ajansı TASS’a konuşan Danone Rusya Kurumsal İlişkilerden sorumlu Başkan Yardımcısı Marina Balabanova, ”Denetimler sırasında ciddi ihlaller yapıldı” dedi.
Öte yandan Rosselhoznadzor henüz bu konuya ilişkin yorum yapmadı.
Bilindiği üzere Rosselhoznadzor, Danone Rusya’nın Volgogradskiy süt fabrikasında üretilen sütün içinde antibiyotik olduğunu saptadı. Rosselhoznadzor, Danone’nun Avrasya Ekonomik İşbirliği dahil diğer ülkelere yaptığı ihracatı sıkı denetleyeceğini kaydederek ürünlerin içinde antibiyotiğin tekrar saptanması halinde ihracatın kısıtlanacağını belirtti.
Danone ise üretim sürecinde antibiyotik kullanımını doğrulamadı.
16 Şubat 2018 Cuma
Folik asit bakımından zengin besinler
Anne adayları için büyük bir önem taşıyan folik asit, hamilelik döneminde mutlaka alınması gereken bir B9 vitamini formudur. Peki içerisinde folik asit bulunan besinler hangileri? İşte folik asit bakımından zengin olan gıdalar...
Zenginleştirilmiş Ekmek ve Tahıllar
İçerisinden birden çok tahılın kullanıldığı ekmekler, folik aasit bakımından oldukça fazladır.
Yumurta
Her gün düzenli olarak vücudun folik asit miktarını karşılaması için haftada birkaç defa haşlanmış yumurta yiyin.
Mercimek
Anne adaylarının bol miktarda pişmiş mercimek yemeğini yemeleri önerilir.
Fasulye
Folik asite gereksinim duyan kadınlar için en sağlıklı seçenek lima fasulyesidir.
Kuşkonmaz
Adını pek duymadığınız kuşkonmaz besini folik asit açısından oldukça fazladır.
Pancar
Karaciğeri temizleyici özelliğiyle bilinen pancarda 136 mcg folik asit bulunur.
Zenginleştirilmiş Ekmek ve Tahıllar
İçerisinden birden çok tahılın kullanıldığı ekmekler, folik aasit bakımından oldukça fazladır.
Yumurta
Her gün düzenli olarak vücudun folik asit miktarını karşılaması için haftada birkaç defa haşlanmış yumurta yiyin.
Mercimek
Anne adaylarının bol miktarda pişmiş mercimek yemeğini yemeleri önerilir.
Fasulye
Folik asite gereksinim duyan kadınlar için en sağlıklı seçenek lima fasulyesidir.
Kuşkonmaz
Adını pek duymadığınız kuşkonmaz besini folik asit açısından oldukça fazladır.
Pancar
Karaciğeri temizleyici özelliğiyle bilinen pancarda 136 mcg folik asit bulunur.
Müthiş keşif: Kanseri yok eden molekül bulundu!
Bilim insanları genetik Huntington hastalığına özgü toksik bir molekül ile çeşitli kanser hücrelerini yok etmeyi başardılar. Araştırmacıların önünde şimdi çözmeleri gereken başka zorluklar bulunuyor.
Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, hem farelerde hem insanlarda yumurtalık, göğüs, prostat, karaciğer, beyin, akciğer, cilt ve kolon kanseri hücrelerini yok eden molekülü 'süper suikastçı' olarak tanımladı. MedicalXpress'te yer alan habere göre, 12 Şubat'ta EMBO dergisinde yayımlanan araştırmayı yürüten bilim insanları, daha önce hiç bu kadar güçlü bir şey görmediklerini açıkladılar.
BEYİN HÜCRELERİNİ TAHRİP ETMEDEN KANSERLİ HÜCRELERİ YOK EDEBİLİR: Spesifik bir tekrarlanan RNA segmenti fazlalığından kaynaklanan Huntington hastalığı, toksik mekanizmayı aktive ederek hücrede hayatta kalmak için kritik olan genlere saldırılmasına yol açıyor. Tedavisi henüz bulunamayan hastalık beyin hücrelerinin ölümüne, kişinin fiziksel ve zihinsel yeteneklerini yitirmesine neden oluyor.
Araştırmacılar 'suikastçı' molekülün beyindeki sinir hücrelerine kıyasla kanser hücrelerine karşı daha da güçlü olabileceğine inanıyor ve Huntington belirtilerine yol açmaksızın kanser hücrelerini öldürmek için kullanılabileceğini umuyor.
UNTINGTON HASTLARINDA KANSER GÖRÜLME SIKLIĞI DAHA AZ: Huntington'ın kanser silahı, Feinberg'in araştırma asistanlarından Andre Murmann tarafından keşfedildi. Murmann'ı tam olarak buraya bakmasını sağlayan şey ise bu hastalığa sahip kişilerin kansere yakalanma riskinin normalden daha düşük olduğunu gösteren çalışmalar.
Huntington hastalığı olanlar arasında genel popülasyona kıyasla kanser görülme sıklığının yüzde 80 oranından daha az olduğu belirtiliyor. İsveç'te 40 yıla yakın süre tutulan kayıtların incelenmesi sonucu 2012 yılında Huntington'da tümör görülme olasılığının düşük olduğunu ortaya kondu. Ancak araştırmacılar bu tip hastalıkların kansere karşı nasıl koruma sağladığının belirsiz olduğunu, daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtmişlerdi.
MOLEKÜL NANO-PARÇACIKLARLA TRANSFER EDİLDİ: Araştırmacılarda Marcus Peter ‘süper suikastçı' molekül ile tedaviyi test etmek amacıyla Feinberg'den üroloji doçenti Dr. Shad Thaxton ile birlikte çalıştı. Molekül, nano-parçacıklar içinde insan yumurtalık kanserine sahip fareye transfer edildi. Deneyde tümör büyümesinin toksit etki görülmeksizin önemli ölçüde engellediği belirlendi. Daha da önemlisi tümörlerin direnç geliştirmediği görüldü.
Feinberg'de araştırma asistanı olan Murmann da molekülü, insan ve farelerde yumurtalık, göğüs, prostat, karaciğer, beyin, akciğer, deri ile kolon kanseri hücrelerini tedavi etmek için kullandı. Molekül her iki türe ait tüm kanser hücrelerini öldürdü. Araştırmacılar tümöre ulaşmada etkinliği artırmak amacıyla transfer metodunu geliştirmek için çalışıyorlar. Bilim insanlarının önündeki zorluklardan biri nano-parçacıkların depolanabilmelerini sağlamak amacıyla nasıl stabilize edilebileceklerini bulmak.
Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, hem farelerde hem insanlarda yumurtalık, göğüs, prostat, karaciğer, beyin, akciğer, cilt ve kolon kanseri hücrelerini yok eden molekülü 'süper suikastçı' olarak tanımladı. MedicalXpress'te yer alan habere göre, 12 Şubat'ta EMBO dergisinde yayımlanan araştırmayı yürüten bilim insanları, daha önce hiç bu kadar güçlü bir şey görmediklerini açıkladılar.
BEYİN HÜCRELERİNİ TAHRİP ETMEDEN KANSERLİ HÜCRELERİ YOK EDEBİLİR: Spesifik bir tekrarlanan RNA segmenti fazlalığından kaynaklanan Huntington hastalığı, toksik mekanizmayı aktive ederek hücrede hayatta kalmak için kritik olan genlere saldırılmasına yol açıyor. Tedavisi henüz bulunamayan hastalık beyin hücrelerinin ölümüne, kişinin fiziksel ve zihinsel yeteneklerini yitirmesine neden oluyor.
Araştırmacılar 'suikastçı' molekülün beyindeki sinir hücrelerine kıyasla kanser hücrelerine karşı daha da güçlü olabileceğine inanıyor ve Huntington belirtilerine yol açmaksızın kanser hücrelerini öldürmek için kullanılabileceğini umuyor.
UNTINGTON HASTLARINDA KANSER GÖRÜLME SIKLIĞI DAHA AZ: Huntington'ın kanser silahı, Feinberg'in araştırma asistanlarından Andre Murmann tarafından keşfedildi. Murmann'ı tam olarak buraya bakmasını sağlayan şey ise bu hastalığa sahip kişilerin kansere yakalanma riskinin normalden daha düşük olduğunu gösteren çalışmalar.
Huntington hastalığı olanlar arasında genel popülasyona kıyasla kanser görülme sıklığının yüzde 80 oranından daha az olduğu belirtiliyor. İsveç'te 40 yıla yakın süre tutulan kayıtların incelenmesi sonucu 2012 yılında Huntington'da tümör görülme olasılığının düşük olduğunu ortaya kondu. Ancak araştırmacılar bu tip hastalıkların kansere karşı nasıl koruma sağladığının belirsiz olduğunu, daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtmişlerdi.
MOLEKÜL NANO-PARÇACIKLARLA TRANSFER EDİLDİ: Araştırmacılarda Marcus Peter ‘süper suikastçı' molekül ile tedaviyi test etmek amacıyla Feinberg'den üroloji doçenti Dr. Shad Thaxton ile birlikte çalıştı. Molekül, nano-parçacıklar içinde insan yumurtalık kanserine sahip fareye transfer edildi. Deneyde tümör büyümesinin toksit etki görülmeksizin önemli ölçüde engellediği belirlendi. Daha da önemlisi tümörlerin direnç geliştirmediği görüldü.
Feinberg'de araştırma asistanı olan Murmann da molekülü, insan ve farelerde yumurtalık, göğüs, prostat, karaciğer, beyin, akciğer, deri ile kolon kanseri hücrelerini tedavi etmek için kullandı. Molekül her iki türe ait tüm kanser hücrelerini öldürdü. Araştırmacılar tümöre ulaşmada etkinliği artırmak amacıyla transfer metodunu geliştirmek için çalışıyorlar. Bilim insanlarının önündeki zorluklardan biri nano-parçacıkların depolanabilmelerini sağlamak amacıyla nasıl stabilize edilebileceklerini bulmak.
Gribe karşı süper hap
Japon bilim insanları, tek dozla grip virüsünü 24 saat içinde tamamen yok eden bir hap geliştirdi
Dünyanın birçok ülkesinde grip salgınları, halka zor günler yaşatırken Japon bilim insanlarının gribe karşı şimdiye kadar alınan en hızlı ve net sonucu veren bir hapgeliştirdiği iddia edildi. Sabah Gazetesi'nde yer alan habere göre, henüz deneme aşamasında olan hap, tek bir doz alındığı takdirde bile grip virüsünü 24 saat içinde yok edebiliyor.
Wall Street Journal gazetesi Japon bilim insanlarının geliştirdiği ilacın laboratuvardaki deneme aşamalarının son safhalarına geldiğini duyurdu. Japon ve ABD'li grip hastaları üzerinde uygulanan ilacın, 24 saat içinde vücuttaki grip virüsünü tamamını yok ettiği ileri sürüldü.
Gribe karşı en çok kullanılan ve en etkili olduğu belirtilen Tamiflu'yla karşılaştırılan ilacın, gribi Tamiflu'dan 3 kat daha hızlı yok ettiği kaydedildi. Tamiflu'nun 5 gün boyunca günde iki doz alındığını hatırlatan doktorlar, Shionogi adlı firmanın ürettiği ilacın tek bir dozda hem virüsü temizlediği hem de hastalığın semptomlarını sona erdirdiğini kaydetti. Shionogi tarafından yapılan açıklamada, ilacın virüsü hızlı bir biçimde yok etmesinin gribin bulaşma ihtimalini de ciddi biçimde düşüreceği kaydedildi.
HIV EKİBİ GELİŞTİRDİ
Dünya Sağlık Örgütü de söz konusu ilaçla ilgili açıklamada bulundu. Yetkililer "Bileşim, doktor ve hemşirelerin griple başa çıkma yöntemlerini tamamen değiştirebilir" ifadelerini kullandı. Shionogi şirketinin CEO'su Isao Teshirogi, ABD basınına yaptığı açıklamada, ilacı tıpkı grip gibi yayılan ve AIDS hastalığına neden olan HIV virüsü üzerinde çalışan bir ekibin geliştirdiğini aktardı. "HIV üzerindeki araştırmalarımızdan elde ettiğimiz bilgileri neden kullanmayalım dedik ve bu ilacı ürettik" diyen Teshirogi, geliştirdikleri bileşimin grip virüsünü çevrelediğini ve diğer hücrelere sıçramasını engellediğini belirtti.
ÖNÜMÜZDEKİ YIL SATIŞA SUNULABİLİR
Son dönemin en ciddi grip salgınlarından birini yaşayan ve 2018'in başından beri sadece grip ile zatürreye bağlı 4 binden fazla ölümün gerçekleştiği ABD'de, söz konusu haber büyük bir heyecanla karşılandı. Araştırma ekibi, deneylerin beklendiği ölçüde iyi gitmesi halinde ilacın önümüzdeki yıl satışa sunulabileceğini söyledi.
Dünyanın birçok ülkesinde grip salgınları, halka zor günler yaşatırken Japon bilim insanlarının gribe karşı şimdiye kadar alınan en hızlı ve net sonucu veren bir hapgeliştirdiği iddia edildi. Sabah Gazetesi'nde yer alan habere göre, henüz deneme aşamasında olan hap, tek bir doz alındığı takdirde bile grip virüsünü 24 saat içinde yok edebiliyor.
Wall Street Journal gazetesi Japon bilim insanlarının geliştirdiği ilacın laboratuvardaki deneme aşamalarının son safhalarına geldiğini duyurdu. Japon ve ABD'li grip hastaları üzerinde uygulanan ilacın, 24 saat içinde vücuttaki grip virüsünü tamamını yok ettiği ileri sürüldü.
Gribe karşı en çok kullanılan ve en etkili olduğu belirtilen Tamiflu'yla karşılaştırılan ilacın, gribi Tamiflu'dan 3 kat daha hızlı yok ettiği kaydedildi. Tamiflu'nun 5 gün boyunca günde iki doz alındığını hatırlatan doktorlar, Shionogi adlı firmanın ürettiği ilacın tek bir dozda hem virüsü temizlediği hem de hastalığın semptomlarını sona erdirdiğini kaydetti. Shionogi tarafından yapılan açıklamada, ilacın virüsü hızlı bir biçimde yok etmesinin gribin bulaşma ihtimalini de ciddi biçimde düşüreceği kaydedildi.
HIV EKİBİ GELİŞTİRDİ
Dünya Sağlık Örgütü de söz konusu ilaçla ilgili açıklamada bulundu. Yetkililer "Bileşim, doktor ve hemşirelerin griple başa çıkma yöntemlerini tamamen değiştirebilir" ifadelerini kullandı. Shionogi şirketinin CEO'su Isao Teshirogi, ABD basınına yaptığı açıklamada, ilacı tıpkı grip gibi yayılan ve AIDS hastalığına neden olan HIV virüsü üzerinde çalışan bir ekibin geliştirdiğini aktardı. "HIV üzerindeki araştırmalarımızdan elde ettiğimiz bilgileri neden kullanmayalım dedik ve bu ilacı ürettik" diyen Teshirogi, geliştirdikleri bileşimin grip virüsünü çevrelediğini ve diğer hücrelere sıçramasını engellediğini belirtti.
ÖNÜMÜZDEKİ YIL SATIŞA SUNULABİLİR
Son dönemin en ciddi grip salgınlarından birini yaşayan ve 2018'in başından beri sadece grip ile zatürreye bağlı 4 binden fazla ölümün gerçekleştiği ABD'de, söz konusu haber büyük bir heyecanla karşılandı. Araştırma ekibi, deneylerin beklendiği ölçüde iyi gitmesi halinde ilacın önümüzdeki yıl satışa sunulabileceğini söyledi.
Canan Karatay bu kez onları çok kızdıracak
Canan Karatay yeni kitabının tanıtımında, ‘Ölene kadar bu ilaçları içeceksin’ diye beyinleri yıkanmış diyabet ve diğer hastaların, kalıcı olarak tedavi edilebileceğini ve ilaçlardan kurtulabileceğini bilmesi en insani haklarıdır” dedi.
“Sizde genetik” ya da “Ölene kadar bu ilaçları içeceksin” denen hastalara Canan Karatay, “Gerçek Tıbbın 10 Şifresi” isimli yeni kitabında umut ışığı yaktı.
Kitabının basın toplantısında genetik teşhisi konulan hastalıkların kaynaklarını ve iyileşme süreçlerini anlatan Karatay “İnsülin direnci, obezite, diyabet, hipertansiyon, haşimato, depresyon, unutkanlık, kronik artrit, eklem ve kas ağrıları, polikistik over, fibrokistik meme, fibromiyalji ve kanser gibi genetik denilen pek çok hastalık genetik değildir. Bu hastalıkların sebebi, hücrelerin bozukluğundandır. Hücre dediğimiz şey, yaşa göre 3 ila 6 ayda bir yenilenir. ‘Genetiktir, iyileşmez’ ya da ‘Senin annen de şeker var, koruyucu olarak sana da bu ilacı verelim’ denilen hastalara, bu kitapla hastalıkların iyileştirilebilir olduğunu, genetik olmadığı gerçeğini açıklamak istedim” dedi.
FABRİKADA ÜRETİLEN YİYECEKLERİ YEMEYİN
Hücrelerin yanlış beslenme ya da olumsuz dış faktörlerden dolayı bozulduğunu, kitapta da bu bozuklukları giderme yollarını madde madde açıkladığını söyleyen Karatay, fabrikadan çıkan yiyeceklerin hastalıkları tetiklediğini savundu: “Fabrikadan çıkan yiyecekleri yemeyin. Doğallıklarını kaybetmiş, işlenmiş, bozulmuş, kimyasallarla boyanmış, ilaçlanmış, yapaylaştırılmış makro besinler, yani yediğimiz sağlıksız proteinler, karbonhidratlar ve trans yağlar, hücrelerin normal çalışmasını engellemeye başlayınca, vitamin ve mineraller de vücuda yeterli oranda giremiyor ya da vücutta etkili bir şekilde üretilemiyor. Bu durumda da vücuttaki katalizör veya kofaktör bulunmadığı için tüm hücrelerin yanı sıra, beynin, sinir, bağışıklık sistemleriyle bütün doku ve organlarda bozukluk ve aksaklıklar ortaya çıkıyor. Kısacası bu hastalıkları önleyebiliriz, hiç başlatmayabiliriz, başlamışsa durdurabiliriz ya da geçirebiliriz. Umutsuzluğu kırmak zorundayız. Herkesin vücudunda umut vardır.”
Hangi hastalıklar ilaçsız iyileşir diyor:
Kronik İnflamasyon
İnsülin Direnci
Obezite
Diyabet
“Sizde genetik” ya da “Ölene kadar bu ilaçları içeceksin” denen hastalara Canan Karatay, “Gerçek Tıbbın 10 Şifresi” isimli yeni kitabında umut ışığı yaktı.
Kitabının basın toplantısında genetik teşhisi konulan hastalıkların kaynaklarını ve iyileşme süreçlerini anlatan Karatay “İnsülin direnci, obezite, diyabet, hipertansiyon, haşimato, depresyon, unutkanlık, kronik artrit, eklem ve kas ağrıları, polikistik over, fibrokistik meme, fibromiyalji ve kanser gibi genetik denilen pek çok hastalık genetik değildir. Bu hastalıkların sebebi, hücrelerin bozukluğundandır. Hücre dediğimiz şey, yaşa göre 3 ila 6 ayda bir yenilenir. ‘Genetiktir, iyileşmez’ ya da ‘Senin annen de şeker var, koruyucu olarak sana da bu ilacı verelim’ denilen hastalara, bu kitapla hastalıkların iyileştirilebilir olduğunu, genetik olmadığı gerçeğini açıklamak istedim” dedi.
FABRİKADA ÜRETİLEN YİYECEKLERİ YEMEYİN
Hücrelerin yanlış beslenme ya da olumsuz dış faktörlerden dolayı bozulduğunu, kitapta da bu bozuklukları giderme yollarını madde madde açıkladığını söyleyen Karatay, fabrikadan çıkan yiyeceklerin hastalıkları tetiklediğini savundu: “Fabrikadan çıkan yiyecekleri yemeyin. Doğallıklarını kaybetmiş, işlenmiş, bozulmuş, kimyasallarla boyanmış, ilaçlanmış, yapaylaştırılmış makro besinler, yani yediğimiz sağlıksız proteinler, karbonhidratlar ve trans yağlar, hücrelerin normal çalışmasını engellemeye başlayınca, vitamin ve mineraller de vücuda yeterli oranda giremiyor ya da vücutta etkili bir şekilde üretilemiyor. Bu durumda da vücuttaki katalizör veya kofaktör bulunmadığı için tüm hücrelerin yanı sıra, beynin, sinir, bağışıklık sistemleriyle bütün doku ve organlarda bozukluk ve aksaklıklar ortaya çıkıyor. Kısacası bu hastalıkları önleyebiliriz, hiç başlatmayabiliriz, başlamışsa durdurabiliriz ya da geçirebiliriz. Umutsuzluğu kırmak zorundayız. Herkesin vücudunda umut vardır.”
Hangi hastalıklar ilaçsız iyileşir diyor:
Kronik İnflamasyon
İnsülin Direnci
Obezite
Diyabet
13 Şubat 2018 Salı
Medical Park ve Liv Hospital’ı bünyesinde barındıran MLP Sağlık Hizmetleri’nin (MLP Care) halka arzı tamamlandı
Bu sabah itibariyle Borsa İstanbul’da işlem görmeye başlayan kurumun hisselerine yurtiçi ve yurtdışından yüksek kaliteli yatırımcılar ilgi göstermiş, halka arzın büyüklüğü toplam 1 milyar 384 milyon lira seviyesine ulaşmıştı. Bu rakamla MLP Care’in toplam piyasa değeri de 4 milyar lirayı buldu.
Halka arz edilen şirket paylarının yaklaşık yüzde 83,5’i yurtdışı kurumsal, yüzde 8,2’si yurtiçi kurumsal ve yüzde 8,2’si ise yurtiçi bireysel yatırımcılara tahsis edilmişti.
Yurtdışından gelen talep nasıldı? Ağırlıklı hangi ülkelerden ilgi gördünüz?
-Hem yurtdışından hem yurtiçinden oldukça talep gördük. Ağırlıklı Londra merkezli kıta Avrupa’sından oldu. Singapur merkezli Uzak Doğu ve Amerika olmak üzere üç yapı oluştu. Hemen ardından da Körfez Bölgesi geliyor. Tabi yurtiçinden de ciddi bir talep geldi. Biz yüzde10’unu yurtiçinde planlamıştık ama talep fazla olunca yurtiçinde neredeyse iki katına kadar çıkarmış olduk.
MLP CARE HAKKINDA
1993 yılında kulak burun boğaz uzmanı Dr. Muharrem Usta tarafından kurulan MLP Care, kurduğu ulusal ve uluslararası ortaklıklarla 25 yılda tek hastaneden 29 hastaneli bir sağlık zincirine dönüşmeyi başardı.
Özellikle 2014 ve 2017 yılları arasında portföyüne 10 yeni hastane ekleyen şirket, yatak sayısını da 2.635’den 5.330’a çıkardı. Yeni hastane açılışları ve satın almalar ile büyümesini sürdüren MLP Care, 2018 yılının ilk yarısında İstanbul Pendik ve Mersin’de toplam 500 yatak kapasiteli iki yeni hastane açmayı planlamaktadır.
Türkiye’nin yedi bölgesindeki 17 ilde 29 hastanesi ile hizmet veren MLP Care’in 2016 yılı net satışları 2 milyar liranın üzerinde gerçekleşti. Bünyesinde Medical Park, Liv Hospital ve VM Medical Park olmak üzere üç farklı konseptte hastaneleri bulunduran grup, 2 bini doktor, 16 binin üzerinde çalışanı ile yılda ortalama 2,4 milyonun üzerinde hastaya hizmet veriyor.
Halka arz edilen şirket paylarının yaklaşık yüzde 83,5’i yurtdışı kurumsal, yüzde 8,2’si yurtiçi kurumsal ve yüzde 8,2’si ise yurtiçi bireysel yatırımcılara tahsis edilmişti.
Yurtdışından gelen talep nasıldı? Ağırlıklı hangi ülkelerden ilgi gördünüz?
-Hem yurtdışından hem yurtiçinden oldukça talep gördük. Ağırlıklı Londra merkezli kıta Avrupa’sından oldu. Singapur merkezli Uzak Doğu ve Amerika olmak üzere üç yapı oluştu. Hemen ardından da Körfez Bölgesi geliyor. Tabi yurtiçinden de ciddi bir talep geldi. Biz yüzde10’unu yurtiçinde planlamıştık ama talep fazla olunca yurtiçinde neredeyse iki katına kadar çıkarmış olduk.
MLP CARE HAKKINDA
1993 yılında kulak burun boğaz uzmanı Dr. Muharrem Usta tarafından kurulan MLP Care, kurduğu ulusal ve uluslararası ortaklıklarla 25 yılda tek hastaneden 29 hastaneli bir sağlık zincirine dönüşmeyi başardı.
Özellikle 2014 ve 2017 yılları arasında portföyüne 10 yeni hastane ekleyen şirket, yatak sayısını da 2.635’den 5.330’a çıkardı. Yeni hastane açılışları ve satın almalar ile büyümesini sürdüren MLP Care, 2018 yılının ilk yarısında İstanbul Pendik ve Mersin’de toplam 500 yatak kapasiteli iki yeni hastane açmayı planlamaktadır.
Türkiye’nin yedi bölgesindeki 17 ilde 29 hastanesi ile hizmet veren MLP Care’in 2016 yılı net satışları 2 milyar liranın üzerinde gerçekleşti. Bünyesinde Medical Park, Liv Hospital ve VM Medical Park olmak üzere üç farklı konseptte hastaneleri bulunduran grup, 2 bini doktor, 16 binin üzerinde çalışanı ile yılda ortalama 2,4 milyonun üzerinde hastaya hizmet veriyor.
Ünlü cilt uzmanı Profesör Agop Kotoğyan, 79 yaşında hayatını kaybetti
Efsane doktor Agop Kotoğyan vefat etti
Çocukluğunda geçirdiği kaza sonucu tek kolunu kaybeden ve bu yüzden 'Kolsuz Agop' olarak tanınan ünlü cilt uzmanı Profesör Agop Kotoğyan, 79 yaşında hayatını kaybetti
Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli cilt uzmanlarından Profesör Agop Kotoğyan 79 yaşında hayatını kaybetti. Prof. Doktor Agop Kotoğyan; ilkokuldan mezun olduktan sonra gümüş atölyesinde çalışırken kolunu pres makinesine kaptırdı, doktorlar yaşamaz dedi, günlerce komada kaldı. Bu kazada bir kolunu kaybettiği için 'Kolsuz Agop' olarak bilindi.
Doktorların "Yaşamaz" dediği Agop Kotoğyan, azmi sayesinde Türkiye'nin en ünlü cildiye uzmanlarından biri olmayı başarmıştı.
Profesör Agop Kotoğyan'ın öldüğünü CHP İstanbul Milletvekili Selina Doğan, kişisel Twitter hesabından duyurdu. Doğan, "Ülkemizin yetiştirdiği en kıymetli dermatologlardan biri olan Prof. Dr. Agop Kotoğyan’ı nam-ı diğer 'Kolsuz Agop’u' kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Asdvads hokin lusavore. Toprağı bol olsun" diye belirtti.
Çocukluğunda geçirdiği kaza sonucu tek kolunu kaybeden ve bu yüzden 'Kolsuz Agop' olarak tanınan ünlü cilt uzmanı Profesör Agop Kotoğyan, 79 yaşında hayatını kaybetti
Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli cilt uzmanlarından Profesör Agop Kotoğyan 79 yaşında hayatını kaybetti. Prof. Doktor Agop Kotoğyan; ilkokuldan mezun olduktan sonra gümüş atölyesinde çalışırken kolunu pres makinesine kaptırdı, doktorlar yaşamaz dedi, günlerce komada kaldı. Bu kazada bir kolunu kaybettiği için 'Kolsuz Agop' olarak bilindi.
Doktorların "Yaşamaz" dediği Agop Kotoğyan, azmi sayesinde Türkiye'nin en ünlü cildiye uzmanlarından biri olmayı başarmıştı.
Profesör Agop Kotoğyan'ın öldüğünü CHP İstanbul Milletvekili Selina Doğan, kişisel Twitter hesabından duyurdu. Doğan, "Ülkemizin yetiştirdiği en kıymetli dermatologlardan biri olan Prof. Dr. Agop Kotoğyan’ı nam-ı diğer 'Kolsuz Agop’u' kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Asdvads hokin lusavore. Toprağı bol olsun" diye belirtti.
Oyun oynamak şizofreniye iyi geliyor
King’s College London tarafından yapılan bir araştırmaya göre oyun oynamak şizofreniye iyi geliyor
Oyun oynamak, beyin ile ilgili birçok hastalıkta bir nevi terapi görevi görüyor. Yeni bir araştırmada oyun oynamak ile şizofreni arasında ilişki olduğu tespit edildi.
King’s College London tarafından yapılan araştırmada, bilgisayar oyunları ve şizofreni arasında ilişki olduğu tespit edildi. Çalışmada, günlük olarak halüsinasyon gören 12 hasta incelemeye alındı. Beyinlerindeki konuşma ve insan seslerine duyarlı işitsel korteks adı verilen alana fMRI bağlandı ve hastalara basit bir bilgisayar oyunu oynatıldı. Kendi beyin aktiviteleri bir uzay roketi ile temsil edilen hastalardan, bu roketi emniyetli bir şekilde indirmeleri istenildi. Böylelikle her hasta kendi stratejisini belirlemek zorunda kaldı.
Dört seanstan sonra hastalar semptomları daha iyi idare edebildi. Halüsinasyon sesleri çok daha içselleştirildi ve daha yönetilebilir, daha az stresli oldular. Hastalar aynı zamanda geliştirdikleri stratejiler ile günlük yaşamlarına geri dönmeyi başardı. Başka bir deyişle, hastalar beyinlerini kontrol etme konusunda uzun süreli bir yeteneğe sahip oldular ve şizofreni halüsinasyonlarının etkisini önemli ölçüde azaltıldı.
Oyun oynamak, beyin ile ilgili birçok hastalıkta bir nevi terapi görevi görüyor. Yeni bir araştırmada oyun oynamak ile şizofreni arasında ilişki olduğu tespit edildi.
King’s College London tarafından yapılan araştırmada, bilgisayar oyunları ve şizofreni arasında ilişki olduğu tespit edildi. Çalışmada, günlük olarak halüsinasyon gören 12 hasta incelemeye alındı. Beyinlerindeki konuşma ve insan seslerine duyarlı işitsel korteks adı verilen alana fMRI bağlandı ve hastalara basit bir bilgisayar oyunu oynatıldı. Kendi beyin aktiviteleri bir uzay roketi ile temsil edilen hastalardan, bu roketi emniyetli bir şekilde indirmeleri istenildi. Böylelikle her hasta kendi stratejisini belirlemek zorunda kaldı.
Dört seanstan sonra hastalar semptomları daha iyi idare edebildi. Halüsinasyon sesleri çok daha içselleştirildi ve daha yönetilebilir, daha az stresli oldular. Hastalar aynı zamanda geliştirdikleri stratejiler ile günlük yaşamlarına geri dönmeyi başardı. Başka bir deyişle, hastalar beyinlerini kontrol etme konusunda uzun süreli bir yeteneğe sahip oldular ve şizofreni halüsinasyonlarının etkisini önemli ölçüde azaltıldı.
Saç ekici robotlar geliyor
Saç ekimi konusunda geliştirdiği ve patentlerini aldığı teknik, yazılım ve aletlerle bu alanda dünyanın önde gelen isimlerinden kabul edilen Dr. Erdoğan, şimdi de TÜBİTAK iş birliğiyle geliştirdiği robot ile "devrim" yapmaya hazırlanıyor
Saç ekimi konusunda geliştirdiği teknikler, yazılımlar ve cihazlarla bu alanda pek çok patenti bulunan Dr. Koray Erdoğan, şimdi de TÜBİTAK iş birliğiyle ekim için başvuran kişinin başındaki saçların sayısını ve kalınlıklarını optik olarak saniyeler içinde ölçebilecek bir robot geliştirdi.
Dünya FUE Enstitüsü'nde başkan yardımcılığı görevi de bulunan Dr. Koray Erdoğan, 2000 yılında İstanbul'da kurduğu kliniğinde saç ekimi alanında önemli buluşlara imza attı.
Başın arkasından alınan ve saç dökülmesi olan alanlara ekilen graftlerin ekim sırasında zarar görmesini önlemek için kendi adını taşıyan Koray Erdogan Embedding Placer (KEEP) adlı bir alet geliştiren Erdoğan, ayrıca saçların kökleriyle nakledilmesinin önünü açan yöntem Follicular Unit Extraction'da (FUE) Manuel Ardışık Tekniğe de imza attı.
Saçların kesilmeden, uzun haliyle ekimini sağlayan Long Hair FUE'nin de patentini alan Erdoğan, ayrıca "Coverage Value" adı verilen hesaplama tekniği ile "Graft Calculator" adlı uygulamanın da fikir babası. Hem geliştirdiği teknikler hem de patentini aldığı alet ve yazılımlarla saç ekimi konusunda dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Erdoğan, şimdi de "Saç ekiminde bir devrim" diye nitelendirdiği robotu sektöre tanıtmaya hazırlanıyor.
Dr. Koray Erdoğan, "Bu robot dünyada saç ekiminde çığır açacak. Robot, tek tek fotoğraflarını çekmeye gerek kalmadan bütün kafayı tarayacak. Hem kökleri çıkaracağımız bölgede hem de ekim yapacağımız bölgede saçların kalınlıklarını ve sayısını optik sistemle ölçecek." dedi.
Erdoğan, "Bunun hakikaten saç ekiminde büyük bir devrim olacağını düşünüyorum. Operasyondan sonra da kaç kök ekildiğini, santimetrekareye kaç kök yerleştirildiğini öğreneceğiz." ifadelerini kullandı.
Saç ekimi konusunda geliştirdiği teknikler, yazılımlar ve cihazlarla bu alanda pek çok patenti bulunan Dr. Koray Erdoğan, şimdi de TÜBİTAK iş birliğiyle ekim için başvuran kişinin başındaki saçların sayısını ve kalınlıklarını optik olarak saniyeler içinde ölçebilecek bir robot geliştirdi.
Dünya FUE Enstitüsü'nde başkan yardımcılığı görevi de bulunan Dr. Koray Erdoğan, 2000 yılında İstanbul'da kurduğu kliniğinde saç ekimi alanında önemli buluşlara imza attı.
Başın arkasından alınan ve saç dökülmesi olan alanlara ekilen graftlerin ekim sırasında zarar görmesini önlemek için kendi adını taşıyan Koray Erdogan Embedding Placer (KEEP) adlı bir alet geliştiren Erdoğan, ayrıca saçların kökleriyle nakledilmesinin önünü açan yöntem Follicular Unit Extraction'da (FUE) Manuel Ardışık Tekniğe de imza attı.
Saçların kesilmeden, uzun haliyle ekimini sağlayan Long Hair FUE'nin de patentini alan Erdoğan, ayrıca "Coverage Value" adı verilen hesaplama tekniği ile "Graft Calculator" adlı uygulamanın da fikir babası. Hem geliştirdiği teknikler hem de patentini aldığı alet ve yazılımlarla saç ekimi konusunda dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Erdoğan, şimdi de "Saç ekiminde bir devrim" diye nitelendirdiği robotu sektöre tanıtmaya hazırlanıyor.
Dr. Koray Erdoğan, "Bu robot dünyada saç ekiminde çığır açacak. Robot, tek tek fotoğraflarını çekmeye gerek kalmadan bütün kafayı tarayacak. Hem kökleri çıkaracağımız bölgede hem de ekim yapacağımız bölgede saçların kalınlıklarını ve sayısını optik sistemle ölçecek." dedi.
Erdoğan, "Bunun hakikaten saç ekiminde büyük bir devrim olacağını düşünüyorum. Operasyondan sonra da kaç kök ekildiğini, santimetrekareye kaç kök yerleştirildiğini öğreneceğiz." ifadelerini kullandı.
12 Şubat 2018 Pazartesi
SGK’lılar hastanelere neden fark veriyor?
İzmir Tabip Odası’nın hazırladığı rapora göre GSS geliri 82.6 milyar lira iken, toplam gider 66.1 milyar lira. Yani tam 16.5 milyar liralık fazlalık var. Bu noktada sağlıkçılar, “Vatandaşlar neden hâlâ hastanelere fark ödüyor” diye soruyor
Genel Sağlık Sigortası’nın (GSS) geliri, toplam sağlık hizmetleri giderinden yaklaşık 16.5 milyar lira daha fazla. Buna rağmen kamu, vakıf veya özel sektörlerinden sağlık hizmeti alanlar, farkında olarak veya olmayarak fark ödemeye devam ediyor. Konuyla ilgili rapor hazırlayan İstanbul ve İzmir Tabip Odası’ndan Dr. Güray Kılıç ve Dr. Ergün Demir, “GSS pirim gelirleri sağlık hizmetlerini karşılamaya yeterliyken, neden sağlık hizmetlerinden pay alınıyor ve özel sektöre ilave ücret adı altında ayrıca ödeme yapılıyor? diye soruyor.
FON İÇİN KULLANILDI
Dr. Demir ve Kılıç raporlarını SGK 2016 Yılı Sayıştay Denetim Raporu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2018 Yılı Bütçe Sunum kitapçığını inceleyerek hazırladı. SGK 2016 yılı Sayıştay denetim raporuna göre, GSS fonu 2016’da yaklaşık 82.6 milyar lira gelir elde ediyor. Toplam gideri ise yaklaşık 66.1 milyar lira.
2016 yılı dikkate alındığında GSS gelirleri, giderlerinden toplam 16.5 milyar lira tutarında fazla gerçekleşti. İlgili yasadaki “Genel sağlık sigortası prim gelirleri; yönetim giderleri, genel sağlık sigortasından sağlanan sağlık hizmetleri ve diğer haklar dışında başka bir amaçla kullanılamaz” ve “Sosyal sigorta fonu, genel sağlık sigortası fonu ile hiçbir şekilde birleştirilemez ve fonlar arasında kaynak aktarılamaz” hükümlerine rağmen, fonda kalması gereken yaklaşık 16.5 milyar liralık fark, Sosyal Sigorta Fonu giderleri için kullanıldı.
SORUN ALACAKLAR
Sayıştay Denetim Raporu ve bakanlığın bu yıl ki bütçe sunum kitapçığında genel sağlık sigortası prim gelirleri, genel sağlık sigortasından sağlanan sağlık hizmetlerini karşıladığı görülüyor. SGK mali durum bütçe, gelir–gider ve açık tablosuna göre, GSS prim gelirlerinin sağlık giderlerini karşılıyor, emekli prim gelirlerinin ise emekli aylıklarını karşılamıyor ve gelir-gider açığını oluşturuyor. Dr. Demir ve Kılıç raporlarında, “Yani asıl sorun, sosyal sigorta (emekli) primlerinin, borçlarının toplanmasında yeterince gayret gösterilmemesinden kaynaklanıyor. SGK’nın bütçe gelirlerinin önemli bir kısmını sigorta pimleri oluşturuyor. Sayıştay raporunda kurumun 30.11.2016 tarihi itibariyle icra takibinde olan toplam yaklaşık 45.1 milyar lira alacağı bulunuyor. İcra takibindeki alacakların yaklaşık 40 milyar lirası sigorta primi alacağı” dendi.
14 kalemden katkı, katılım payı ve ilave ücret alınıyor
Hastaneye adım atıldığından itibaren muayene, tetkik, tıbbi malzeme, ilaç, reçete vs. adı altında ek olarak cepten SGK’ya 14 kalem katkı–katılım payı ve özel sağlık kurumuna ilave ücret olarak ödeme yapılmak zorunda. SGK’nın aldığı katılım, katlı ve ilave payları:
* İkinci basamak kamu hastaneleri 6 lira,
* Üçüncü basamak eğitim ve araştırma hastaneleri 7 lira,
* Üniversite hastaneleri 8 lira,
* Özel hastaneler 15 lira,
* 10 gün içerisinde müracaatta muayene ücretine ek olarak 5 lira,
* İlaç bedelinin yüzde 10 -20’si,
* Her bir reçete için üç lira, üç kutuya ilave her bir kutu ilaç için bir lira,
* Vücut dışı protez ve ortez bedelinin(bürüt asgari ücreti geçmeyen) yüzde 10–20 si,
* Kurumla sözleşmeli vakıf üniversitesi ile özel sağlık kurum ve kuruluşlarınca SUT’taki bedelin yüzde 200’ü,
* Üniversitelerde(Vakıf üniversiteleri hariç) öğretim üyelerinin mesai saati sonrası poliklinik muayenesinde muayene bedelinin iki katı, her bir girişimsel işlem için sağlık hizmeti bedelinin bir defada asgari ücretin iki katına kadarlık kısmı,
* Otelcilik hizmetlerinde çift yataklı odalarda standart yatak tarifesinin 1.5 katı, tek yataklı odalarda ise 3 katı,
* Eşdeğer ilacın en ucuzunun yüzde 10’nu,
* İstisnai sağlık hizmetleri için işlem bedellerinin 3 katı ilave ücreti yine cepten çıkıyor.
Genel Sağlık Sigortası’nın (GSS) geliri, toplam sağlık hizmetleri giderinden yaklaşık 16.5 milyar lira daha fazla. Buna rağmen kamu, vakıf veya özel sektörlerinden sağlık hizmeti alanlar, farkında olarak veya olmayarak fark ödemeye devam ediyor. Konuyla ilgili rapor hazırlayan İstanbul ve İzmir Tabip Odası’ndan Dr. Güray Kılıç ve Dr. Ergün Demir, “GSS pirim gelirleri sağlık hizmetlerini karşılamaya yeterliyken, neden sağlık hizmetlerinden pay alınıyor ve özel sektöre ilave ücret adı altında ayrıca ödeme yapılıyor? diye soruyor.
FON İÇİN KULLANILDI
Dr. Demir ve Kılıç raporlarını SGK 2016 Yılı Sayıştay Denetim Raporu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2018 Yılı Bütçe Sunum kitapçığını inceleyerek hazırladı. SGK 2016 yılı Sayıştay denetim raporuna göre, GSS fonu 2016’da yaklaşık 82.6 milyar lira gelir elde ediyor. Toplam gideri ise yaklaşık 66.1 milyar lira.
2016 yılı dikkate alındığında GSS gelirleri, giderlerinden toplam 16.5 milyar lira tutarında fazla gerçekleşti. İlgili yasadaki “Genel sağlık sigortası prim gelirleri; yönetim giderleri, genel sağlık sigortasından sağlanan sağlık hizmetleri ve diğer haklar dışında başka bir amaçla kullanılamaz” ve “Sosyal sigorta fonu, genel sağlık sigortası fonu ile hiçbir şekilde birleştirilemez ve fonlar arasında kaynak aktarılamaz” hükümlerine rağmen, fonda kalması gereken yaklaşık 16.5 milyar liralık fark, Sosyal Sigorta Fonu giderleri için kullanıldı.
SORUN ALACAKLAR
Sayıştay Denetim Raporu ve bakanlığın bu yıl ki bütçe sunum kitapçığında genel sağlık sigortası prim gelirleri, genel sağlık sigortasından sağlanan sağlık hizmetlerini karşıladığı görülüyor. SGK mali durum bütçe, gelir–gider ve açık tablosuna göre, GSS prim gelirlerinin sağlık giderlerini karşılıyor, emekli prim gelirlerinin ise emekli aylıklarını karşılamıyor ve gelir-gider açığını oluşturuyor. Dr. Demir ve Kılıç raporlarında, “Yani asıl sorun, sosyal sigorta (emekli) primlerinin, borçlarının toplanmasında yeterince gayret gösterilmemesinden kaynaklanıyor. SGK’nın bütçe gelirlerinin önemli bir kısmını sigorta pimleri oluşturuyor. Sayıştay raporunda kurumun 30.11.2016 tarihi itibariyle icra takibinde olan toplam yaklaşık 45.1 milyar lira alacağı bulunuyor. İcra takibindeki alacakların yaklaşık 40 milyar lirası sigorta primi alacağı” dendi.
14 kalemden katkı, katılım payı ve ilave ücret alınıyor
Hastaneye adım atıldığından itibaren muayene, tetkik, tıbbi malzeme, ilaç, reçete vs. adı altında ek olarak cepten SGK’ya 14 kalem katkı–katılım payı ve özel sağlık kurumuna ilave ücret olarak ödeme yapılmak zorunda. SGK’nın aldığı katılım, katlı ve ilave payları:
* İkinci basamak kamu hastaneleri 6 lira,
* Üçüncü basamak eğitim ve araştırma hastaneleri 7 lira,
* Üniversite hastaneleri 8 lira,
* Özel hastaneler 15 lira,
* 10 gün içerisinde müracaatta muayene ücretine ek olarak 5 lira,
* İlaç bedelinin yüzde 10 -20’si,
* Her bir reçete için üç lira, üç kutuya ilave her bir kutu ilaç için bir lira,
* Vücut dışı protez ve ortez bedelinin(bürüt asgari ücreti geçmeyen) yüzde 10–20 si,
* Kurumla sözleşmeli vakıf üniversitesi ile özel sağlık kurum ve kuruluşlarınca SUT’taki bedelin yüzde 200’ü,
* Üniversitelerde(Vakıf üniversiteleri hariç) öğretim üyelerinin mesai saati sonrası poliklinik muayenesinde muayene bedelinin iki katı, her bir girişimsel işlem için sağlık hizmeti bedelinin bir defada asgari ücretin iki katına kadarlık kısmı,
* Otelcilik hizmetlerinde çift yataklı odalarda standart yatak tarifesinin 1.5 katı, tek yataklı odalarda ise 3 katı,
* Eşdeğer ilacın en ucuzunun yüzde 10’nu,
* İstisnai sağlık hizmetleri için işlem bedellerinin 3 katı ilave ücreti yine cepten çıkıyor.
24 saatte gribi önleyen mucize hap
Japonya'da grip virüsünü 24 saat içerisinde yok edebilen bir ilaç geliştirildi. İngiliz basınında çıkan haberlere göre; Shionogi ilaç firması tarafından geliştirilen bileşimin, en çok kullanılan grip ilacından bile üç kat daha hızlı etki ettiği belirtiliyor.
Vatan gazetesinde yer alan ahbere göre; gripte en sık tercih edilen ilaç bile beş gün boyunca günde iki kez kullanıldığında etkili olurken, yeni ilaç tek seferlik kullanımda grip virüsünü bloke ediyor. Virüsün tamamen vücuttan atılması için her iki ilaçta da aynı süre gerekmesine rağmen yeni bileşen hastada anında rahatlama hissi uyandırıyor.
Shinogai firmasının CEO'su Isao Teshirogi'nin yaptığı açıklamaya göre; bileşim, grip virüsünün vücuttaki diğer hücrelere yayılmasını engelliyor, böylece hastalığın bulaşma riskini de azaltıyor. Ilacın gelecek yıl piyasaya sürülmesi bekleniyor.
Vatan gazetesinde yer alan ahbere göre; gripte en sık tercih edilen ilaç bile beş gün boyunca günde iki kez kullanıldığında etkili olurken, yeni ilaç tek seferlik kullanımda grip virüsünü bloke ediyor. Virüsün tamamen vücuttan atılması için her iki ilaçta da aynı süre gerekmesine rağmen yeni bileşen hastada anında rahatlama hissi uyandırıyor.
Shinogai firmasının CEO'su Isao Teshirogi'nin yaptığı açıklamaya göre; bileşim, grip virüsünün vücuttaki diğer hücrelere yayılmasını engelliyor, böylece hastalığın bulaşma riskini de azaltıyor. Ilacın gelecek yıl piyasaya sürülmesi bekleniyor.
11 Şubat 2018 Pazar
Apple Watch’un diyabet tespiti başarısı şaşırtıyor!
Apple Watch şeker hastalığı konusunda önemli bir yere sahip. Araştırmalar cihazın diyabetin tespiti konusunda % 85 hassasiyete sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Apple Watch şeker hastalığı tespitinde oldukça başarılı!
Apple’ın giyilebilir teknoloji ürünü satış başarısının yanı sıra hastalıkların tespiti konusundaki başarısı ile adından söz ettiriyor. Yapılan araştırmalara göre Apple Watch şeker hastalığı tespiti konusunda oldukça yüksek bir hassasiyete sahip.
Cardiyogram ve UCSF (University of California San Francisco) araştırmacıları tarafından yapılan klinik araştırmaya göre, Apple Watch bir kişinin şeker hastası olup olmadığını tespit edebiliyor. Kalp sensörleri olan Apple Watch’taki Cardiyogram uygulamasıyla 14.011 kullanıcının 200 milyon kalp atış hızı ve adım sayımı ölçümleri takip edilerek, sağlık sensörü verileri aracılığıyla 462 kullanıcının diyabet hastası olduğu tespit edildi.
Apple Watch’un bu hastalığı % 85 hassasiyetle tespit ettiği görüldü. “Kalp, otonom sinir sistemi vasıtasıyla pankreasla bağlantılıdır. İnsanlar şeker hastalığının erken safhalarını geçtikçe, kalp hızı değişkenliği modelleri değişiyor” diyen Cardiogram’ın kurucularından Johnson Hsieh‘un Framingham Kalp Çalışması, 2015 yılında başladı. Bu çalışma ile araştırmacılar kalp atış hızı değişkenliğini takip ederek kimlerin 12 yıllık bir dönemde diyabet hastalığına yakalanacağını tahmin edebiliyor.
Cardiyogram, Apple Watch gibi giyilebilir cihazlarla birlikte çalışıyor. Şu anda yaklaşık 187.000 kişi uygulamayı günlük kullanıyor. Uygulama verilerden elde edile anomaliler incelenerek hastalıklar profesyonel tıbbi yardım ile önlenebiliyor.
Sadece ABD’de 100 milyondan fazla diyabet hastası var. Tespit edilmeyenler de düşünüldüğünde bu rakam oldukça artıyor. Hastalıkların tespitinde giyilebilir cihazlar çok önemli bir yer teşkil ediyor.
Cardiyogram araştırmacıları Apple Watch aracılığıyla anormal kalp ritmini yüzde 97, uyku apnesini yüzde 90, hipertansiyonu ise % 82 doğrulukla tespit ettiler. Kardiyogram kullanılarak kalp algılayıcıları vasıtasıyla tespit edilebilecek diğer hastalıklara ilgili yeni verilen de yakında yayınlanması bekleniyor.
Apple Watch şeker hastalığı tespitinde oldukça başarılı!
Apple’ın giyilebilir teknoloji ürünü satış başarısının yanı sıra hastalıkların tespiti konusundaki başarısı ile adından söz ettiriyor. Yapılan araştırmalara göre Apple Watch şeker hastalığı tespiti konusunda oldukça yüksek bir hassasiyete sahip.
Cardiyogram ve UCSF (University of California San Francisco) araştırmacıları tarafından yapılan klinik araştırmaya göre, Apple Watch bir kişinin şeker hastası olup olmadığını tespit edebiliyor. Kalp sensörleri olan Apple Watch’taki Cardiyogram uygulamasıyla 14.011 kullanıcının 200 milyon kalp atış hızı ve adım sayımı ölçümleri takip edilerek, sağlık sensörü verileri aracılığıyla 462 kullanıcının diyabet hastası olduğu tespit edildi.
Apple Watch’un bu hastalığı % 85 hassasiyetle tespit ettiği görüldü. “Kalp, otonom sinir sistemi vasıtasıyla pankreasla bağlantılıdır. İnsanlar şeker hastalığının erken safhalarını geçtikçe, kalp hızı değişkenliği modelleri değişiyor” diyen Cardiogram’ın kurucularından Johnson Hsieh‘un Framingham Kalp Çalışması, 2015 yılında başladı. Bu çalışma ile araştırmacılar kalp atış hızı değişkenliğini takip ederek kimlerin 12 yıllık bir dönemde diyabet hastalığına yakalanacağını tahmin edebiliyor.
Cardiyogram, Apple Watch gibi giyilebilir cihazlarla birlikte çalışıyor. Şu anda yaklaşık 187.000 kişi uygulamayı günlük kullanıyor. Uygulama verilerden elde edile anomaliler incelenerek hastalıklar profesyonel tıbbi yardım ile önlenebiliyor.
Sadece ABD’de 100 milyondan fazla diyabet hastası var. Tespit edilmeyenler de düşünüldüğünde bu rakam oldukça artıyor. Hastalıkların tespitinde giyilebilir cihazlar çok önemli bir yer teşkil ediyor.
Cardiyogram araştırmacıları Apple Watch aracılığıyla anormal kalp ritmini yüzde 97, uyku apnesini yüzde 90, hipertansiyonu ise % 82 doğrulukla tespit ettiler. Kardiyogram kullanılarak kalp algılayıcıları vasıtasıyla tespit edilebilecek diğer hastalıklara ilgili yeni verilen de yakında yayınlanması bekleniyor.
10 Şubat 2018 Cumartesi
Türkiye kedi ve köpek için 2017'de 47.6 milyon dolarlık mama ithal etti
Türkiye, geçen yıl insanların sevimli dostları kedi ve köpekler için yaklaşık 47,6 milyon dolarlık ithalat yaptı
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, kedi ve köpekler için gerçekleştirilen mama ithalatı son 5 yılda önemli oranda arttı.
Söz konusu hayvanlar için yurtdışından 2016 yılında 43 milyon 819 bin 238 dolarlık mama getirilirken, bu rakam geçen yıl yüzde 8,6 artışla 47 milyon 591 bin 743 dolara ulaştı.
2017 yılında en çok ithalatın yapıldığı ülkeler Fransa, İtalya, Macaristan ve Polonya olarak sıralandı. Sadece Fransa'dan 12 milyon 335 bin 204 dolarlık mama ithal edildi.
Yurtdışından getirilen kedi ve köpek maması için son 5 yılda yapılan ithalat ise 207 milyon 874 bin 738 doları buldu.
Öte yandan, Türkiye, ABD başta olmak üzere İsviçre, İsrail, Belçika, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, İran ve Irak'ın aralarında bulunduğu bazı ülkelere kedi ve köpek maması ihraç ediyor. Söz konusu ürünlere yönelik ihracat tutarı geçen yıl 7 milyon 098 bin 697 dolar olarak gerçekleşirken, bunun 1 milyon 511 bin 532 dolarını ABD'ye satış oluşturdu. 2013-2017 yıllarını kapsayan 5 yıllık dönemde yapılan kedi ve köpek maması ihracatının toplam tutarı 24 milyon 803 bin 759 olarak kayıtlara geçti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, kedi ve köpekler için gerçekleştirilen mama ithalatı son 5 yılda önemli oranda arttı.
Söz konusu hayvanlar için yurtdışından 2016 yılında 43 milyon 819 bin 238 dolarlık mama getirilirken, bu rakam geçen yıl yüzde 8,6 artışla 47 milyon 591 bin 743 dolara ulaştı.
2017 yılında en çok ithalatın yapıldığı ülkeler Fransa, İtalya, Macaristan ve Polonya olarak sıralandı. Sadece Fransa'dan 12 milyon 335 bin 204 dolarlık mama ithal edildi.
Yurtdışından getirilen kedi ve köpek maması için son 5 yılda yapılan ithalat ise 207 milyon 874 bin 738 doları buldu.
Öte yandan, Türkiye, ABD başta olmak üzere İsviçre, İsrail, Belçika, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, İran ve Irak'ın aralarında bulunduğu bazı ülkelere kedi ve köpek maması ihraç ediyor. Söz konusu ürünlere yönelik ihracat tutarı geçen yıl 7 milyon 098 bin 697 dolar olarak gerçekleşirken, bunun 1 milyon 511 bin 532 dolarını ABD'ye satış oluşturdu. 2013-2017 yıllarını kapsayan 5 yıllık dönemde yapılan kedi ve köpek maması ihracatının toplam tutarı 24 milyon 803 bin 759 olarak kayıtlara geçti.
HIV'li kana 6 yıl sonra yarım milyon tazminat
İstanbul’da 2012’de ortaya çıkan HIV’li kan skandalıyla ilgili davada mahkeme, 2 yıllık evliyken erken doğum yaptığı sırada bebeğini kaybeden kadına verilen kanın HIV’li olmasında Kızılay’ı suçlu buldu, 550 bin TL’ye mahkum etti
İstanbul’da bir bankada üst düzey yönetici B.Z., market yöneticisi A.Z. ile 2009’da evlendi. Hamile kalan B.Z., Mart 2011’de doğum sancıları tutunca bir devlet hastanesinin acil servisine kaldırıldı. Erken doğum yapan B.Z. bebeğini kaybetti.
Gazete Habertürk'ten Hayati Arıgan'ın haberine göre; aşırı kanaması olan B.Z.’ye hastanenin kan merkezinden kan verildi. Kadın 5 gün sonra taburcu oldu. 8 ay sonra bebeğini kaybettiği hastanenin mikrobilyoloji bölümünden arandı. B.Z.’ye, erken doğum ile ilgili bazı testler yapılacağı söylendi. Genç kadına yapılan testler sonucunda, Kızılay’dan temin edilen kanda HIV virüsü tespit edildiği, bu kanın verildiği kişilerden birisinin de kendisi olduğu açıklandı.
İŞİNİ BIRAKTI HAYATI KARARDI
Skandal, Kızılay’a kan bağışında bulunan C.M. adlı erkek bağışçıdan alınan kanın verildiği böbrek hastası 52 yaşındaki pazarlamacı Ahmet Emin Bilgin’in böbrek nakli sonrasında ölümü üzerine ortaya çıktı. Kan verirken biseksüel ilişkiye girdiğini gizleyen C.M.’nin ikinci bağışında verdiği kanın HIV taşıdığı belirlendi. C.M.’nin bağışladığı kan, İstanbul’da 3 ayrı hastanede 3 hastaya verilmişti.
HIV’li kan alan hastalardan Ahmet Emin Bilgin özel hastanede böbrek naklinden sonra 29 Ağustos 2011’de öldü. Özel bir hastanede kalp yetmezliği tedavisi gören 58 yaşındaki Bağ-Kur emeklisi Abdülaziz U.’ya da by-pass ameliyatı sırasında HIV’li kan verildi. Hasta 2014 Ocak ayında öldü. Henüz 2 yıllık evliyken bebeğini kaybeden ve verilen HIV’li kan nedeniyle AİDS’e yakalanan B.Z. ile eşi A.Z.’nin dünyası yıkıldı. Toplumdan izole yaşamak zorunda kalan B.Z. geçirdiği ağır tedavi sonrası işini de bırakmak zorunda kaldı. Psikolojileri bozulan çift uzman desteği almaya başladı.
KIZILAY’DAN 2 MİLYON TL İSTEDİLER
Çift avukatları Mehmet Emin Keleş aracılığıyla 2012’de Kızılay aleyhine İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde tazminat davası açtı. Çocuk sahibi olma, cinsel ilişki, beden bütünlüğü, maddi ve manevi varlıklarını geliştirme haklarının elinden alındığını belirten çiftten B.Z. için 400 bin maddi, 1 milyon TL manevi, koca A.Z. için ise 100 bin maddi, 500 bin manevi olmak üzere 2 milyon TL tazminat istendi. Çiftin hastalıkla ilgili tüm tedavi giderlerinin de Kızılay’ca karşılanması da talep edildi.
ÖLÜM BEKLEYİŞİ
Çiftin dava dilekçesinde kan alıp vermekte tekel olan Kızılay’ın verdiği AİDS’li kan ile B.Z.’ye ölümcül bir hastalık bulaştırılarak beden bütünlüğünün ihlal edildiği, yaşam hakkının ihlal edilerek ölüme terk edildiği yer aldı. Genç kadının kocasının ise ciddi hayati risk altına sokulduğu belirtildi. Çiftin her gün ölüm acısını, ölüm bekleyişini yaşadıkları belirtilen dilekçede, genç çiftin hayatları boyunca cinsel ilişkiye giremeyecekleri, çocuk sahibi olamayacakları ifade edildi. Çiftin, yakınları ve arkadaşlarının etraflarından bir bir uzaklaştığı, hayatta yalnız kaldıkları anlatıldı.
TÜP BEBEK YAPTILAR
Cinsel hayatları biten çift dava devam ederken doktor kontrolünde tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi oldu. Bebeklerine HIV bulaştırma tedirginliği içinde yaşayan B.Z. dilekçesinde “Neslimizin devam etmesi tehdit altındadır. Anne olarak bebeğimi öpemiyor, koklayamıyor ve emziremiyorum” dedi.
6 YIL SONRA KARAR
Gelişmiş ülkelerde kan bankacılığında donör kanı taramalarında NAT -HVRNA testlerinin zorunlu olduğunun belirtildiği dilekçede HİV’in pencere döneminde dahi oldukça düşük düzeyde bile olsa bu testler ile saptanabileceği belirtildi. Kan bağışında bu yöntemleri kullanmayan Kızılay’ın kusur, ihmal ve özensizlik olduğunun belirtildiği dilekçede devletin de kan ürünleri konusunda sorumluluğunun bulunduğu yer aldı. Mahkeme çiftin istediğini maddi tazminatları reddederek, Kızılay’ın B.Z. için 400 bin TL kocası için ise 150 bin TL manevi tazminat ödemesine hükmetti.
KIZILAY: VİRÜSÜN TESPİTİ İMKANSIZ
Kızılay ise kusurunun ve ihmalinin bulunmadığını belirterek, davanın reddini istedi. Kızılay son teknolojik imkânları kullanmasına rağmen kandaki virüsün pencere dönemi olarak tabir edilen kuluçka aşamasında tespitinin mümkün olmadığını, bu nedenle sorumluluğunun bulunmadığını ileri sürdü. Kızılay kocanın ise manevi tazminat isteyemeyeceğini belirterek hukuk sistemimizin yansıma yolu ile manevi tazminata imkân vermediğini ileri sürdü.
İstanbul’da bir bankada üst düzey yönetici B.Z., market yöneticisi A.Z. ile 2009’da evlendi. Hamile kalan B.Z., Mart 2011’de doğum sancıları tutunca bir devlet hastanesinin acil servisine kaldırıldı. Erken doğum yapan B.Z. bebeğini kaybetti.
Gazete Habertürk'ten Hayati Arıgan'ın haberine göre; aşırı kanaması olan B.Z.’ye hastanenin kan merkezinden kan verildi. Kadın 5 gün sonra taburcu oldu. 8 ay sonra bebeğini kaybettiği hastanenin mikrobilyoloji bölümünden arandı. B.Z.’ye, erken doğum ile ilgili bazı testler yapılacağı söylendi. Genç kadına yapılan testler sonucunda, Kızılay’dan temin edilen kanda HIV virüsü tespit edildiği, bu kanın verildiği kişilerden birisinin de kendisi olduğu açıklandı.
İŞİNİ BIRAKTI HAYATI KARARDI
Skandal, Kızılay’a kan bağışında bulunan C.M. adlı erkek bağışçıdan alınan kanın verildiği böbrek hastası 52 yaşındaki pazarlamacı Ahmet Emin Bilgin’in böbrek nakli sonrasında ölümü üzerine ortaya çıktı. Kan verirken biseksüel ilişkiye girdiğini gizleyen C.M.’nin ikinci bağışında verdiği kanın HIV taşıdığı belirlendi. C.M.’nin bağışladığı kan, İstanbul’da 3 ayrı hastanede 3 hastaya verilmişti.
HIV’li kan alan hastalardan Ahmet Emin Bilgin özel hastanede böbrek naklinden sonra 29 Ağustos 2011’de öldü. Özel bir hastanede kalp yetmezliği tedavisi gören 58 yaşındaki Bağ-Kur emeklisi Abdülaziz U.’ya da by-pass ameliyatı sırasında HIV’li kan verildi. Hasta 2014 Ocak ayında öldü. Henüz 2 yıllık evliyken bebeğini kaybeden ve verilen HIV’li kan nedeniyle AİDS’e yakalanan B.Z. ile eşi A.Z.’nin dünyası yıkıldı. Toplumdan izole yaşamak zorunda kalan B.Z. geçirdiği ağır tedavi sonrası işini de bırakmak zorunda kaldı. Psikolojileri bozulan çift uzman desteği almaya başladı.
KIZILAY’DAN 2 MİLYON TL İSTEDİLER
Çift avukatları Mehmet Emin Keleş aracılığıyla 2012’de Kızılay aleyhine İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde tazminat davası açtı. Çocuk sahibi olma, cinsel ilişki, beden bütünlüğü, maddi ve manevi varlıklarını geliştirme haklarının elinden alındığını belirten çiftten B.Z. için 400 bin maddi, 1 milyon TL manevi, koca A.Z. için ise 100 bin maddi, 500 bin manevi olmak üzere 2 milyon TL tazminat istendi. Çiftin hastalıkla ilgili tüm tedavi giderlerinin de Kızılay’ca karşılanması da talep edildi.
ÖLÜM BEKLEYİŞİ
Çiftin dava dilekçesinde kan alıp vermekte tekel olan Kızılay’ın verdiği AİDS’li kan ile B.Z.’ye ölümcül bir hastalık bulaştırılarak beden bütünlüğünün ihlal edildiği, yaşam hakkının ihlal edilerek ölüme terk edildiği yer aldı. Genç kadının kocasının ise ciddi hayati risk altına sokulduğu belirtildi. Çiftin her gün ölüm acısını, ölüm bekleyişini yaşadıkları belirtilen dilekçede, genç çiftin hayatları boyunca cinsel ilişkiye giremeyecekleri, çocuk sahibi olamayacakları ifade edildi. Çiftin, yakınları ve arkadaşlarının etraflarından bir bir uzaklaştığı, hayatta yalnız kaldıkları anlatıldı.
TÜP BEBEK YAPTILAR
Cinsel hayatları biten çift dava devam ederken doktor kontrolünde tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi oldu. Bebeklerine HIV bulaştırma tedirginliği içinde yaşayan B.Z. dilekçesinde “Neslimizin devam etmesi tehdit altındadır. Anne olarak bebeğimi öpemiyor, koklayamıyor ve emziremiyorum” dedi.
6 YIL SONRA KARAR
Gelişmiş ülkelerde kan bankacılığında donör kanı taramalarında NAT -HVRNA testlerinin zorunlu olduğunun belirtildiği dilekçede HİV’in pencere döneminde dahi oldukça düşük düzeyde bile olsa bu testler ile saptanabileceği belirtildi. Kan bağışında bu yöntemleri kullanmayan Kızılay’ın kusur, ihmal ve özensizlik olduğunun belirtildiği dilekçede devletin de kan ürünleri konusunda sorumluluğunun bulunduğu yer aldı. Mahkeme çiftin istediğini maddi tazminatları reddederek, Kızılay’ın B.Z. için 400 bin TL kocası için ise 150 bin TL manevi tazminat ödemesine hükmetti.
KIZILAY: VİRÜSÜN TESPİTİ İMKANSIZ
Kızılay ise kusurunun ve ihmalinin bulunmadığını belirterek, davanın reddini istedi. Kızılay son teknolojik imkânları kullanmasına rağmen kandaki virüsün pencere dönemi olarak tabir edilen kuluçka aşamasında tespitinin mümkün olmadığını, bu nedenle sorumluluğunun bulunmadığını ileri sürdü. Kızılay kocanın ise manevi tazminat isteyemeyeceğini belirterek hukuk sistemimizin yansıma yolu ile manevi tazminata imkân vermediğini ileri sürdü.
8 Şubat 2018 Perşembe
Fakirin vücudu ABD'de karaborsaya düştü
Altın ve petrol gibi, artık insan vücudunun parçalarının da borsası oluşmuş durumda. ABD’de ülke çapında 34 firma özellikle fakirlerin vücutlarına ‘hammadde’ muamelesi yapıp satışa çıkarıyor
Amerikalıların bedenlerini bilime bağışladığında aslında ticari bir meta haline geldikleri ortaya çıktı. Reuters'ın haberine göre, özellikle yoksulların kadavraları ve vücut parçaları, denetimsiz bir piyasada satılıyor. Üstelik bazı firmalar, ailelere cenaze masraflarını karşılama karşılığında vücut parçalarını deneylerde kullanma hakkı alıyor. Firmalar cenazelerde ve hastanelerde broşür dağıtıyor. ABD'de her yıl binlerce kişi bedenlerini bilim için bağışlıyor ancak vücut parçaları bir hammadde muamelesi görüyor.
34 ŞİRKET VAR
34 vücut brokeri olan ABD'de dokuz firma kâr amacı gütmezken, geriye kalan 35 şirketin kârı 12.5 milyon dolar. Bedenini bilimin hizmetine verdiğini zanneden insanların vücut parçaları aslında çok da denetlenmeyen bir borsada işlem görüyor. ABD'de kalp, böbrek, tendonlar gibi birçok organın satışı sıkı şekilde denetlenip engellense de vücudun büyük bir bölümünün satışı için herhangi bir yasal düzenleme yok. Uzmanlardan bunu eskilerden mezar hırsızlığına benzetenler de var.
İKİ E-MAİLLE İKİ KAFA
Tıp eğitiminden, alıştırmalara ve Ar-Ge'ye kadar birçok alanda insan vücudunun kullanılması gerekli çünkü bilgisayar simülasyonları aynı etkiyi yaratmıyor. Tıpta kadavra kullanılmasına kimse karşı çıkmasa da insan bedenine yapılan 'emtia' muamelesi rahatsız edici. Üstelik haberi hazırlayan muhabirler iki üç e-mail yazışmasıyla iki insan kafası ve boyun almayı denemiş ve başarmış.
BEDEN 10 BİN KAFA 500 DOLAR
Bir borsası ve ticareti oluşunca insan vücudu da piyasa koşullarına göre altın, petrol gibi fiyat değişiklikleri yaşıyor. Normal şartlarda 3-5 bin dolar arasında satılan bir beden 10 bin dolara kadar çıkabiliyor. Müşteri ihtiyaçlarına göre de çeşitli parçalar için çeşitli fiyatlar oluşmuş. Bacaklı bir gövde için 3 bin 575 dolarlık fatura kesildiği belirlendi. Bir kafa için 500 dolar, bir ayak için 350 dolar ve omurga için 300 dolarlık ücret talep ediliyor. Cenaze evleri de sistemin parçası haline gelmiş. 62 cenaze evi cesetlere erişim altyapısını sağlarken, 300-1.430 dolar arasında bir komisyon alıyor.
DÖRT YILDA 182 BİN VÜCUT PARÇASI
New York, Virginia, Oklahoma ve Florida'da açık kaynaklardan alınan bilgilerden yapılan hesaplamaya göre bu dört bölgede 2011- 2015 arasında 50 bin vücut ve 182 bin vücut parçasının ticareti yapılmış.
Amerikalıların bedenlerini bilime bağışladığında aslında ticari bir meta haline geldikleri ortaya çıktı. Reuters'ın haberine göre, özellikle yoksulların kadavraları ve vücut parçaları, denetimsiz bir piyasada satılıyor. Üstelik bazı firmalar, ailelere cenaze masraflarını karşılama karşılığında vücut parçalarını deneylerde kullanma hakkı alıyor. Firmalar cenazelerde ve hastanelerde broşür dağıtıyor. ABD'de her yıl binlerce kişi bedenlerini bilim için bağışlıyor ancak vücut parçaları bir hammadde muamelesi görüyor.
34 ŞİRKET VAR
34 vücut brokeri olan ABD'de dokuz firma kâr amacı gütmezken, geriye kalan 35 şirketin kârı 12.5 milyon dolar. Bedenini bilimin hizmetine verdiğini zanneden insanların vücut parçaları aslında çok da denetlenmeyen bir borsada işlem görüyor. ABD'de kalp, böbrek, tendonlar gibi birçok organın satışı sıkı şekilde denetlenip engellense de vücudun büyük bir bölümünün satışı için herhangi bir yasal düzenleme yok. Uzmanlardan bunu eskilerden mezar hırsızlığına benzetenler de var.
İKİ E-MAİLLE İKİ KAFA
Tıp eğitiminden, alıştırmalara ve Ar-Ge'ye kadar birçok alanda insan vücudunun kullanılması gerekli çünkü bilgisayar simülasyonları aynı etkiyi yaratmıyor. Tıpta kadavra kullanılmasına kimse karşı çıkmasa da insan bedenine yapılan 'emtia' muamelesi rahatsız edici. Üstelik haberi hazırlayan muhabirler iki üç e-mail yazışmasıyla iki insan kafası ve boyun almayı denemiş ve başarmış.
BEDEN 10 BİN KAFA 500 DOLAR
Bir borsası ve ticareti oluşunca insan vücudu da piyasa koşullarına göre altın, petrol gibi fiyat değişiklikleri yaşıyor. Normal şartlarda 3-5 bin dolar arasında satılan bir beden 10 bin dolara kadar çıkabiliyor. Müşteri ihtiyaçlarına göre de çeşitli parçalar için çeşitli fiyatlar oluşmuş. Bacaklı bir gövde için 3 bin 575 dolarlık fatura kesildiği belirlendi. Bir kafa için 500 dolar, bir ayak için 350 dolar ve omurga için 300 dolarlık ücret talep ediliyor. Cenaze evleri de sistemin parçası haline gelmiş. 62 cenaze evi cesetlere erişim altyapısını sağlarken, 300-1.430 dolar arasında bir komisyon alıyor.
DÖRT YILDA 182 BİN VÜCUT PARÇASI
New York, Virginia, Oklahoma ve Florida'da açık kaynaklardan alınan bilgilerden yapılan hesaplamaya göre bu dört bölgede 2011- 2015 arasında 50 bin vücut ve 182 bin vücut parçasının ticareti yapılmış.
Artırılmış gerçeklikle ameliyat yapılıyor
Artırılmış gerçeklik, doktorların HoloLens ve BT taramaları aracılığıyla kemiklerin ve damarların konumunu gösteriyor. 3 boyutlu olarak alınan bu görüntü kemikler ve damarlardaki durumun incelenebilmesini sağlıyor
Artırılmış gerçeklik teknolojisinin sağlık sektörüne yönelik kullanımı her geçen gün artıyor. Geliştirilen yeni bir yöntemde, artırılmış gerçeklik ile şimdiye kadar 5 ameliyat yapıldı.
Son olarak Research Fellow in the Department tarafından yapılan bir çalışmayla, HoloLens vücut görüntülemede kullanıldı. Yeni teknoloji, doktorların HoloLens ve BT taramaları aracılığıyla kemiklerin ve damarların konumunu gösteriyor. 3 boyutlu olarak alınan bu görüntü kemikler ve damarlardaki durumun incelenebilmesini sağlıyor. Bu çalışmanın özellikle rekonstrüktif cerrahide (kaza, tümörler, yanıklar vb durumlar) doktorlara büyük bir kolaylık sağladığı belirtiliyor.
Şimdiye kadar bu teknolojiyi kullanarak 5 ameliyat yapıldı. Ameliyat öncesinde BT taramaları ile kolun yapısı haritalandırıldı. Daha sonra bu BT taramaları Imperial College Healthcare NHS Trust’daki bir radyolog tarafından kemik, kas, yağ dokusu ve kan damarlarına bölündü. Bu model ve HoloLens kullanılarak doktorların 3 boyutlu görüntüden yararlanması sağlandı.
Bu teknoloji, hastaların anestezi altında geçirdiği süreyi kısaltmaya ve hata oranını potansiyel olarak azaltmaya yarayacak.
Artırılmış gerçeklik teknolojisinin sağlık sektörüne yönelik kullanımı her geçen gün artıyor. Geliştirilen yeni bir yöntemde, artırılmış gerçeklik ile şimdiye kadar 5 ameliyat yapıldı.
Son olarak Research Fellow in the Department tarafından yapılan bir çalışmayla, HoloLens vücut görüntülemede kullanıldı. Yeni teknoloji, doktorların HoloLens ve BT taramaları aracılığıyla kemiklerin ve damarların konumunu gösteriyor. 3 boyutlu olarak alınan bu görüntü kemikler ve damarlardaki durumun incelenebilmesini sağlıyor. Bu çalışmanın özellikle rekonstrüktif cerrahide (kaza, tümörler, yanıklar vb durumlar) doktorlara büyük bir kolaylık sağladığı belirtiliyor.
Şimdiye kadar bu teknolojiyi kullanarak 5 ameliyat yapıldı. Ameliyat öncesinde BT taramaları ile kolun yapısı haritalandırıldı. Daha sonra bu BT taramaları Imperial College Healthcare NHS Trust’daki bir radyolog tarafından kemik, kas, yağ dokusu ve kan damarlarına bölündü. Bu model ve HoloLens kullanılarak doktorların 3 boyutlu görüntüden yararlanması sağlandı.
Bu teknoloji, hastaların anestezi altında geçirdiği süreyi kısaltmaya ve hata oranını potansiyel olarak azaltmaya yarayacak.
Dünya Sağlık Örgütü sigara ve tütün kullanımının dünya üzerindeki ekonomik etkilerini araştırdı
Dünya Sağlık Örgütünün yaptığı bir araştırmaya göre sigara ve tütün ürünlerini kullananların dünya ekonomisine toplam maliyeti 1 trilyon Euro’ya yakın. Bu rakama sigaraya ödenen paranın yanında, tedavi masrafları ve iş kayıpları da dahil.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre sigara içen ya da tütün çiğneyenlerin ekonomiye maliyeti 950 milyar euro. Sigara tüketiminin yol açtığı hastalıkların tedavisi sonucu oluşan maliyet ve hastalıklar nedeniyle yaşanan iş kayıplarının yol açtığı verimlilik kaybının dikkate alındığı WHO araştırmasında erken yaşta ölen tiryakilerin tüketim ve yatırım kayıpları da hesaplandı. Açıklamada, "Ölümlerin dolaylı yoldan sebep olduğu maddi kayıp çok yüksek" denildi.
TÜRKİYE’DE SİGARA KULLANIMI AZALDI
Türkiye tütün mamulleri tüketiminin azaldığı ülkeler arasında. 1990'da her gün sigara içenlerin nüfusa oranı yüzde 30,2, 2015'te yüzde 22,9 olarak kaydediliyor. Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Kanser Topluluğu ve Dünya Akciğer Vakfı'nın katkılarıyla hazırlanan Tütün Atlası'na göre Türkiye'deki erkeklerin yüzde 31'i tütün kaynaklı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bu, Kuzey Kore'nin ardından dünyada en yüksek ikinci oran. Kadınlardaki oran ise yüzde 12. Bu, orta gelirli ülkelerin ortalamasına denk.
GÜNDE BİR SİGARA DAHİ KALP KRİZİ RİSKİNİ ARTIRIYOR!
İngiltere Tıp Dergisi'nin (BMJ) yürüttüğü bir araştırmaya göre, içilen sigara adedinde güvenli bir sayı bulunmuyor. Ancak araştırmacılar sigarayı azaltan kişilerin ileride sigarayı tamamen bırakma oranının daha yüksek olduğunu da vurguluyor. Sigara kaynaklı ölümlerde başı çeken kanser değil, kalp hastalıkları. Sigara nedeniyle yaşanan erken ölümlerin yüzde 48'i kalp hastalıkları nedeniyle meydana geliyor. BMJ, sigarayla ilgili yürütülen toplam 141 araştırmanın sonuçlarını inceledi ve günde bir paket sigara içen her 100 kişiden 7'sinin kalp krizi geçirdiğini belirtti.
YILDA 6 MİLYON İNSAN ÖLÜYOR
Dünya Sağlık Örgütü dünya genelinde sigara içenlerin sayısının 1 milyar 100 milyon olduğunu tahmin ediyor. Bu sayıya ek olarak yaklaşık 346 milyon kişi de tütün çiğniyor. Yılda yaklaşık 6 milyon insan tütün ürünlerinin yol açtığı zararlar yüzünden ölüyor. Bunlardan 600 bininin pasif içici olduğu tahmin ediliyor.
BİR KEZ SİGARA İÇMEK DAHİ BAĞIMLILIK İÇİN YETİYOR
Yapılan araştırmalarda, gençlerde sigaraya başlama yaşı her sene düşmekte. Türkiye'de 10-15 yaş arası çocuklarda sigara içme oranının yüzde 30'lar düzeyinde olduğunu belirten Türkiye Sigarayla Savaş Derneği Genel Başkanı Dr. Mustafa Aydın, Türkiye’de ve dünyada her sene sigaraya başlama yaşı daha da aşağıya düşüyor. Küçük yaşlarda sigaraya başlanmanın sebebi de özenti ve çevresel koşullar. Burada ailelere de büyük sorumluluk düşüyor. Çünkü çocuk ebeveynlerinden ne görüyorsa onu birebir uyguluyor. Aileden birinin sigara içmesi çocukta ister istemez özentiye neden oluyor. Çünkü çocuk anne-babayı role model olarak görüyor. Biraz daha büyük yaşlarda kendine rol model olarak seçtiği ünlü isimlerden sigara kullanan varsa, durum daha da derinleşiyor. Araştırmalar, bir kez dahi sigara içenlerin yüzde 69'unun kullanıcı olduğunu söylüyor. Yani çocuk bir kez görüp denediği zaman potansiyel kullanıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanında nargilenin sigaraya alternatif gibi gösterilmesi, hala kimi yerlerde tek tek sigara satışının sürdürülebiliyor olması da sigarayla savaşta olumsuz noktalar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak 1997’den bu yana önemli bir yol kat ettik. Türkiye’de 20 milyonu aşan sigara kullanıcısını 17 milyonun altına indirmeyi başardık. Sigaranın son molekülü yok olana kadar da tütün ürünleri ile mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullanıyor.
“HER ALTI SANİYEDE BİR KİŞİ SİGARADAN ÖLÜYOR”
Dünya genelinde her 6 saniyede bir insanın sigara kaynaklı sebeplerle yaşamını yitirdiğini belirten TSSD İcra Kurulu Üyesi Gizem Özdemir, “Bu rakam günde ortalama 300’den fazla insanın demek. Önlem alınmazsa bu rakam yakın gelecekte 4 saniyeye inecek. Ancak sigara kullananlara üçüncü sınıf insan muamelesi de yapmamak gerek. Sigara kullananlara yönelik öteleyici ve sert yaklaşımlar yerine empati ağırlıklı söylem ve eylemler daha etkili olacaktır” diyor.
“DNA’YI BOZARAK TAMİRİ ÖNLÜYOR”
Hücre yenilenmesinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği vücut tarafından kontrol edildiğini, bu konuda kilit noktanın genetik miras olduğuna dikkat çeken İAÜ VM Medical Park Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ayhan Olcay ise şunları söylüyor: “Tütün içinde yer alan kanser tetikleyici maddeler vücudun bu kontrolünü bozuyor. DNA'nın genetik mirasını değiştiriyorlar ve bu yolla hücre bölünmesinde kontrolü ele geçiriyorlar. Bu durum kanser oluşumuna sebep olabilecek çok sayıda hücre üretimine sebep olabiliyor. Bünyemiz bu tip DNA hasarlarını düzeltebilecek imkanlara sahip ancak sigara yoluyla vücuda alınan zehirli maddelerle bu mekanizmaların harekete geçmesini engelliyor. Bypass olan ya da girişimsel bir işlem geçiren kalp ve damar hastaları sigaradan kesinlikle uzak durmalıdır. Eğer hasta bypass olduğu için tekrar damar tıkanıklığı sorunuyla karşılaşmayacağını düşünerek sigara içmeye devam ederse stent veya bypass damarları erken dönemde tekrar tıkanabilmektedir. Bu nedenle kalp damar hastalarının teşhis ve tedavi sonrasında kesinlikle sigara kullanmamaları gerekmektedir.”
DEĞİŞİM 20 DAKİKA SONRA BAŞLIYOR, 15 YIL SÜRÜYOR
Sigarayı bıraktıktan;
20 DAKİKA SONRA: Tansiyon ve nabız normal düzeye iniyor.
8 SAAT SONRA: Kandaki oksijen düzeyi normale yaklaşıyor.
24 SAAT SONRA: Kalp enfarktüsü tehlikesi azalmaya başlıyor.
48 SAAT SONRA: Sinir uçları kendini yenilemeye başlıyor.
2 HAFTA-3 AY ARASI: Dolaşım dengesi düzelir, yürümek daha kolaylaşıyor. Akciğer fonksiyonu yüzde 30 oranında iyileşiyor.
1 AY-9 AY: Öksürük krizleri, yorgunluk, bitkinlik ve kısa kısa nefes almalar azalıyor. Akciğer bir ölçüde temizleniyor ve enfeksiyon tehlikesi de çok azalıyor.
1 YIL SONRA: Koroner kalp hastalığı risk yüzde 30 azalıyor.
5 YIL SONRA: Akciğer kanseri ve kalp enfarktüsü riski yüzde 30 azalıyor, nefes ve yemek borusu ile mesane kanseri riski yüzde 50 azalıyor.
10 YIL SONRA: Akciğer kanseri yüzde 50-100 oranında azalıyor.
15 YIL SONRA: Koroner kalp hastalığı riski hemen hemen sigara içmeyenler kadar oluyor.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre sigara içen ya da tütün çiğneyenlerin ekonomiye maliyeti 950 milyar euro. Sigara tüketiminin yol açtığı hastalıkların tedavisi sonucu oluşan maliyet ve hastalıklar nedeniyle yaşanan iş kayıplarının yol açtığı verimlilik kaybının dikkate alındığı WHO araştırmasında erken yaşta ölen tiryakilerin tüketim ve yatırım kayıpları da hesaplandı. Açıklamada, "Ölümlerin dolaylı yoldan sebep olduğu maddi kayıp çok yüksek" denildi.
TÜRKİYE’DE SİGARA KULLANIMI AZALDI
Türkiye tütün mamulleri tüketiminin azaldığı ülkeler arasında. 1990'da her gün sigara içenlerin nüfusa oranı yüzde 30,2, 2015'te yüzde 22,9 olarak kaydediliyor. Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Kanser Topluluğu ve Dünya Akciğer Vakfı'nın katkılarıyla hazırlanan Tütün Atlası'na göre Türkiye'deki erkeklerin yüzde 31'i tütün kaynaklı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bu, Kuzey Kore'nin ardından dünyada en yüksek ikinci oran. Kadınlardaki oran ise yüzde 12. Bu, orta gelirli ülkelerin ortalamasına denk.
GÜNDE BİR SİGARA DAHİ KALP KRİZİ RİSKİNİ ARTIRIYOR!
İngiltere Tıp Dergisi'nin (BMJ) yürüttüğü bir araştırmaya göre, içilen sigara adedinde güvenli bir sayı bulunmuyor. Ancak araştırmacılar sigarayı azaltan kişilerin ileride sigarayı tamamen bırakma oranının daha yüksek olduğunu da vurguluyor. Sigara kaynaklı ölümlerde başı çeken kanser değil, kalp hastalıkları. Sigara nedeniyle yaşanan erken ölümlerin yüzde 48'i kalp hastalıkları nedeniyle meydana geliyor. BMJ, sigarayla ilgili yürütülen toplam 141 araştırmanın sonuçlarını inceledi ve günde bir paket sigara içen her 100 kişiden 7'sinin kalp krizi geçirdiğini belirtti.
YILDA 6 MİLYON İNSAN ÖLÜYOR
Dünya Sağlık Örgütü dünya genelinde sigara içenlerin sayısının 1 milyar 100 milyon olduğunu tahmin ediyor. Bu sayıya ek olarak yaklaşık 346 milyon kişi de tütün çiğniyor. Yılda yaklaşık 6 milyon insan tütün ürünlerinin yol açtığı zararlar yüzünden ölüyor. Bunlardan 600 bininin pasif içici olduğu tahmin ediliyor.
BİR KEZ SİGARA İÇMEK DAHİ BAĞIMLILIK İÇİN YETİYOR
Yapılan araştırmalarda, gençlerde sigaraya başlama yaşı her sene düşmekte. Türkiye'de 10-15 yaş arası çocuklarda sigara içme oranının yüzde 30'lar düzeyinde olduğunu belirten Türkiye Sigarayla Savaş Derneği Genel Başkanı Dr. Mustafa Aydın, Türkiye’de ve dünyada her sene sigaraya başlama yaşı daha da aşağıya düşüyor. Küçük yaşlarda sigaraya başlanmanın sebebi de özenti ve çevresel koşullar. Burada ailelere de büyük sorumluluk düşüyor. Çünkü çocuk ebeveynlerinden ne görüyorsa onu birebir uyguluyor. Aileden birinin sigara içmesi çocukta ister istemez özentiye neden oluyor. Çünkü çocuk anne-babayı role model olarak görüyor. Biraz daha büyük yaşlarda kendine rol model olarak seçtiği ünlü isimlerden sigara kullanan varsa, durum daha da derinleşiyor. Araştırmalar, bir kez dahi sigara içenlerin yüzde 69'unun kullanıcı olduğunu söylüyor. Yani çocuk bir kez görüp denediği zaman potansiyel kullanıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanında nargilenin sigaraya alternatif gibi gösterilmesi, hala kimi yerlerde tek tek sigara satışının sürdürülebiliyor olması da sigarayla savaşta olumsuz noktalar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak 1997’den bu yana önemli bir yol kat ettik. Türkiye’de 20 milyonu aşan sigara kullanıcısını 17 milyonun altına indirmeyi başardık. Sigaranın son molekülü yok olana kadar da tütün ürünleri ile mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullanıyor.
“HER ALTI SANİYEDE BİR KİŞİ SİGARADAN ÖLÜYOR”
Dünya genelinde her 6 saniyede bir insanın sigara kaynaklı sebeplerle yaşamını yitirdiğini belirten TSSD İcra Kurulu Üyesi Gizem Özdemir, “Bu rakam günde ortalama 300’den fazla insanın demek. Önlem alınmazsa bu rakam yakın gelecekte 4 saniyeye inecek. Ancak sigara kullananlara üçüncü sınıf insan muamelesi de yapmamak gerek. Sigara kullananlara yönelik öteleyici ve sert yaklaşımlar yerine empati ağırlıklı söylem ve eylemler daha etkili olacaktır” diyor.
“DNA’YI BOZARAK TAMİRİ ÖNLÜYOR”
Hücre yenilenmesinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği vücut tarafından kontrol edildiğini, bu konuda kilit noktanın genetik miras olduğuna dikkat çeken İAÜ VM Medical Park Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ayhan Olcay ise şunları söylüyor: “Tütün içinde yer alan kanser tetikleyici maddeler vücudun bu kontrolünü bozuyor. DNA'nın genetik mirasını değiştiriyorlar ve bu yolla hücre bölünmesinde kontrolü ele geçiriyorlar. Bu durum kanser oluşumuna sebep olabilecek çok sayıda hücre üretimine sebep olabiliyor. Bünyemiz bu tip DNA hasarlarını düzeltebilecek imkanlara sahip ancak sigara yoluyla vücuda alınan zehirli maddelerle bu mekanizmaların harekete geçmesini engelliyor. Bypass olan ya da girişimsel bir işlem geçiren kalp ve damar hastaları sigaradan kesinlikle uzak durmalıdır. Eğer hasta bypass olduğu için tekrar damar tıkanıklığı sorunuyla karşılaşmayacağını düşünerek sigara içmeye devam ederse stent veya bypass damarları erken dönemde tekrar tıkanabilmektedir. Bu nedenle kalp damar hastalarının teşhis ve tedavi sonrasında kesinlikle sigara kullanmamaları gerekmektedir.”
DEĞİŞİM 20 DAKİKA SONRA BAŞLIYOR, 15 YIL SÜRÜYOR
Sigarayı bıraktıktan;
20 DAKİKA SONRA: Tansiyon ve nabız normal düzeye iniyor.
8 SAAT SONRA: Kandaki oksijen düzeyi normale yaklaşıyor.
24 SAAT SONRA: Kalp enfarktüsü tehlikesi azalmaya başlıyor.
48 SAAT SONRA: Sinir uçları kendini yenilemeye başlıyor.
2 HAFTA-3 AY ARASI: Dolaşım dengesi düzelir, yürümek daha kolaylaşıyor. Akciğer fonksiyonu yüzde 30 oranında iyileşiyor.
1 AY-9 AY: Öksürük krizleri, yorgunluk, bitkinlik ve kısa kısa nefes almalar azalıyor. Akciğer bir ölçüde temizleniyor ve enfeksiyon tehlikesi de çok azalıyor.
1 YIL SONRA: Koroner kalp hastalığı risk yüzde 30 azalıyor.
5 YIL SONRA: Akciğer kanseri ve kalp enfarktüsü riski yüzde 30 azalıyor, nefes ve yemek borusu ile mesane kanseri riski yüzde 50 azalıyor.
10 YIL SONRA: Akciğer kanseri yüzde 50-100 oranında azalıyor.
15 YIL SONRA: Koroner kalp hastalığı riski hemen hemen sigara içmeyenler kadar oluyor.
7 Şubat 2018 Çarşamba
Kelliğe Japon çözümü
Japon bilim insanları, 10 yıl içinde ‘kelliğe’ çare olabilecek yeni bir yöntem geliştirdi
Yokohama Ulusal Üniversitesi araştırma ekibi, yeni yöntemle, sadece birkaç günde ve tek seferde tam 5 bin kıl folikülü yani saç kökü yetiştirmeyi başardı. Bu sayı, ‘kel’ birinin saçını neredeyse tamamen yenilemeye yeterli. Bugüne kadar tek seferde sadece 50 kadar folikül yetiştirilebiliyordu.
Yokohama Ulusal Üniversitesi araştırma ekibi, yeni yöntemle, sadece birkaç günde ve tek seferde tam 5 bin kıl folikülü yani saç kökü yetiştirmeyi başardı. Bu sayı, ‘kel’ birinin saçını neredeyse tamamen yenilemeye yeterli. Bugüne kadar tek seferde sadece 50 kadar folikül yetiştirilebiliyordu.
6 Şubat 2018 Salı
Kanserin nedeni çevre ve beslenme
Kanserin başlıca nedenleri arasında gıda ürünlerinin bozulması GDO, hormon ve çevre kirliliği geliyor. Uzmanlar önlem alınmazsa 2030 yılında kanserli hasta sayısının 20 milyonu aşacağı uyarısında bulunuyor
Uzmanlara göre kanserdeki artış hızı bu şekilde devam ederse 2030 yılında kanserli hasta sayısı dünya genelinde 20 milyonu aşacak. Türkiye’de robotik cerrahi yoluyla rektum kanseri tedavisinde büyük başarılara imza atan, mükemmellik ödülü sahibi Prof. Dr. Oktar Asoğlu, Milliyet’e yaptığı açıklamada kanserin çevresel ve sosyo ekonomik bir problem olduğu gerçeğinin altını çizdi;
“Bozulmuş, kirlenmiş çevrenin, kirlenmiş havanın, içtiğimiz sulardaki toksik ve kanser yapıcı maddelerin, çalışanların fabrikalarda, iş yerlerinde maruz kaldıkları kimyasalların ve toksik maddelerin kansere yol açtığını biliyoruz. Kanserle mücadele, çevrenin koruması ve kansere bir sosyo ekonomik sorun olarak bakılması gibi tıbbın doğrudan alanı olmayan önemli bileşenleri kapsamak zorunda. Örneğin çevre ile ilgili yasaların yeniden düzenlenmesi şart. Kanser yapıcı ürünler yasaklanmalı. Hükümetler kanser önleme politikalarını çevre ve ekonomi politikalarıyla koordineli yürütmek zorunda.”
Aşı ömrü uzatıyor
“Günümüzde erişkin kanserlerin çoğu için tedavi imkanı bulunuyor. Hatta ileri evredeki kanserlerde hastalık tamamen yok edilmese bile yaşam süresi uzatılabiliyor. Son yıllarda Küba’da geliştirilen ve bazı akciğer kanserinin ileri aşamasında kullanılan aşılar tedavide başarılı olmuş, diğer kanser türlerinde de denemeye başlanmış durumda. Aşı tedavisi vücudun kendi bağışıklık sistemini kullanarak kemoterapinin yarar sağladığı hastalarda ek bir yan etki oluşturmadan yaşam süresini uzatabiliyor. Tüm kanserlerin beşte biri yemek borusu, mide, kalınbağırsak, safra kesesi, pankreas gibi sindirim sistemi kanserleri oluşturuyor. Bu kanserler, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kanser ölümlerinde başı çekiyor.”
Tarım ilaçları uyarısı
İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nden Dr. Yavuz Dizdar’a göre kanser hastalığındaki artışın birincil nedeni gıda ürünlerinin bozulması, GDO, hormon ve çevre kirliliği... Birçok üreticinin yasak olmasına karşın yasaklı tarım ilaçlarını kullanmaya devam ettiğini belirten Dr.Dizdar; “Tarım ilaçlarıyla bulaşık beslenme anne sütü ile çocuklara geçiyor. İnsan yağ dokularında yapılan araştırmalar sonucunda tarım ilacına maruz kalındığına dair kanıtlar ortaya çıkarıldı. Ayrıca sigaranın akciğer ve mesane kanserine, radyasyonun ise kemik iliği kanseri, lösemiler ve sarkomlara neden olduğu biliniyor. Son 20 yılda kanser başta olmak üzere, diyabet, otizm, obezite, astım gibi pek çok hastalık ve doğal yolla üreyememe gibi sorunlarda ciddi artış yaşanıyor. Aşırı işlemden geçirilerek değer kaybeden süt ve yoğurt gibi gıdalar, piliç ve yumurta gibi yeme dayalı et üretimleri ve tarım ilaçları hastalıkları tekiliyor” diyor.
‘GDO’lu ürünler’
GDO’lu gıdaların zararlarına da değinen Dizdar şöyle dedi:
“Piyasada tavuk niyetine satılan ürünlerin birçoğu 40 günlük civciv irileri. Doğal beslenen bir civciv 40 günde yumruk büyüklüğünün ötesine geçemediği gibi, 6 aydan önce kesim aşamasına gelmez. Mevcut üretim biçimi dünyada 4 şirket tarafında tedarik edilen GDO’lu yeme dayalı entegre bir sistem. Bu üretimde kaba protein kaynağı olarak GDO’lu soya kullanılıyor. Hayvanların büyümesi için gereken maddeler ise biyoteknolojik yöntemlerle bakteri tanklarından elde ediliyor. GDO’lu yemler hızlı üretim için tercih ediliyor. GDO da kanseri tetikleyen etkenlerden. İthal edilen soya, mısırın bir kısmının GDO’lu olduğu söyleniyor. İthal edilen bu ürünler, birkaç kez el değiştirdikten sonra izini kaybettiriyor. İthal ürünler çocuk maması ve bisküvi sanayiinde soya lesitini, emülgatör olarak kullanılıyor.
Sentetik tohumlar
Sera ortamında normalin 4-5 katı hızlı üretim yapılıyor. Tohumların büyük bir kısmını ABD, İsrail ve Hollanda’dan alıyoruz. 2006’da çıkarılan tohum yasası tarımdaki dengeleri altüst etti. Sertifikasız atalık tohumlarım ticari olarak el değiştirmesi yasaklandı. Yarı sentetik tohumlar hayatımıza girdi. ‘Kullan at’ şeklinde ürünlerin gelecekte nasıl bir sonuç doğuracağı belirsiz. Tohum ve beraberinde satılan ilaçların sağlığa etkileri gerçekten araştırılıyor mu?”
2030’da hasta sayısı 21 milyona ulaşacak
Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi Hematoloji Medikal Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Çoşkun Tecimer ise kanserli hasta sayısının 2030 yılında 21.7 milyona ulaşacağını belirterek; “Kanser, kalp damar hastalıklarından sonra dünyada en çok ölüme neden olan hastalık. Tüm kanserlerin üçte ikisi 65 yaş üstü kişilerde görülüyor. Tıp alanındaki gelişmeler birçok hastanın geçmişe göre daha uzun yaşamasını sağlıyor. Bu noktada önemli olan, tedavi sürecinin nasıl yönetileceği. Birçok insan kanseri ölümle eşdeğer tutuyor. Hastalığın her zaman ölümle eşdeğer olmadığı bilincini vermek önemli” diyor. Prof.Dr.Tecimer, son yıllarda alternatif veya tamamlayıcı tıp konusuna ABD ve Avrupa’da ilgi artışı olduğuna dikkat çekerek şöyle dedi:
Stres faktörü abartılıyor
“Birçok alternatif tedavinin de gelişigüzel uygulandığını gözlemliyoruz. Oysaki, alternatif yaklaşımların kanserde etkili olup olmadığını gösterecek araçlar, bilim ve modern tıbbın kullandığı yöntemler olmak zorunda. Kanser oluştuktan sonra kullanılan doğal bitki ve vitaminlerin kanseri tedavi ettiğine dair kesin veriler yok. Stresin rolü çok abartılıyor. Yoğun stres ve yaşanan üzücü olaylar bağışıklık sistemini baskılayan faktörlerden. Ancak bu durumun kanser gelişimi üzerindeki etkisi net değil.”
Uzmanlara göre kanserdeki artış hızı bu şekilde devam ederse 2030 yılında kanserli hasta sayısı dünya genelinde 20 milyonu aşacak. Türkiye’de robotik cerrahi yoluyla rektum kanseri tedavisinde büyük başarılara imza atan, mükemmellik ödülü sahibi Prof. Dr. Oktar Asoğlu, Milliyet’e yaptığı açıklamada kanserin çevresel ve sosyo ekonomik bir problem olduğu gerçeğinin altını çizdi;
“Bozulmuş, kirlenmiş çevrenin, kirlenmiş havanın, içtiğimiz sulardaki toksik ve kanser yapıcı maddelerin, çalışanların fabrikalarda, iş yerlerinde maruz kaldıkları kimyasalların ve toksik maddelerin kansere yol açtığını biliyoruz. Kanserle mücadele, çevrenin koruması ve kansere bir sosyo ekonomik sorun olarak bakılması gibi tıbbın doğrudan alanı olmayan önemli bileşenleri kapsamak zorunda. Örneğin çevre ile ilgili yasaların yeniden düzenlenmesi şart. Kanser yapıcı ürünler yasaklanmalı. Hükümetler kanser önleme politikalarını çevre ve ekonomi politikalarıyla koordineli yürütmek zorunda.”
Aşı ömrü uzatıyor
“Günümüzde erişkin kanserlerin çoğu için tedavi imkanı bulunuyor. Hatta ileri evredeki kanserlerde hastalık tamamen yok edilmese bile yaşam süresi uzatılabiliyor. Son yıllarda Küba’da geliştirilen ve bazı akciğer kanserinin ileri aşamasında kullanılan aşılar tedavide başarılı olmuş, diğer kanser türlerinde de denemeye başlanmış durumda. Aşı tedavisi vücudun kendi bağışıklık sistemini kullanarak kemoterapinin yarar sağladığı hastalarda ek bir yan etki oluşturmadan yaşam süresini uzatabiliyor. Tüm kanserlerin beşte biri yemek borusu, mide, kalınbağırsak, safra kesesi, pankreas gibi sindirim sistemi kanserleri oluşturuyor. Bu kanserler, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kanser ölümlerinde başı çekiyor.”
Tarım ilaçları uyarısı
İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nden Dr. Yavuz Dizdar’a göre kanser hastalığındaki artışın birincil nedeni gıda ürünlerinin bozulması, GDO, hormon ve çevre kirliliği... Birçok üreticinin yasak olmasına karşın yasaklı tarım ilaçlarını kullanmaya devam ettiğini belirten Dr.Dizdar; “Tarım ilaçlarıyla bulaşık beslenme anne sütü ile çocuklara geçiyor. İnsan yağ dokularında yapılan araştırmalar sonucunda tarım ilacına maruz kalındığına dair kanıtlar ortaya çıkarıldı. Ayrıca sigaranın akciğer ve mesane kanserine, radyasyonun ise kemik iliği kanseri, lösemiler ve sarkomlara neden olduğu biliniyor. Son 20 yılda kanser başta olmak üzere, diyabet, otizm, obezite, astım gibi pek çok hastalık ve doğal yolla üreyememe gibi sorunlarda ciddi artış yaşanıyor. Aşırı işlemden geçirilerek değer kaybeden süt ve yoğurt gibi gıdalar, piliç ve yumurta gibi yeme dayalı et üretimleri ve tarım ilaçları hastalıkları tekiliyor” diyor.
‘GDO’lu ürünler’
GDO’lu gıdaların zararlarına da değinen Dizdar şöyle dedi:
“Piyasada tavuk niyetine satılan ürünlerin birçoğu 40 günlük civciv irileri. Doğal beslenen bir civciv 40 günde yumruk büyüklüğünün ötesine geçemediği gibi, 6 aydan önce kesim aşamasına gelmez. Mevcut üretim biçimi dünyada 4 şirket tarafında tedarik edilen GDO’lu yeme dayalı entegre bir sistem. Bu üretimde kaba protein kaynağı olarak GDO’lu soya kullanılıyor. Hayvanların büyümesi için gereken maddeler ise biyoteknolojik yöntemlerle bakteri tanklarından elde ediliyor. GDO’lu yemler hızlı üretim için tercih ediliyor. GDO da kanseri tetikleyen etkenlerden. İthal edilen soya, mısırın bir kısmının GDO’lu olduğu söyleniyor. İthal edilen bu ürünler, birkaç kez el değiştirdikten sonra izini kaybettiriyor. İthal ürünler çocuk maması ve bisküvi sanayiinde soya lesitini, emülgatör olarak kullanılıyor.
Sentetik tohumlar
Sera ortamında normalin 4-5 katı hızlı üretim yapılıyor. Tohumların büyük bir kısmını ABD, İsrail ve Hollanda’dan alıyoruz. 2006’da çıkarılan tohum yasası tarımdaki dengeleri altüst etti. Sertifikasız atalık tohumlarım ticari olarak el değiştirmesi yasaklandı. Yarı sentetik tohumlar hayatımıza girdi. ‘Kullan at’ şeklinde ürünlerin gelecekte nasıl bir sonuç doğuracağı belirsiz. Tohum ve beraberinde satılan ilaçların sağlığa etkileri gerçekten araştırılıyor mu?”
2030’da hasta sayısı 21 milyona ulaşacak
Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi Hematoloji Medikal Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Çoşkun Tecimer ise kanserli hasta sayısının 2030 yılında 21.7 milyona ulaşacağını belirterek; “Kanser, kalp damar hastalıklarından sonra dünyada en çok ölüme neden olan hastalık. Tüm kanserlerin üçte ikisi 65 yaş üstü kişilerde görülüyor. Tıp alanındaki gelişmeler birçok hastanın geçmişe göre daha uzun yaşamasını sağlıyor. Bu noktada önemli olan, tedavi sürecinin nasıl yönetileceği. Birçok insan kanseri ölümle eşdeğer tutuyor. Hastalığın her zaman ölümle eşdeğer olmadığı bilincini vermek önemli” diyor. Prof.Dr.Tecimer, son yıllarda alternatif veya tamamlayıcı tıp konusuna ABD ve Avrupa’da ilgi artışı olduğuna dikkat çekerek şöyle dedi:
Stres faktörü abartılıyor
“Birçok alternatif tedavinin de gelişigüzel uygulandığını gözlemliyoruz. Oysaki, alternatif yaklaşımların kanserde etkili olup olmadığını gösterecek araçlar, bilim ve modern tıbbın kullandığı yöntemler olmak zorunda. Kanser oluştuktan sonra kullanılan doğal bitki ve vitaminlerin kanseri tedavi ettiğine dair kesin veriler yok. Stresin rolü çok abartılıyor. Yoğun stres ve yaşanan üzücü olaylar bağışıklık sistemini baskılayan faktörlerden. Ancak bu durumun kanser gelişimi üzerindeki etkisi net değil.”
Antibiyotik etkisi gösteren 5 kış çorbası
Antioksidan Çorba
Pancar, yüksek antioksidan içeriği ile dikkat çeken kış sebzelerinden biri. Antioksidan ve C vitamini deposu olmasının yanı sıra zengin vitamin ve mineral içeriğiyle de hastalıklara karşı tam bir kalkan görevi görüyor. İltihaplanma karşıtı etkisi olan pancar, hastalık sürecinde ise hızla iyileşmeye fayda sağlıyor. Buna karşın böbrek ya da safra taşı durumunda doktor tavsiyesi eğer oksalat içeren yiyeceklerden kaçınmak yönünde olursa, pancar da yüksek oksalat içerdiğinden kesinlikle tüketilmemeli.
Tarifi:
1 büyük pancarı yıkayıp ince ince doğrayın. ¼ adet kereviz, 1 orta boy patates, 2 orta boy havuç ve 3 diş sarımsağın kabuklarını soyun ve küçük küçük doğradıktan sonra tüm malzemeleri tencereye koyun. Sebzelerin üzerine dört parmak geçecek kadar su ekleyin ve orta ateşte sebzeler yumuşayana kadar pişirin. Pişen sebzeleri blenderdan geçirdikten sonra üzerine daha önceden haşlanmış 1 su bardağı et suyu ekleyin. İstenen kıvam yakalanana kadar üzerine sıcak su ilave edin. Tuz ve karabiber ekleyerek servis edin.
Mikropsavar Çorba
Balkabağı; yüksek alfa ve beta karoten içeriği ile bağışıklık sisteminin en etkin savaşçılarından biri. Yüksek lif içeriği sayesinde bağırsak sağlığını desteklerken, tokluğu da sağlıyor. 100 gramı, yetişkin bir kişinin günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 35'ini tek başına karşılıyor. Balkabağı yüksek A vitamini içeriyor. A vitamininin gereğinden çok fazla alınması ise özellikle çocuklarda bazı sağlık sorunlarına yol açabildiğinden aşırı tüketiminden kaçınılmalı.
Tarifi:
3 dilim bal kabağını soyup küp küp dilimleyin ve derin bir tencereye koyun. Az su ile iyice pişirdikten sonra ezerek blenderla püre haline getirin. Üzerine 1 su bardağı süt ilave ettikten sonra 5 bardak su ekleyin. İçine 2 kaşık un ile karıştırılmış 1 yumurta sarısını yavaş yavaş ilave edin ve bir taşım kaynatın. Eğer gerekli görürseniz sıcak su ile kıvamını istediğiniz düzeye getirdikten sonra ocaktan indirmeden 2 yemek kaşığı zeytinyağı, tuz ve karabiber ilave edin. İsteğe göre tarçın da ekleyebilirsiniz.
Öksürük Düşmanı Çorba
Zencefil; özellikle Asya'da binlerce yıldır grip ve soğuk algınlığı için kullanılan, bağışıklığı güçlendirmesinin yanı sıra öksürüğe de iyi gelen bir besin. Daha rahat nefes almaya ve balgam atmaya yardımcı olan zencefil, mide bulantısına da faydalı. Ancak her yararlı besinde olduğu gibi zencefilin de aşırı tüketimi fayda yerine zarar veriyor ve gaz, mide yanması gibi sorunlara neden olabiliyor.
Tarifi:
1 su bardağı kırmızı mercimeği ayıklayın ve yıkayın. 1 orta boy patates, 1 adet havuç ve 1 adet soğanı küp küp doğrayın. Bir tencerede 2 litre su ilave ederek bütün malzemeleri iyice yumuşayana kadar pişirin. Pişen karışımı blenderdan geçirin,Gerekirse sıcak su ile kıvamı açın. 1 başparmak boğumu büyüklüğünde taze zencefili soyup rendeledikten sonra, 2 yemek kaşığı zeytinyağı ile ilave edin ve bir taşım kaynatın. En son tuz ve karabiber ekleyerek servis yapın.
Grip Kovan Çorba
Zerdeçal, içeriğindeki kurkumin maddesi sayesinde obeziteden kansere birçok hastalığa karşı fayda sağlarken, aynı zamanda iltihaplanma giderici ve önleyici etkisi de bulunuyor. Demir, magnezyum ve sağlıklı yağ asitleri açısından zengin olan zerdeçal, gribe karşı da önemli bir kalkan görevi görüyor. Besin olarak zerdeçalın özellikle miktar kontrolü yapılarak baharat amacıyla tüketiminin herhangi bir sakıncası olmasa da zerdeçal ya da kurkumin takviyesi kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışın.
Tarifi:
1 adet tavukgöğsünü ortalama 1,5 litre su ile haşlayın. Haşladıktan sonra didikleyin. 2 yemek kaşığı un ve 4 yemek kaşığı zeytinyağını kavurun, kavurduktan sonra yavaş yavaş tavuk suyu ilave edin. İçine 2 yemek kaşığı tel şehriyeyi de ilave ederek pişirin. Dilediğiniz miktarda limon suyunu ve 1 yumurtanın sarısını karıştırın, kaynayan tavuk suyundan bir kepçe alarak ılıştırın ve yavaş yavaş çorbaya ilave edin. Didiklenmiş tavukları, 2 tatlı kaşığı püre haline getirilmiş taze zerdeçalı ya da 1 tatlı kaşığı toz zerdeçalı ekleyin. Tuz ve karabiber ekleyerek servis edin.
Antibiyotik Çorba
Sarımsak ve soğan içeriğinde barındırdıkları solfosid ve allicin sayesinde doğal antibiyotik görevi görüyor. Nezle ve soğuk algınlığı ile boğaz iltihabının önlenmesinin yanı sıra, vücuttaki enfeksiyon ve mikroba karşı birer savaşçı edasıyla savaşıyor. Nohut ve ıspanak karışımıyla hem lezzetli hem de faydalı bir kış çorbası hazırlayabilirsiniz.
Tarifi:
1 su bardağı haşlanmış nohut ve 1 su bardağı haşlanmış buğdayı tencereye koyun ve 1,5 litre su ilave edin, kaynamaya bırakın. Bir kasede 1 adet yumurta sarısı, 5 yemek kaşığı yoğurt ve 2 yemek kaşığı tam buğday ununu karıştırarak pürüzsüz bir karışım elde edin. Kaynayan sudan ilave ederek ılıştırın ve yavaş yavaş çorbaya ilave ederken bir yandan çorbayı karıştırın. Bu şekilde yoğurdun kesilmesi önleniyor. Bir tavada piyazlık doğranmış soğanları hafifçe pembeleştikten sonra, yıkayıp doğradığınız 1 bağ ıspanağı ekleyin. Ispanaklar dişe dokunur ama pişmiş kıvama gelince rendelediğiniz 5 diş sarımsağı ilave edin ve karışımı ocaktan alın. Servis ederken çorbanın üzerine kaşıkla ıspanak karışımını ilave edin.
Pancar, yüksek antioksidan içeriği ile dikkat çeken kış sebzelerinden biri. Antioksidan ve C vitamini deposu olmasının yanı sıra zengin vitamin ve mineral içeriğiyle de hastalıklara karşı tam bir kalkan görevi görüyor. İltihaplanma karşıtı etkisi olan pancar, hastalık sürecinde ise hızla iyileşmeye fayda sağlıyor. Buna karşın böbrek ya da safra taşı durumunda doktor tavsiyesi eğer oksalat içeren yiyeceklerden kaçınmak yönünde olursa, pancar da yüksek oksalat içerdiğinden kesinlikle tüketilmemeli.
Tarifi:
1 büyük pancarı yıkayıp ince ince doğrayın. ¼ adet kereviz, 1 orta boy patates, 2 orta boy havuç ve 3 diş sarımsağın kabuklarını soyun ve küçük küçük doğradıktan sonra tüm malzemeleri tencereye koyun. Sebzelerin üzerine dört parmak geçecek kadar su ekleyin ve orta ateşte sebzeler yumuşayana kadar pişirin. Pişen sebzeleri blenderdan geçirdikten sonra üzerine daha önceden haşlanmış 1 su bardağı et suyu ekleyin. İstenen kıvam yakalanana kadar üzerine sıcak su ilave edin. Tuz ve karabiber ekleyerek servis edin.
Mikropsavar Çorba
Balkabağı; yüksek alfa ve beta karoten içeriği ile bağışıklık sisteminin en etkin savaşçılarından biri. Yüksek lif içeriği sayesinde bağırsak sağlığını desteklerken, tokluğu da sağlıyor. 100 gramı, yetişkin bir kişinin günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 35'ini tek başına karşılıyor. Balkabağı yüksek A vitamini içeriyor. A vitamininin gereğinden çok fazla alınması ise özellikle çocuklarda bazı sağlık sorunlarına yol açabildiğinden aşırı tüketiminden kaçınılmalı.
Tarifi:
3 dilim bal kabağını soyup küp küp dilimleyin ve derin bir tencereye koyun. Az su ile iyice pişirdikten sonra ezerek blenderla püre haline getirin. Üzerine 1 su bardağı süt ilave ettikten sonra 5 bardak su ekleyin. İçine 2 kaşık un ile karıştırılmış 1 yumurta sarısını yavaş yavaş ilave edin ve bir taşım kaynatın. Eğer gerekli görürseniz sıcak su ile kıvamını istediğiniz düzeye getirdikten sonra ocaktan indirmeden 2 yemek kaşığı zeytinyağı, tuz ve karabiber ilave edin. İsteğe göre tarçın da ekleyebilirsiniz.
Öksürük Düşmanı Çorba
Zencefil; özellikle Asya'da binlerce yıldır grip ve soğuk algınlığı için kullanılan, bağışıklığı güçlendirmesinin yanı sıra öksürüğe de iyi gelen bir besin. Daha rahat nefes almaya ve balgam atmaya yardımcı olan zencefil, mide bulantısına da faydalı. Ancak her yararlı besinde olduğu gibi zencefilin de aşırı tüketimi fayda yerine zarar veriyor ve gaz, mide yanması gibi sorunlara neden olabiliyor.
Tarifi:
1 su bardağı kırmızı mercimeği ayıklayın ve yıkayın. 1 orta boy patates, 1 adet havuç ve 1 adet soğanı küp küp doğrayın. Bir tencerede 2 litre su ilave ederek bütün malzemeleri iyice yumuşayana kadar pişirin. Pişen karışımı blenderdan geçirin,Gerekirse sıcak su ile kıvamı açın. 1 başparmak boğumu büyüklüğünde taze zencefili soyup rendeledikten sonra, 2 yemek kaşığı zeytinyağı ile ilave edin ve bir taşım kaynatın. En son tuz ve karabiber ekleyerek servis yapın.
Grip Kovan Çorba
Zerdeçal, içeriğindeki kurkumin maddesi sayesinde obeziteden kansere birçok hastalığa karşı fayda sağlarken, aynı zamanda iltihaplanma giderici ve önleyici etkisi de bulunuyor. Demir, magnezyum ve sağlıklı yağ asitleri açısından zengin olan zerdeçal, gribe karşı da önemli bir kalkan görevi görüyor. Besin olarak zerdeçalın özellikle miktar kontrolü yapılarak baharat amacıyla tüketiminin herhangi bir sakıncası olmasa da zerdeçal ya da kurkumin takviyesi kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışın.
Tarifi:
1 adet tavukgöğsünü ortalama 1,5 litre su ile haşlayın. Haşladıktan sonra didikleyin. 2 yemek kaşığı un ve 4 yemek kaşığı zeytinyağını kavurun, kavurduktan sonra yavaş yavaş tavuk suyu ilave edin. İçine 2 yemek kaşığı tel şehriyeyi de ilave ederek pişirin. Dilediğiniz miktarda limon suyunu ve 1 yumurtanın sarısını karıştırın, kaynayan tavuk suyundan bir kepçe alarak ılıştırın ve yavaş yavaş çorbaya ilave edin. Didiklenmiş tavukları, 2 tatlı kaşığı püre haline getirilmiş taze zerdeçalı ya da 1 tatlı kaşığı toz zerdeçalı ekleyin. Tuz ve karabiber ekleyerek servis edin.
Antibiyotik Çorba
Sarımsak ve soğan içeriğinde barındırdıkları solfosid ve allicin sayesinde doğal antibiyotik görevi görüyor. Nezle ve soğuk algınlığı ile boğaz iltihabının önlenmesinin yanı sıra, vücuttaki enfeksiyon ve mikroba karşı birer savaşçı edasıyla savaşıyor. Nohut ve ıspanak karışımıyla hem lezzetli hem de faydalı bir kış çorbası hazırlayabilirsiniz.
Tarifi:
1 su bardağı haşlanmış nohut ve 1 su bardağı haşlanmış buğdayı tencereye koyun ve 1,5 litre su ilave edin, kaynamaya bırakın. Bir kasede 1 adet yumurta sarısı, 5 yemek kaşığı yoğurt ve 2 yemek kaşığı tam buğday ununu karıştırarak pürüzsüz bir karışım elde edin. Kaynayan sudan ilave ederek ılıştırın ve yavaş yavaş çorbaya ilave ederken bir yandan çorbayı karıştırın. Bu şekilde yoğurdun kesilmesi önleniyor. Bir tavada piyazlık doğranmış soğanları hafifçe pembeleştikten sonra, yıkayıp doğradığınız 1 bağ ıspanağı ekleyin. Ispanaklar dişe dokunur ama pişmiş kıvama gelince rendelediğiniz 5 diş sarımsağı ilave edin ve karışımı ocaktan alın. Servis ederken çorbanın üzerine kaşıkla ıspanak karışımını ilave edin.
Gündüz uykusuna dikkat: Beynin yapısını bozuyor
Science Daily'nin haberine göre, Michigan Üniversitesinden nöro bilimcilerin insanlar gibi gündüz ayakta olup gece uyuyan Nil yaban farelerini iki gruba ayırarak yaptığı araştırmada, farelerin bir bölümü dört hafta boyunca loş, diğerleri parlak ışığa maruz bırakıldı.
Loş ışığa maruz bırakılan farelerin beyinlerinde, öğrenme ve hafızayla bağlantılı hipokampüs bölümünde yüzde 30 civarında kapasite kaybı gözlendi.
Hayvanların ayrıca öncesinde öğrenilen uzamsal bir görevi yerine getirmekte zorlandığı belirlendi.
Araştırmacılar öte yandan parlak ışığa maruz bırakılan farelerin bu görevde dikkate değer gelişme kaydettiğini gözlemledi.
Uzun süre loş ışıkta tutulan farelerin daha sonra bir ay boyunca parlak ışığa maruz bırakıldığı, bu süre sonunda beyin kapasitelerinin tamamen iyileştiği ifade edildi.
Ulusal Sağlık Enstitülerinin desteklediği araştırma ekibinden Joel Soler, loş ışığın, hipokampüste nöronların ve sağlıklı bağlantıların devamlılığına yardım eden bir peptitin eksilmesine neden olduğunu söyledi.
Loş ışığa maruz bırakılan farelerin beyinlerinde, öğrenme ve hafızayla bağlantılı hipokampüs bölümünde yüzde 30 civarında kapasite kaybı gözlendi.
Hayvanların ayrıca öncesinde öğrenilen uzamsal bir görevi yerine getirmekte zorlandığı belirlendi.
Araştırmacılar öte yandan parlak ışığa maruz bırakılan farelerin bu görevde dikkate değer gelişme kaydettiğini gözlemledi.
Uzun süre loş ışıkta tutulan farelerin daha sonra bir ay boyunca parlak ışığa maruz bırakıldığı, bu süre sonunda beyin kapasitelerinin tamamen iyileştiği ifade edildi.
Ulusal Sağlık Enstitülerinin desteklediği araştırma ekibinden Joel Soler, loş ışığın, hipokampüste nöronların ve sağlıklı bağlantıların devamlılığına yardım eden bir peptitin eksilmesine neden olduğunu söyledi.
Sıcak sıvı, yemek borusunun astarını tahriş ediyor
Yeni bir çalışmaya göre; sıcak çay içmek, özellikle sigara içen ve alkol tüketen kişilerde yemek borusu kanseri riskini beş kat artırıyor. Sıcak sıvı, yemek borusunun astarını tahriş ediyor ve iltihaplanmaya neden oluyor
Yapılan yeni bir çalışmanın sonuçları sigara içenleri üzecek. Araştırma, her gün sigara içen ve alkol tüketenlerin içtiği çayı sıcak içmemesi gerektiğini söylüyor.
SICAK ÇAY, YEMEK BORUSU KANSERİ RİSKİNİ BEŞ KAT ARTIRIYOR
Annals of Internal Medicine isimli tıp dergisinde pazartesi günü yayınlanan çalışmaya göre; sıcak veya çok sıcak çay içmek, özellikle sigara içen ve alkol tüketen kişilerde yemek borusu kanseri riskini beş kat artırıyor.
CNN International'ın haberine göre; yemek borusu kanseri, dünyada en sık görülen sekizinci kanserdir. Ölümcül bir hastalık olan yemek borusu kanseri, her yıl yaklaşık 400 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Genellikle duman, alkol, asit reflüsü ve sıcak sıvılar yemek borusunda tekrar tekrar yaralanmalara yol açıyor.
500 BİN KİŞİ, DOKUZ BUÇUK YIL İZLENDİ
ABD'nin Maryland eyaletindeki Ulusal Kanser Enstitüsünden kıdemli araştırmacı Neal Freedman'a göre kendi türünün en büyüğü olan bu çalışma, Çin'de 500 bin yetişkinin dokuz buçuk yıl izlenmesiyle gerçekleştirildi.
Pekin Üniversitesi Epidemiyoloji ve Biyoistatistik Departmanından araştırmanın yazarı Prof. Jun Lv, sigara içmeyen veya alkol almayan kişilerde sıcak çayın yemek borusu kanseri riskini artırmadığını tespit ettiklerini ancak tütün veya alkol kullanan kişilerde kanser riskinin arttığını gözlemlediklerini söyledi.
YEMEK BORUSUNUN ASTARI TAHRİŞ OLUYOR
Neal Freedman, çok sıcak içeceklerin yemek borusunu alkol ve duman gibi kansere neden olan ajanlara karşı daha savunmasız kılabileceğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Sıcak sıvı, yemek borusunun astarını tahriş ederek, iltihaplanmaya ve hücrelerin daha hızlı çoğalmasına neden olabilir. Sıcak sıvı, yemek borusunu kaplayan hücrelerin bariyer işlevini bozabilir ve dokuyu diğer kanserojenlerden daha fazla hasara açabilir."
TÜRKLER DE ÇAYI SICAK İÇİYOR
ABD'de ve Avrupa'da çay 65 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda nadiren tüketiliyor ancak Türkiye, Rusya, İran ve Güney Amerika gibi yerlerde çay, oldukça sıcak içiliyor.
ABD Çay Birliği Başkanı Peter Goggi, "Ortadoğu'ya ya da Rusya'ya giderseniz, sürekli olarak altında ısı olan semaverden çay içiliyor" dedi.
Profesör Lv, "Sigara içmeyen veya fazla alkol kullanmayan çay içen kişiler, içeceklerini değiştirmek zorunda değiller. Elbette hem tütünden, hem de aşırı alkol kullanımından uzak durmak, yemek borusu kanserini önlemede en önemli araçtır" diye konuştu.
Yapılan yeni bir çalışmanın sonuçları sigara içenleri üzecek. Araştırma, her gün sigara içen ve alkol tüketenlerin içtiği çayı sıcak içmemesi gerektiğini söylüyor.
SICAK ÇAY, YEMEK BORUSU KANSERİ RİSKİNİ BEŞ KAT ARTIRIYOR
Annals of Internal Medicine isimli tıp dergisinde pazartesi günü yayınlanan çalışmaya göre; sıcak veya çok sıcak çay içmek, özellikle sigara içen ve alkol tüketen kişilerde yemek borusu kanseri riskini beş kat artırıyor.
CNN International'ın haberine göre; yemek borusu kanseri, dünyada en sık görülen sekizinci kanserdir. Ölümcül bir hastalık olan yemek borusu kanseri, her yıl yaklaşık 400 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Genellikle duman, alkol, asit reflüsü ve sıcak sıvılar yemek borusunda tekrar tekrar yaralanmalara yol açıyor.
500 BİN KİŞİ, DOKUZ BUÇUK YIL İZLENDİ
ABD'nin Maryland eyaletindeki Ulusal Kanser Enstitüsünden kıdemli araştırmacı Neal Freedman'a göre kendi türünün en büyüğü olan bu çalışma, Çin'de 500 bin yetişkinin dokuz buçuk yıl izlenmesiyle gerçekleştirildi.
Pekin Üniversitesi Epidemiyoloji ve Biyoistatistik Departmanından araştırmanın yazarı Prof. Jun Lv, sigara içmeyen veya alkol almayan kişilerde sıcak çayın yemek borusu kanseri riskini artırmadığını tespit ettiklerini ancak tütün veya alkol kullanan kişilerde kanser riskinin arttığını gözlemlediklerini söyledi.
YEMEK BORUSUNUN ASTARI TAHRİŞ OLUYOR
Neal Freedman, çok sıcak içeceklerin yemek borusunu alkol ve duman gibi kansere neden olan ajanlara karşı daha savunmasız kılabileceğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Sıcak sıvı, yemek borusunun astarını tahriş ederek, iltihaplanmaya ve hücrelerin daha hızlı çoğalmasına neden olabilir. Sıcak sıvı, yemek borusunu kaplayan hücrelerin bariyer işlevini bozabilir ve dokuyu diğer kanserojenlerden daha fazla hasara açabilir."
TÜRKLER DE ÇAYI SICAK İÇİYOR
ABD'de ve Avrupa'da çay 65 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda nadiren tüketiliyor ancak Türkiye, Rusya, İran ve Güney Amerika gibi yerlerde çay, oldukça sıcak içiliyor.
ABD Çay Birliği Başkanı Peter Goggi, "Ortadoğu'ya ya da Rusya'ya giderseniz, sürekli olarak altında ısı olan semaverden çay içiliyor" dedi.
Profesör Lv, "Sigara içmeyen veya fazla alkol kullanmayan çay içen kişiler, içeceklerini değiştirmek zorunda değiller. Elbette hem tütünden, hem de aşırı alkol kullanımından uzak durmak, yemek borusu kanserini önlemede en önemli araçtır" diye konuştu.
5 Şubat 2018 Pazartesi
Sağlıkta 11 yeni düzenleme
Sağlık Uygulama Tebliği’nde, kanser hastalarından yeşil kartlılara kadar 13 hasta grubunu etkileyen 11 yeni düzenleme yapıldı
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), çok sayıda hasta grubunun beklediği yeni ilaç ve tedavilerin geri ödeme kapsamına aldı. Yeni tedaviler arasında akciğer kanseri, lenfoma ile lösemi, astım, mesane kanseri ilaçları da bulunuyor. SGK tarafından dünkü Resmi Gazete'de yayımlanan Sağlık Uygulamaları Tebliği özel sektörün uzun süredir beklediği fiyat düzenlemesini de içeriyor. Ayrıca 13 hasta grubunun heyecanla beklediği düzenlemeyi de kapsamına aldı. Obezite'den askeri düzenlemelere kadar 11 yeni düzenlemeyi barındıran tebliğle değişen konular şöyle:
11 YENİLİK HAYATI KOLAYLAŞTIRACAK
3 KANSER İLACI ÖDEME KAPSAMINA ALINDI: SGK'ya başvurulan 94 yeni ilaçtan 35'i geri ödeme listesine ilave edildi. İlaçlardan hodgkin lenfoma ve anaplastik büyük hücreli lenfoma tedavisi ile akciğer kanseri tedavisinde kullanıyor. Bu ilaçlar kurumla sözleşmeli eczanelerde vatandaşın erişimine sunuldu. Ayrıca lösemi, astım ve mesane kanseri tedavilerinde kullanılan 3 ilaç ücretsiz sunulacak.
EV HEMODİYOLİZİ KOLAYLAŞTI: Ev hemodiyalizi tedavisi için gerekli olan sağlık kurulu raporu, diyaliz merkezlerinde yapılan hemodiyaliz tedavilerinde olduğu gibi tek hekim tarafından düzenlenen uzman hekim raporu şeklinde yapılacak.
GÜVENLİK GÜÇLERİNE SINIRSIZ FİZİK TEDAVİ: Yeni düzenleme ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına girmese bile atış, tatbikat veya diğer ateşli silah yaralanmaları nedeniyle malul olan vazife ve harp malullerine de özel sağlık hizmeti sunucularında yatarak verilen fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarındaki tedavi sayı sınırı kaldırıldı.
OBEZİTE AMELİYATI KOLAYLAŞTI: Sağlık Bakanlığı'nın önerisiyle vücut kitle endeksi 40 kg/m2'nin üzerinde olan kişilere ilave olarak 35-40 kg/m2 olan ve eşlik eden hastalığı bulunan kişilerde de obezite ameliyatları geri ödeme kapsamına alındı.
ACİLDE İLK 24 SAAT PARA OLMAYACAK: Hastanın acil servise başvurusundan itibaren 24 saat içinde stabilize edilerek ilgili kliniğe yatışı ya da başka bir sağlık hizmeti sunucusunun yataklı kliniğine sevk edilmesi sağlanacak.
2 YENİ KAN TETKİKİ GELDİ: Sağlık hizmeti sunucularınca yapılan moleküler tetkiklere iki yeni kod eklendi. Türkiye'de sık görülen Ailesel Akdeniz Anemisi ve trombofili gibi sık görülen genetik hastalık tanıları için tetkikler ücretsiz yapılacak.
ASKERİN İLAÇ KATILIM PAYI ERTELENDİ: Yeşil kartlı hastalar belediye hastanelerine sevksiz gidebilecek. Böylelikle yeşil kartlı hastaların sevk derdi sona ermiş olacak. Milli Savunma Bakanlığının talebi üzerine er/erbaşların askerlik hizmetine başlamadan önceki döneme ait katılım payı borçlarının askerlik hizmetleri tamamlanıncaya kadar ertelenecek. Diş tedavilerinde; trafik kazasında olduğu gibi iş kazası hallerinde de hareketli ve sabit diş protezlerinin 4 yıl olan yenilenme süresinin dikkate alınmayacak. Süre sınırını olmadan tedavi geri ödeme kapsamında gerçekleşecek. Yurt dışı kemik iliği nakli şahıs ödemelerinde fatura/dekont tarihindeki Merkez Bankası döviz satış kuru esas alınarak TL üzerinden ödeme yapılacak.
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), çok sayıda hasta grubunun beklediği yeni ilaç ve tedavilerin geri ödeme kapsamına aldı. Yeni tedaviler arasında akciğer kanseri, lenfoma ile lösemi, astım, mesane kanseri ilaçları da bulunuyor. SGK tarafından dünkü Resmi Gazete'de yayımlanan Sağlık Uygulamaları Tebliği özel sektörün uzun süredir beklediği fiyat düzenlemesini de içeriyor. Ayrıca 13 hasta grubunun heyecanla beklediği düzenlemeyi de kapsamına aldı. Obezite'den askeri düzenlemelere kadar 11 yeni düzenlemeyi barındıran tebliğle değişen konular şöyle:
11 YENİLİK HAYATI KOLAYLAŞTIRACAK
3 KANSER İLACI ÖDEME KAPSAMINA ALINDI: SGK'ya başvurulan 94 yeni ilaçtan 35'i geri ödeme listesine ilave edildi. İlaçlardan hodgkin lenfoma ve anaplastik büyük hücreli lenfoma tedavisi ile akciğer kanseri tedavisinde kullanıyor. Bu ilaçlar kurumla sözleşmeli eczanelerde vatandaşın erişimine sunuldu. Ayrıca lösemi, astım ve mesane kanseri tedavilerinde kullanılan 3 ilaç ücretsiz sunulacak.
EV HEMODİYOLİZİ KOLAYLAŞTI: Ev hemodiyalizi tedavisi için gerekli olan sağlık kurulu raporu, diyaliz merkezlerinde yapılan hemodiyaliz tedavilerinde olduğu gibi tek hekim tarafından düzenlenen uzman hekim raporu şeklinde yapılacak.
GÜVENLİK GÜÇLERİNE SINIRSIZ FİZİK TEDAVİ: Yeni düzenleme ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına girmese bile atış, tatbikat veya diğer ateşli silah yaralanmaları nedeniyle malul olan vazife ve harp malullerine de özel sağlık hizmeti sunucularında yatarak verilen fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarındaki tedavi sayı sınırı kaldırıldı.
OBEZİTE AMELİYATI KOLAYLAŞTI: Sağlık Bakanlığı'nın önerisiyle vücut kitle endeksi 40 kg/m2'nin üzerinde olan kişilere ilave olarak 35-40 kg/m2 olan ve eşlik eden hastalığı bulunan kişilerde de obezite ameliyatları geri ödeme kapsamına alındı.
ACİLDE İLK 24 SAAT PARA OLMAYACAK: Hastanın acil servise başvurusundan itibaren 24 saat içinde stabilize edilerek ilgili kliniğe yatışı ya da başka bir sağlık hizmeti sunucusunun yataklı kliniğine sevk edilmesi sağlanacak.
2 YENİ KAN TETKİKİ GELDİ: Sağlık hizmeti sunucularınca yapılan moleküler tetkiklere iki yeni kod eklendi. Türkiye'de sık görülen Ailesel Akdeniz Anemisi ve trombofili gibi sık görülen genetik hastalık tanıları için tetkikler ücretsiz yapılacak.
ASKERİN İLAÇ KATILIM PAYI ERTELENDİ: Yeşil kartlı hastalar belediye hastanelerine sevksiz gidebilecek. Böylelikle yeşil kartlı hastaların sevk derdi sona ermiş olacak. Milli Savunma Bakanlığının talebi üzerine er/erbaşların askerlik hizmetine başlamadan önceki döneme ait katılım payı borçlarının askerlik hizmetleri tamamlanıncaya kadar ertelenecek. Diş tedavilerinde; trafik kazasında olduğu gibi iş kazası hallerinde de hareketli ve sabit diş protezlerinin 4 yıl olan yenilenme süresinin dikkate alınmayacak. Süre sınırını olmadan tedavi geri ödeme kapsamında gerçekleşecek. Yurt dışı kemik iliği nakli şahıs ödemelerinde fatura/dekont tarihindeki Merkez Bankası döviz satış kuru esas alınarak TL üzerinden ödeme yapılacak.
İnternette yasa dışı taşıyıcı anne pazarı
Yasadışı olmasına rağmen internet ve sosyal medya taşıyıcı anne ilanlarıyla dolu. Operasyon için Kıbrıs, Gürcistan, ABD tercih ediliyor, tarife ise 150-300 bin TL arasında
Türkiye’de binlerce kadın doğuştan rahmi olmadığı için ya da yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle anne olamıyor. Farklı nedenlerle çocuk sahibi olamayan çiftler, son yıllarda taşıyıcı anneliği de tercih ediyor. Tüp bebek gibi gerçekleştirilen işlemde erkeğin spermi ve kadının yumurtası kullanılarak embriyo oluşturuluyor. Bu embriyolar, taşıyıcı annenin rahmine yerleştiriliyor. Bebek, sperm ve yumurtası kullanılan çiftin genlerini taşıyor.
Türkiye’de yasak olduğu için bu yöntemle çocuk sahibi olmak isteyenler, taşıyıcı anneliğin yasal olduğu Gürcistan, Amerika ve Hindistan gibi ülkeleri tercih ediyor. Yasadışı olmamasına rağmen Kıbrıs da başvurulan yerler arasında. Annebaba adayları, paket fiyat uygulayan Türkiye’deki ajanslar aracılığıyla ‘sağlık turizmi’ adı altında bu ülkelere gidiyor.
YAŞ ARALIĞI 20-49
Adaylar arasından taşıyıcı anneyi seçen çiftler, işlemden önce onunla tanışıyor. Doğum gerçekleştikten sonra aile çocuğu Türkiye’ye getirerek nüfusuna geçiriyor. Taraflar doğumdan sonra birbirleriyle bir daha görüşmüyor.
Son yıllarda ünlülerin de tercih etmesiyle gündeme gelen bu yöntem, Türkiye’de yüzlerce kadının umut kapısı oldu. Yasak olmasına rağmen internet siteleri ve sosyal medyada aracılığıyla ‘taşıyıcı anne pazarı’ oluştu. Yüzlerce kişi, taşıyıcı anne olmak veya taşıyıcı anne bulmak için buralara ilan veriyor. Adaylar arasında atanamayan öğretmenden Türkiye’de yaşayan yabancılara kadar her kesimden kadın bulunuyor. Yaşları 20-49 arasında değişiyor, 3 çocuk sahibi olan da, daha önce taşıyıcı annelik yapan da var. İstedikleri ücretler ise 150 ile 300 bin lira arasında değişiyor.
‘GENLERİMİ TAŞIMAYACAK’
Gazete Habertürk'ten Soner Özcan'ın haberine göre taşıyıcı annelik, internetin her eve girmesiyle devasa bir sektör haline gelmiş durumda. Biz de taşıyıcı anne olmak için internete ilan veren K. ile görüştük. Eşinden ayrıldığını, İzmir’de yaşadığını belirten 1 çocuk annesi K., maddi sıkıntılar nedeniyle bu yönteme başvurmuş. Birkaç kez yasadışı şekilde yapma yönünde teklif geldiğini belirten K., hukuki sorunla karşılaşmamak için teklifleri kabul etmediğini anlattı. Bebeğin kendi genlerini taşımayacağı için doğumdan sonra aileye vermekte sorun yaşamayacağını kaydeden K., bunun için 150 bin TL ücret talep ediyor.
3 YILDA 80 ÇOCUK
Gürcistan merkezli taşıyıcı annelik ajansının sahibi Dr. Murat Vural, internette taşıyıcı anne ilanı verenleri uyardı: “Taşıyıcı annelik Türkiye’de suç. Yasalara göre soy bağı değişimi olduğu için Türkiye’de kesinlikle yasak. Bizi de arıyorlar taşıyıcı annelik için ama uyarımızı yaparak telefonu kapatıyoruz. Merkezimiz Gürcistan’da. Türk vatandaşlarının taşıyıcı annelik yapmasını ve ailelerin kendi adaylarını bulmasını kabul etmiyoruz. Yasal olarak burada, Gürcü annelerle bu işlemi yapıyoruz. Her şey legal. Gürcistan’da 3 yılda 80 Türk çift bu yöntemle çocuk sahibi oldu.”
İŞTE O İLANLARDAN BAZILARI
‘ÖĞRETMENİM, EŞİM MÜHENDİS’
- G.: Maddi zorluklarımdan dolayı taşıyıcı anne olmak istiyorum. İstanbul’da yaşıyorum, 30 yaşındayım. Öğretmenim, eşim bir bankada mühendis. Çocuğum yok, birkaç yıl daha çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Alkol-sigara kullanmıyorum, süreci Türkiye’de evimde geçirmek istiyorum...
- A.: 28 yaşındayım, evliyim, 1 çocuk annesiyim. Sigara, alkol yok, hiçbir sağlık sıkıntım yok. Lisans mezunuyum (atanamayan öğretmen) eşimle ortak kararımız. Bütün yasal anlaşmaları yaparak taşıyıcı anne olmak istiyorum.
- A.T.: Kocaeli’nde yaşıyorum, 29 yaşındayım, 3 çocuk annesiyim. Daha önce bir kez taşıyıcı annelik yaptım ve Allah’ın izniyle sağ salim ailesine teslim ettim. Sigara ve alkol kullanmıyorum. Yumurta donörü de olabilirim.
- Z.: 26 yaşındayım, sağlık sorunum yok. Önlisans mezunu, evli ve bir çocuk sahibiyim. Oğluma iyi bir eğitim hayatı vermek istiyorum. Maddi durumum müsait değil. Eşim de razı. Kıbrıs gibi bir yere gidip her masrafı karşılama ve 200 bin karşılığı yaparım.
Z.: Kırgızistan vatandaşıyım. İstanbul’da yaşıyorum. İlk defa böyle bir işi kabul etmek zorunda kaldım. 1 kızım var 4 yaşında Kırgızistan’da. Büyük bir miktarda borcum var onun için mecburum ve taşıyıcı annelik yapmak istiyorum.
B.: Taşıyıcı anne olmak istiyorum. Türkmenistanlıyım, 3 çocuk annesiyim. Normal doğum.
E.Ç.: Daha önce taşıyıcı annelik yaptım, anlaşabilirsek taşıyıcı anne olmak isterim.
Türkiye’de binlerce kadın doğuştan rahmi olmadığı için ya da yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle anne olamıyor. Farklı nedenlerle çocuk sahibi olamayan çiftler, son yıllarda taşıyıcı anneliği de tercih ediyor. Tüp bebek gibi gerçekleştirilen işlemde erkeğin spermi ve kadının yumurtası kullanılarak embriyo oluşturuluyor. Bu embriyolar, taşıyıcı annenin rahmine yerleştiriliyor. Bebek, sperm ve yumurtası kullanılan çiftin genlerini taşıyor.
Türkiye’de yasak olduğu için bu yöntemle çocuk sahibi olmak isteyenler, taşıyıcı anneliğin yasal olduğu Gürcistan, Amerika ve Hindistan gibi ülkeleri tercih ediyor. Yasadışı olmamasına rağmen Kıbrıs da başvurulan yerler arasında. Annebaba adayları, paket fiyat uygulayan Türkiye’deki ajanslar aracılığıyla ‘sağlık turizmi’ adı altında bu ülkelere gidiyor.
YAŞ ARALIĞI 20-49
Adaylar arasından taşıyıcı anneyi seçen çiftler, işlemden önce onunla tanışıyor. Doğum gerçekleştikten sonra aile çocuğu Türkiye’ye getirerek nüfusuna geçiriyor. Taraflar doğumdan sonra birbirleriyle bir daha görüşmüyor.
Son yıllarda ünlülerin de tercih etmesiyle gündeme gelen bu yöntem, Türkiye’de yüzlerce kadının umut kapısı oldu. Yasak olmasına rağmen internet siteleri ve sosyal medyada aracılığıyla ‘taşıyıcı anne pazarı’ oluştu. Yüzlerce kişi, taşıyıcı anne olmak veya taşıyıcı anne bulmak için buralara ilan veriyor. Adaylar arasında atanamayan öğretmenden Türkiye’de yaşayan yabancılara kadar her kesimden kadın bulunuyor. Yaşları 20-49 arasında değişiyor, 3 çocuk sahibi olan da, daha önce taşıyıcı annelik yapan da var. İstedikleri ücretler ise 150 ile 300 bin lira arasında değişiyor.
‘GENLERİMİ TAŞIMAYACAK’
Gazete Habertürk'ten Soner Özcan'ın haberine göre taşıyıcı annelik, internetin her eve girmesiyle devasa bir sektör haline gelmiş durumda. Biz de taşıyıcı anne olmak için internete ilan veren K. ile görüştük. Eşinden ayrıldığını, İzmir’de yaşadığını belirten 1 çocuk annesi K., maddi sıkıntılar nedeniyle bu yönteme başvurmuş. Birkaç kez yasadışı şekilde yapma yönünde teklif geldiğini belirten K., hukuki sorunla karşılaşmamak için teklifleri kabul etmediğini anlattı. Bebeğin kendi genlerini taşımayacağı için doğumdan sonra aileye vermekte sorun yaşamayacağını kaydeden K., bunun için 150 bin TL ücret talep ediyor.
3 YILDA 80 ÇOCUK
Gürcistan merkezli taşıyıcı annelik ajansının sahibi Dr. Murat Vural, internette taşıyıcı anne ilanı verenleri uyardı: “Taşıyıcı annelik Türkiye’de suç. Yasalara göre soy bağı değişimi olduğu için Türkiye’de kesinlikle yasak. Bizi de arıyorlar taşıyıcı annelik için ama uyarımızı yaparak telefonu kapatıyoruz. Merkezimiz Gürcistan’da. Türk vatandaşlarının taşıyıcı annelik yapmasını ve ailelerin kendi adaylarını bulmasını kabul etmiyoruz. Yasal olarak burada, Gürcü annelerle bu işlemi yapıyoruz. Her şey legal. Gürcistan’da 3 yılda 80 Türk çift bu yöntemle çocuk sahibi oldu.”
İŞTE O İLANLARDAN BAZILARI
‘ÖĞRETMENİM, EŞİM MÜHENDİS’
- G.: Maddi zorluklarımdan dolayı taşıyıcı anne olmak istiyorum. İstanbul’da yaşıyorum, 30 yaşındayım. Öğretmenim, eşim bir bankada mühendis. Çocuğum yok, birkaç yıl daha çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Alkol-sigara kullanmıyorum, süreci Türkiye’de evimde geçirmek istiyorum...
- A.: 28 yaşındayım, evliyim, 1 çocuk annesiyim. Sigara, alkol yok, hiçbir sağlık sıkıntım yok. Lisans mezunuyum (atanamayan öğretmen) eşimle ortak kararımız. Bütün yasal anlaşmaları yaparak taşıyıcı anne olmak istiyorum.
- A.T.: Kocaeli’nde yaşıyorum, 29 yaşındayım, 3 çocuk annesiyim. Daha önce bir kez taşıyıcı annelik yaptım ve Allah’ın izniyle sağ salim ailesine teslim ettim. Sigara ve alkol kullanmıyorum. Yumurta donörü de olabilirim.
- Z.: 26 yaşındayım, sağlık sorunum yok. Önlisans mezunu, evli ve bir çocuk sahibiyim. Oğluma iyi bir eğitim hayatı vermek istiyorum. Maddi durumum müsait değil. Eşim de razı. Kıbrıs gibi bir yere gidip her masrafı karşılama ve 200 bin karşılığı yaparım.
Z.: Kırgızistan vatandaşıyım. İstanbul’da yaşıyorum. İlk defa böyle bir işi kabul etmek zorunda kaldım. 1 kızım var 4 yaşında Kırgızistan’da. Büyük bir miktarda borcum var onun için mecburum ve taşıyıcı annelik yapmak istiyorum.
B.: Taşıyıcı anne olmak istiyorum. Türkmenistanlıyım, 3 çocuk annesiyim. Normal doğum.
E.Ç.: Daha önce taşıyıcı annelik yaptım, anlaşabilirsek taşıyıcı anne olmak isterim.
4 Şubat 2018 Pazar
Sağlık Uygulama Tebliğinde bir dizi değişiklik yapıldı
Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde yapılan değişiklikle, hastanın acil servise başvurusundan itibaren 24 saat içinde stabilize edilerek ilgili kliniğe yatışı ya da başka bir sağlık hizmeti sunucusunun yataklı kliniğine sevk edilmesiyle acil hal sona erecek. Acil servislerde doğrudan uygulanan acil girişimsel işlemler ile 24 saat içinde acil gözlem ünitelerinde uygulanan tüm sağlık hizmetleri için ilave ücret alınamayacak.
Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Finansmanı sağlanan sağlık hizmetlerine ait ödeme kural ve kriter değişikliklerinin uygulanabilmesi amacıyla yapılan düzenlemelerle Yeşil Kartlı hastaların belediye hastanelerine sevksiz gitmeleri sağlandı.
Tebliğe göre, Milli Savunma Bakanlığının talebi üzerine er/erbaşların askerlik hizmetine başlamadan önceki döneme ait katılım payı borçları, askerlik hizmetleri tamamlanıncaya kadar ertelenecek.
Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Finansmanı sağlanan sağlık hizmetlerine ait ödeme kural ve kriter değişikliklerinin uygulanabilmesi amacıyla yapılan düzenlemelerle Yeşil Kartlı hastaların belediye hastanelerine sevksiz gitmeleri sağlandı.
Tebliğe göre, Milli Savunma Bakanlığının talebi üzerine er/erbaşların askerlik hizmetine başlamadan önceki döneme ait katılım payı borçları, askerlik hizmetleri tamamlanıncaya kadar ertelenecek.
Trafik kazasında olduğu gibi iş kazası hallerinde de diş tedavilerinde, hareketli ve sabit diş protezlerinin 4 yıl olan yenilenme süresi dikkate alınmayacak.
Yurt dışı kemik iliği nakli şahıs ödemeleri, fatura/dekont tarihindeki T.C. Merkez Bankası döviz satış kuru esas alınarak Türk Lirası üzerinden yapılabilecek.
Ev hemodiyalizi tedavisi için gerekli sağlık kurulu raporu için diyaliz merkezlerinde yapılan hemodiyaliz tedavilerinde olduğu gibi tek hekim tarafından düzenlenen uzman hekim raporu yeterli olacak.
Obezite tedavisi
Tebliğe göre, Sağlık Bakanlığının önerisiyle vücut kitle endeksi 40 kg/m2'nin üzerindeki kişilerin yanı sıra vücut kitle endeksi 35-40 kg/m2 olan ve eşlik eden hastalığı bulunan kişilere yapılacak obezite ameliyatları geri ödeme kapsamına alınacak.
İlerleyici nörolojik bir hastalık olan, yürüme güçlüğüne ve çeşitli kanser türlerine yakalanma riskine yol açan "ataksi telenjektazi" tanılı hastaların hastane müracaatlarında muayene katılım payı alınmayacak.
Acil servis bilgilendirme formu
Hastanın acil servislerde 24 saat içinde stabilizasyonu esas olacak. Hastanın acil servise başvurusundan itibaren 24 saat içinde stabilize edilerek ilgili kliniğe yatışı ya da başka bir sağlık hizmeti sunucusunun yataklı kliniğine sevk edilmesiyle acil hal sona erecek.
Acil servislerden kabul edilerek doğrudan uygulanan acil girişimsel işlemler ile 24 saat içinde acil gözlem ünitelerinde uygulanan tüm sağlık hizmetleri için ilave ücret alınamayacak.
Hastadan ilave ücret alınabilmesi için hastaya/hasta yakınına acil halin sona erdiğine ve müteakip işlemlerin ilave ücrete tabi olduğuna ilişkin "Acil Halin Sona Ermesine İlişkin Bilgilendirme Formu" yazılı bilginin imza karşılığı verilmesi zorunluluğu devam edecek.
Tıbbi malzeme hatalı eşleştirme, faturalandırma hataları önlenecek
Tebliğ ile Sosyal Güvenlik İl Müdürlüklerinin, tıbbi malzeme firmalarının, tıp derneklerinin, BİMER ve CİMER başvurularının incelenmesi ve Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde oluşturulan bilimsel komisyonların önerileri doğrultusunda, hatalı eşleştirme, faturalandırma hataları ve yersiz ödemelerin önlenebilmesi için omurga cerrahisi, beyin cerrahisi, kranial cerrahisi, ortopedi ve travmatoloji, kardiyoloji, kalp damar cerrahisi, radyoloji, nefroloji branşına ait listelerdeki bazı tıbbi malzeme alan tanımlarında, ödeme kural ve kriterlerinde düzenleme yapıldı.
Tebliğ ile ayrıca birden fazla branşta kullanılan tıbbi malzemeler, diğer protez ortezler, tıbbi sarf malzemeler, özel hallerde karşılanan tıbbi malzemeler listelerinin fiyat düzenlemeleri ve ödeme kuralları, piyasada fırsat eşitliği sağlanması, hasta mağduriyetinin giderilmesi amacıyla yeniden düzenlendi.
35 ilaç daha geri ödeme listesinde
İlaç Geri Ödeme Komisyonunca 21 Eylül 2017'de yapılan toplantıda 94 adet başvurunun nihai kararı verildi. Düzenleme ile 35 adet ilaç yeni bir SUT düzenlemesi gerekmediğinden ödeme listesine ilave edildi. Listeye konulacak 3 ilacın ikisi, daha önce yurt dışından temin edilmekte iken Türkiye'de ruhsat almış ilaçlar.
Bunlardan biri "interstisyel sistit" tedavisinde, diğeri "hodgkin lenfoma" ve "anaplastik büyük hücreli lenfoma" tedavisinde, diğeri "akciğer kanseri" tedavisinde kullanılıyor. Bu ilaçlar Kurumla sözleşmeli eczanelerden vatandaşın erişimine sunuldu. Ayrıca lösemi, astım ve mesane kanseri tedavilerinde kullanılmak üzere 3 adet ilacın yurt dışından tedarik edilmesine karar verildi.
Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/hastaneler-o-islemden-ucret-almayacak/1274423
Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Finansmanı sağlanan sağlık hizmetlerine ait ödeme kural ve kriter değişikliklerinin uygulanabilmesi amacıyla yapılan düzenlemelerle Yeşil Kartlı hastaların belediye hastanelerine sevksiz gitmeleri sağlandı.
Tebliğe göre, Milli Savunma Bakanlığının talebi üzerine er/erbaşların askerlik hizmetine başlamadan önceki döneme ait katılım payı borçları, askerlik hizmetleri tamamlanıncaya kadar ertelenecek.
Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Finansmanı sağlanan sağlık hizmetlerine ait ödeme kural ve kriter değişikliklerinin uygulanabilmesi amacıyla yapılan düzenlemelerle Yeşil Kartlı hastaların belediye hastanelerine sevksiz gitmeleri sağlandı.
Tebliğe göre, Milli Savunma Bakanlığının talebi üzerine er/erbaşların askerlik hizmetine başlamadan önceki döneme ait katılım payı borçları, askerlik hizmetleri tamamlanıncaya kadar ertelenecek.
Trafik kazasında olduğu gibi iş kazası hallerinde de diş tedavilerinde, hareketli ve sabit diş protezlerinin 4 yıl olan yenilenme süresi dikkate alınmayacak.
Yurt dışı kemik iliği nakli şahıs ödemeleri, fatura/dekont tarihindeki T.C. Merkez Bankası döviz satış kuru esas alınarak Türk Lirası üzerinden yapılabilecek.
Ev hemodiyalizi tedavisi için gerekli sağlık kurulu raporu için diyaliz merkezlerinde yapılan hemodiyaliz tedavilerinde olduğu gibi tek hekim tarafından düzenlenen uzman hekim raporu yeterli olacak.
Obezite tedavisi
Tebliğe göre, Sağlık Bakanlığının önerisiyle vücut kitle endeksi 40 kg/m2'nin üzerindeki kişilerin yanı sıra vücut kitle endeksi 35-40 kg/m2 olan ve eşlik eden hastalığı bulunan kişilere yapılacak obezite ameliyatları geri ödeme kapsamına alınacak.
İlerleyici nörolojik bir hastalık olan, yürüme güçlüğüne ve çeşitli kanser türlerine yakalanma riskine yol açan "ataksi telenjektazi" tanılı hastaların hastane müracaatlarında muayene katılım payı alınmayacak.
Acil servis bilgilendirme formu
Hastanın acil servislerde 24 saat içinde stabilizasyonu esas olacak. Hastanın acil servise başvurusundan itibaren 24 saat içinde stabilize edilerek ilgili kliniğe yatışı ya da başka bir sağlık hizmeti sunucusunun yataklı kliniğine sevk edilmesiyle acil hal sona erecek.
Acil servislerden kabul edilerek doğrudan uygulanan acil girişimsel işlemler ile 24 saat içinde acil gözlem ünitelerinde uygulanan tüm sağlık hizmetleri için ilave ücret alınamayacak.
Hastadan ilave ücret alınabilmesi için hastaya/hasta yakınına acil halin sona erdiğine ve müteakip işlemlerin ilave ücrete tabi olduğuna ilişkin "Acil Halin Sona Ermesine İlişkin Bilgilendirme Formu" yazılı bilginin imza karşılığı verilmesi zorunluluğu devam edecek.
Tıbbi malzeme hatalı eşleştirme, faturalandırma hataları önlenecek
Tebliğ ile Sosyal Güvenlik İl Müdürlüklerinin, tıbbi malzeme firmalarının, tıp derneklerinin, BİMER ve CİMER başvurularının incelenmesi ve Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde oluşturulan bilimsel komisyonların önerileri doğrultusunda, hatalı eşleştirme, faturalandırma hataları ve yersiz ödemelerin önlenebilmesi için omurga cerrahisi, beyin cerrahisi, kranial cerrahisi, ortopedi ve travmatoloji, kardiyoloji, kalp damar cerrahisi, radyoloji, nefroloji branşına ait listelerdeki bazı tıbbi malzeme alan tanımlarında, ödeme kural ve kriterlerinde düzenleme yapıldı.
Tebliğ ile ayrıca birden fazla branşta kullanılan tıbbi malzemeler, diğer protez ortezler, tıbbi sarf malzemeler, özel hallerde karşılanan tıbbi malzemeler listelerinin fiyat düzenlemeleri ve ödeme kuralları, piyasada fırsat eşitliği sağlanması, hasta mağduriyetinin giderilmesi amacıyla yeniden düzenlendi.
35 ilaç daha geri ödeme listesinde
İlaç Geri Ödeme Komisyonunca 21 Eylül 2017'de yapılan toplantıda 94 adet başvurunun nihai kararı verildi. Düzenleme ile 35 adet ilaç yeni bir SUT düzenlemesi gerekmediğinden ödeme listesine ilave edildi. Listeye konulacak 3 ilacın ikisi, daha önce yurt dışından temin edilmekte iken Türkiye'de ruhsat almış ilaçlar.
Bunlardan biri "interstisyel sistit" tedavisinde, diğeri "hodgkin lenfoma" ve "anaplastik büyük hücreli lenfoma" tedavisinde, diğeri "akciğer kanseri" tedavisinde kullanılıyor. Bu ilaçlar Kurumla sözleşmeli eczanelerden vatandaşın erişimine sunuldu. Ayrıca lösemi, astım ve mesane kanseri tedavilerinde kullanılmak üzere 3 adet ilacın yurt dışından tedarik edilmesine karar verildi.
Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/hastaneler-o-islemden-ucret-almayacak/1274423
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
