28 Kasım 2020 Cumartesi

İngiltere'de halka vitamin desteği

 İngiltere’de korona virüsle mücadele kapsamında 2,5 milyondan fazla insana ücretsiz D vitamini desteği verileceği açıklandı.

Pandemi sürecinden en büyük darbelerden birini alan İngiltere, yeni kapanmaların daha kısa süreli olması için korona virüs ile mücadelesini genişletiyor. İngiltere’de 2,5 milyondan fazla insana ücretsiz D vitamini desteği verileceği açıklandı.

Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (kovid-19) can almaya devam ediyor. Salgından en çok etkilenen İngiltere salgınla mücadele kapsamında halka D vitamini takviyesi yapma konusunda karar aldı.D vitamini eksikliğinin koronavirüs (kovid-19) riskini artırdığına dair çalışmalar üzerine İngiltere’de yaklaşık 2,7 milyon insana D vitamini takviyesinin ücretsiz sağlanacağı açıklandı.


Ücretsiz teslimatın Ocak ayından başlayarak 4 ay geçerli olacağı belirtilirken, hizmetten desteğe ihtayacı olan kişiler yararlanabilecek.


25 Kasım 2020 Çarşamba

Bakan Koca: Erişkin tipi tetanos-difteri yerli aşısı kullanıma hazır

Sağlık Bakanı Koca, "Uluslararası standartlarda üretilen ilk yerli aşımız kullanıma hazır" dedi.

Bakan Koca, yaptığı yazılı açıklamada, yerelleşme ve millileşme politikası doğrultusunda bakanlığın desteğiyle 2015 yılından beri yürütülen çalışmaların ilk sonuçlarını verdiğini bildirdi.

Uluslararası standartlarda üretilen ilk yerli aşının kullanıma hazır olduğunu belirten Koca, şunları kaydetti:

"Bakanlığımızın onaylayıp desteklediği proje ilk ürünlerini verdi. Teknoloji transferini de kapsayan aşı çalışması başarıyla sonuçlandı. Erişkin tipi tetanos-difteri aşısının tüm üretim süreçleri tamamen yerli imkanlarla tamamlandı. Ankara’nın Akyurt ilçesinde 2015 yılında başlanan proje kapsamında yüklenici firma Turk İlaç, ilk dolumu 2017’de yaptı. İyi Üretim Prosesi (GMP) belgesi olan tesislerde antijen üretimi de dahil tüm süreçler yerli imkanlarla tamamlanarak üretime geçildi. Gerekli kalite denetimleri yapılan ve uygunluğu onaylanan erişkin tipi tetanos-difteri aşısının ilk teslimatı Bakanlığımıza yapıldı. Böylece yerli aşı üretiminin gündemde olduğu bir dönemde bu alanda önemli bir başarıya imza atılmış oldu. Yerlileşme politikası çerçevesinde başlattığımız yerli aşı üretimine yönelik süreç yeni müjdelerle devam edecek. Hayırlı olsun."


24 Kasım 2020 Salı

Türkiye’de gizli şeker yüzde 100 arttı!

 Dünyadaki tüm ülkeler gibi ülkemizin de koronavirüs salgını ile mücadele ettiği bu günlerde diyabet hastalığıyla savaşın geri planda kaldığını vurgulayan Prof. Dr. Fulya Akın, “Diyabet sıklığı Türkiye’de son 10 yılda yüzde 80 ile 100 arasında arttı. Oysa ki, bu artışı önlemek elimizde” dedi.

Türkiye’nin günümüzde diyabetin en hızlı artış gösterdiği ülkelerden biri olduğuna dikkat çeken Bahçeşehir Üniversite Hastanesi Medical Park Göztepe’den Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanımız Prof. Dr. Fulya Akın, bunun en önemli nedeninin ise hayat modeli, gelişen teknolojinin getirdiği hareketsiz yaşam, stres, geleneksel beslenmenin kaybolması ve kötü beslenme olduğunu ifade etti. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, 14 Kasım Diyabet Günü dolayısıyla önemli uyarılarda bulundu.

Fast-food tüketimi diyabeti tetikledi

Giderek yaygınlaşan fast food, şekerli gıda tüketiminde artış, spordan uzak bir yaşam tarzı diyabetin hızla artmasına yol açtığını belirten Prof. Dr. Fulya Akın, "Türkiye’de diyabetin önlenmesi, toplumun diyabetten korunması, erken tanı, diyabetin ilerlemesinin önlenmesi ve komplikasyonlardan korunma amacıyla beslenme ve fiziksel aktivite konularına önem verilmesi ile mümkündür" dedi.



Akın sözlerini şöyle sürdürdü: "Toplumun çok önemli bir bölümü diyabeti tanımamakta ve diyabetin en önemli hazırlayıcı risk faktörleri (hareketsiz yaşam ve kötü beslenme) ile ilgili tehlikelerin farkında değildir.

14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde amacımız, diyabet algısı ve bilincini artırmak olmalıdır.
Tip 2 diyabetin yaşam tarzı değişiklikleri ve farmakolojik tedavilerle önlenmesi ucuz, kolay ve toplumsal ölçekte uygulanabilecek bir yöntem olarak görülmektedir."

Haftada 150 dakika egzersiz yapın

Akın, Türkiye’de diyabet konusunda yapılan önemli çalışmalardan TURDEP 2 araştırmasının sonuçlarına göre, diyabet sıklığının yüzde 90, gizli şeker hastalığının ise yüzde 110 arttığını belirterek, "Tip 2 diyabet, önlenebilir bir hastalıktır. Sadece haftada 150 dakika (haftada 5 gün, günde 30 dakika tempolu yürüyüş) yapılan egzersizin diyabet gelişimini yüzde 40 azalttığını biliyoruz. Buna diyet, beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi de eklendiğinde Tip 2 diyabeti yüzde 70 oranında önlemek mümkündür. Geleceğimizi diyabetten koruyalım. Ulusal düzeyde ilk hedefimiz, toplumsal olarak doğru beslenme alışkanlıklarının geliştirilmesi olmalıdır" ifadelerini kullandı.

Ülkemizde 10 milyon kişi diyabet sorunu yaşıyor

Fulya Akın, "14 Kasım, Kanadalı doktor Frederick Banting’in insülini bulup diyabet tedavisinde çığır açtığı gündür. Bu nedenle her yıl 14 Kasım Dünya Diyabet Günü olarak kutlanmaktadır. İnsülin yaşamsal öneme sahip bir hormondur. İnsülin eksikliği veya etkisizliği nedeniyle oluşan diyabet ve prediyabet (diyabet hastalığı adaylığı) toplumda yaklaşık 10 milyon kişiyi kapsayan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Her yıl dünyada 7 milyon kişiye diyabet tanısı konulmaktadır. Yaşam tarzı diyabet riskini artıracak yönde hızla değişen toplumumuzda diyabet bilincinin yerleştirilmesi açısından farkındalığı artırmak son derece önemlidir" değerlendirmesinde bulundu.

Risk grubundakiler test yaptırmalı

Diyabet semptomları açısından kuşkulu durumlar ve yüksek riskli kişiler dışında, çocuklar ve gebe olmayan erişkinlerde diyabet tanısı için açlık kan şekerinin tercih edilmesini gerektiğini ifade eden Akın, "Diyabet semptomları açısından kuşkulu durumlarda ve yüksek riskli kişilere açlık kan şekeri normal sınırlarda olsa bile, OGTT (Oral Glukoz Tolerans Testi) de yapılmalıdır. Risk grubundaysanız, test yaptırmalısınız" dedi.

Tedavideki temel sorunlar

Akın, günümüzde diyabet tedavisinin önündeki temel sorunların genel olarak 5 başlıkta tanımlanabileceğini belirterek sözlerine şöyle sürdürdü:

• Diyabeti önlemedeki başarısızlık.

• Tanı konmamış diyabetliler.

• Diyabet tanısı konmuş kişilerin tedavi altına alınamaması.

• Tedavi gören diyabetlilerin optimal tedavi hedeflerinden uzak olması.

• İnsülin tedavisine geçişteki direnç.

Doymuş yağlardan uzak durun!

Tip 2 diyabetin gelişmesinde çevresel faktörlerin rolü açıktır. Toplumların modern yaşam biçimini benimsemesi, insanları daha az hareket etmeye ve beslenme alışkanlıklarını hızla değiştirmeye yöneltmiştir. Son çeyrek yüzyılda doymuş yağlardan zengin, posadan fakir, kalorisi yüksek ve hızlı hazırlanan beslenme tarzının benimsenmesi diyabet sıklığında hızlı bir artışa yol açmıştır. Bugünkü bilgilerimiz ışığında, Tip 2 diyabetin yaşam tarzı değişiklikleri ve farmakolojik tedavilerle önlenmesi ucuz, kolay ve toplumsal ölçekte uygulanabilecek bir yöntem olarak görülmektedir.

Diyabet sadece kan şekeri yüksekliği mi?

Kanda şeker seviyesinin uzun süreli olarak yüksek olması, diyabet sorunlarına yol açar.

Bu durum kalp ve kan damarlarını bozarak göz, sinir ve böbrek hasarlarına, kalp krizi ve inmeye neden olabilir. Kan yağlarının yüksek olması ve hipertansiyon gibi ek sorunlar diyabeti daha da ağırlaştırabilir.

Diyabet kontrolünün sırları

Diyabetle mücadele için beslenme konusuna yeteri kadar önem verin. Özellikle şeker ve şekerli besinlerle un-nişasta zengini yiyecekler, yüksek kalorili şeyleri yiyip içerken bir kez değil, 41 kez düşünün. Hareketsizlik sorununuzu ortadan kaldırın. Hayatınıza aktivite katın. Bununla da yetinmeyin, hemen her gün en az 30 dakika yürüyün veya başka bir egzersiz yapın. Kilo fazlalığı tuzağına düşmeyin. Bel çevrenizi dikkatle izleyin. Kilo artışlarını önemseyin. İnsülin direncinin, reaktif hipogliseminin, açık ve gizli diyabetin işaretlerini öğrenip ciddiye alın. Yıllık sağlık kontrollerinizde sadece açlık şekerinizi değil, tokluk şekeri ve insülin değerlerinizi de öğrenip değerlendirin.

COVID-19 diyabetlilerde daha şiddetli geçiyor

Diyabet hastalarının daha sık COVID-19 geçirdiğine dair elimizde bir kanıt bulunmuyor. Bununla beraber diyabetli hastalar COVID-19’a yakalandığı zaman koronavirüs hastalığı daha şiddetli seyrediyor. Aslına bakarsanız, şeker hastalarında çeşitli enfeksiyonların daha sık geliştiği ve daha şiddetli seyredebildiği uzun zamandır biliniyor. Şeker hastaları influenza ve zatürre açısından da sağlıklı topluma göre daha büyük risk altındadır.

Şeker hastaları ilaçlarını aksatmamalı

Şeker hastaları özellikle bu dönemde kan şekerlerinin düzenli gitmesi için çaba göstermelidir. Mümkünse sosyal mesafeyi koruyarak ve hijyene dikkat ederek egzersizlere başlamalıdır.

Diyetin yanında şeker ilaçlarının kullanılması aksatılmamalıdır. Hastanın hastaneye gidemediği dönemde hastalar evde kan şekeri ölçümlerini yapmalıdır. Gerekli durumlarda hastalar doktoruna başvurmalı ve kan şekeri tedavisi her hastaya özgü olarak deneyimli hekimler tarafından düzenlenmelidir. Eğer bir şeker hastasında öksürük, ateş, nefes darlığı gibi COVID-19 bulgusu varsa zaman kaybetmeden hastaneye başvurmalıdır.

Alıntı:
https://www.dunya.com/saglik/acibademden-dijital-saglik-yonetim-sistemi-ihraci-haberi-600115


22 Kasım 2020 Pazar

Kovid-19 aşısı ücretsiz mi olacak? Bakan Koca açıkladı...

 Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Hürriyet gazetesi başyazarı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu'nun "Korona virüs aşısı ücretsiz mi yapılacak?” sorusuna, "Risk grubundaki ortalama 5 milyon kişinin aşılanmasının ücretsiz olarak tamamlanacak" yanıtını verdi.


Müftüoğlu aşıyla ilgili soruları bugünkü köşesinde derledi.


Müftüoğlu, "Pek çok ülke gibi (mesela Japonya, İngiltere) bizde de aşının ücretsiz uygulanacağı düşüncesindeyim. Birkaç hafta önce Sağlık Bakanı’mız Dr. Fahrettin Koca ile yaptığım görüşmede de Sayın Bakan bana açık ve net olarak uygulamaya Çin aşısıyla başlanacağını, ilk iki ay içerisinde risk grubundaki ortalama 5 milyon kişinin aşılanmasının ücretsiz olarak tamamlanacağını açıklamıştı. Kanaatim o ki aşı bizde de ücretsiz yapılacak. Ama bilelim ki öncelik risk grubundakilerin olacak." ifadesini kullandı. 


Müftüoğlu yazısında şunları kaydetti: 


"Pfizer-BioNTech ikilisi 'Yıl sonuna kadar en fazla 20 milyon insana yetecek kadar aşı üretebilirim' diyor. Gelecek yıl için de en fazla 600-650 milyon kişiye yetecek kadar aşıyı üretebilmeyi taahhüt ediyor. Amerika’nın 300, Avrupa Birliği’nin 200, İngiltere’nin 50, Kore ve Japonya’nın 100’er milyon doz aşı siparişi verdikleri eğer doğruysa -ki doğru olduğu anlaşılıyor- özellikle mRNA aşısına hepimizin ulaşması maalesef mümkün görünmüyor. Bu nedenle bazı ülkelerde Çin ve Rus aşılarının da kullanılacağı anlaşılıyor. Bizde zaten yola Çin aşısıyla çıkıyoruz."


Şehir hastaneleri kara deliği ürkütüyor

 Şehir hastanelerinin rasyonaliteden uzak bir modelle yapıldığı her gün daha net ortaya çıkarken, 25 yıl için yapılmış sözleşmelerden doğan yük sözleşme süresi bitiminde milyarlarca doları bulabilir.

Sağlık Bakanlığı tarafından her ay bütçe gider detayları arasında açıklanan “yap-işlet-kirala” yöntemiyle işletilen “şehir hastaneleri”ne ödenen kira ve hizmet bedelleri, onunla ilgili ortaya dökülen fatura, o kadar isyan ettirici ki içine düşülen dehşetli yanlışı ifade edecek sıfatı bulmak zorlaşıyor. Görüntü, savurganlıktan çok akıl dışı bir tercihin karanlık, ürpertici sonuçlarını yansıtıyor. Şehir hastaneleri için merkezi bütçeden, yani vergi ödeyenlerin sırtından ödenenler inanılmaz boyutlara ulaşırken 25 yıllık sözleşmelerin toplamdaki yükünün ne olacağı tahmin bile edilemiyor. 


2020 ocak-temmuz ayında bu hastanelerin işletme hakkını üstlenen firmalara ödenen 4.8 milyar TL’ye (645.5 milyon USD) ulaşan bedel alarm verici.Bu tutarın yaklaşık yarısı kira, yarısı hizmet bedeli. 


Beş tanesi de 2021’de faaliyete geçecek şehir hastanelerinin üstlenicileri ile yapılan sözleşmeler avro üstünden. Dolayısıyla kurdaki her artış, üstlenici firmalara bütçeden yapılan ödemeleri katlıyor. Devlet, sadece ilk yedi ayda bu firmalara ödediği 5 milyar TL ile 10 adet 1000 yataklı hastane yaptırabilirdi. Bu durum, akıl dışı bir modelin ağır sonuçlarını her gün daha çok ortaya koyarken 25 yıl için yapılmış sözleşmelerden doğan yük, sözleşme süresi bitiminde milyarlarca doları bulabilir. 


Sağlığa kolayca erişim, 18 yıldır iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) başından beri önemsediği bir konuydu. AKP’nin ilk yıllarında, dış kaynak girişinin istikrarıyla yakalanan yüksek oranlı büyüme oranları, sağlığa daha çok kaynak ayıracak bir bütçe imkânı da yarattı. Bu rüzgârla, seçmenin daha kolay sağlık hizmeti almasının yolları genişletildi. Erişimden kaynaklanan niceliksel yük, başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanlarına bindirilirken bütçeden artırılan kaynaklar, sağlıkta seçmen memnuniyetini de artırdı. Niteliksel bir sıçramadan çok, niceliksel bir gelişme kaydedildi. 


Sağlık hizmetine erişimi artırmakla seçmen memnuniyetinde gözlediği artış, AKP’yi, İngiltere’de deneyimlenen yap-işlet-kirala yöntemiyle şehir hastaneleri yapımına da yönlendirdi. Sağlık Bakanlığı, kendi bütçesinden hastane yatırımı yapmak yerine, üstlenici firmaları, içinde hastane de olan yapı komplekslerinin inşasına özendirdi. Arazi tahsisatı başta olmak üzere cömert teşvikler seferber edildi. Kira bedeline ek olarak, verilen fizik tedavi-rehabilitasyon, radyoloji, radyasyon onkolojisi, patoloji gibi hizmetlerin faturası da “hizmet bedeli” olarak bakanlıktan, sözleşmede belirtilen Avro üstünden tahsil ediliyor. Ayrıca, hastane içinde ve çevresinde yapılan ve yapılacak kafeterya, yemekhane, kreş, servis, otel, otopark, temizlik, diyetisyenlik, hastane bilgi yönetim sistemi de şirketlerce işletiliyor.


İlk örnekleri Adana, Mersin, Isparta gibi güney illerinde faaliyete geçen bu hastaneler ortalama bin yataklı iken İstanbul, Ankara gibi metropollere 3 bin yataklılara varan daha büyükleri yapıldı. Üstleniciler, başta Rönesans, CCN, YDA, Türkerler, Astaldi olmak üzere AKP’nin “gözde” firmaları.


2020 ortalarında hizmette olan şehir hastanesi sayısı 11’i, yatak kapasiteleri 16 bini buldu. Yıl sonuna kadar iki, 2021 sonuna kadar da beş yeni hastanenin hizmete girmesiyle, sayı 2021 sonunda 18’i, yatak kapasitesi de 26 bini bulacak.


Yerli ve yabancı firmalara AVM tarzında yaptırılan şehir hastanelerinde kullanılan yatak sayısı 2020 ortalarında 16 bini bulurken bu hastaneler için 2020'nin ilk yedi ayında yaklaşık 5 milyar TL kira ve hizmet bedeli ödendi. Ocak-Temmuz ödemesinin 5 milyar TL’ye yaklaşması yıl sonunda toplam ödemenin 10 milyar TL’yi bulacağı sinyalini gönderiyor. Yıllık ödeme burada kalsa 25 yıllık sözleşmeler için milyarlarca doları buluyor. Ama unutulmaması gereken sadece 2021’de 10 bin yataklı beş hastane daha hizmete girecek. 16 bin yatak için yıllık 10 milyar TL ödeniyorsa 26 bin yatak için ödeme neredeyse yılda ortalama 15 milyar TL’yi bulacak.


COVID-19 salgınının öncelik alması ile bu büyük savurganlık yeterince gündeme taşınamıyor. Türkiye’nin bu en büyük kara deliğinin baş savunucusu olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Ne zaman ki bu ülkede Başbakan oldum, o süreçte hep bunu söyledim. ‘Şehir hastaneleri benim rüyamdır, benim hayalimdir’ dedik ve elhamdülillah o günden itibaren başladık ve şehir hastanelerimizi inşa ederek her geçen gün asgari tüm büyük şehirlerimizde bunları yapacağız.” 


Bu konuda en hararetli tartışmalar 2019 sonunda bütçe görüşmelerinde yapılmıştı. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda konu tartışılırken Erzurum’da bin 200 yataklı tam donanımlı devlet hastanesinin 30 milyon TL bedel aşımına karşın 213 milyon TL’ye yaptırıldığı, bunun Kayseri Şehir Hastanesi’nin yaklaşık üç yıllık kira bedeli olduğu konuşulmuştu. Sağlık Bakanlığı temsilcileri de maliyetin yükseldiğini kameralar kapalıyken TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul etmişti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 6 bin 100 yatak kapasiteli üç şehir hastanesinin kamu-özel işbirliği (KÖİ) modeli ile değil, “genel bütçe kaynaklarıyla” yapılması için ihaleye çıkıldığını belirten bir açıklama yapmıştı. Bu açıklama, Sağlık Bakanlığı’nın şehir hastanesi çarpıklığını nihayet anlaması olarak yorumlanmıştı.


Nitekim başından beri AKP’nin sağlıkta metalaşma politikalarını eleştiren sağlıkçıların meslek odaları, yanlışın anlaşılmasının yeterli olmadığını, daha ileri adımlar atılmasını isteyecekti. Yapılan açıklamada şöyle denildi: “Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası olarak başından beri KÖİ modeline karşı çıktık. Bu modelin ülkemize büyük mali yük getirdiğini anlattık. Bakan Koca’nın açıklamasını sevinçle karşılıyoruz. Ancak KÖİ modelinden vazgeçilmesi yetmez! Mevcut şehir hastaneleri de Sağlık Bakanlığı’na devredilmelidir!” 


Bu talebi karşılamak, yapılan sözleşmelerin katılığı karşısında mümkün müydü bilinmez ama TTB, kalitesizliği her fırsatta şu cümlelerle ifade ediyor: “Şehir hastanelerinde karşılaşılan sorunlar, israf nedeniyle bu hastanelerin verimlilikten uzak olduğunu, coğrafi olarak makul bir yerde olmamaları yüzünden hasta ve yakınlarının erişim sorunu yaşadıklarını, hasta merkezli hizmet sunumunun söz konusu olmadığını ve hastalara yönelik risk ve zararı en aza indirgeyecek biçimde sağlık hizmeti sunumunun aksayabileceğini açık olarak ortaya koymaktadır."


Editör notu: Bu makalenin geçmiş versiyonunda şehir hastanelerinin işletme hakkını üstlenen firmalara temmuz ayında ödenen meblağ 4.8 milyar TL olarak belirtilmiştir. Bu rakam firmalara ocak-temmuz ayları arasında ödenen tutarın toplamıdır. Makale buna uygun olarak düzeltilmiştir


31.08.2020

Mustafa Sönmez

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/08/turkey-city-hospitals-threaten-financial-black-hole-pandemic.html




21 Kasım 2020 Cumartesi

Sağlıkta mucize buluş altın çağını yaşıyor: ASA

 Kan sulandırıcılar, uzun zamandır özellikle kalp-damar hastalıklarıyla ilgilenen herkesin yakından tanıdığı bir ilaçlar. Özellikle damarlardaki pıhtı riskini azalttıkları için ailesinde 65 ve üstünde yaşlısı olan herkes bir şekilde herhangi bir marka kan sulandırıcı ile tanışmıştır. Şimdilerde ise COVID-19 nedeniyle daha da revaçta. Çünkü virüsün damarlarda pıhtılaşmaya neden olduğu öne sürülüyor.


COVID-19’la yıldızı parlayınca bu hafta “Bilmeniz gereken 5 Şey”de kan sulandırıcıları anlatalım dedik. Kan sulandırıcıların atasını yakından tanıyoruz aslında. Bilim dünyası olan asetilsalisilik asit (ASA) diyor. Hammaddesi söğüt ağacının kabuğu olan bu asit, Afrika’dan Kanada’ya kadar bütün dünya ise onu artık jenerikleşmiş adıyla tanıyor: Aspirin. Aslında bir asit olan saf asetilsalisilik asit, ilk olarak Kimyager Dr. Felix Hoff mann tarafından 1897’de üretilmiş. Basit ağrı kesici olarak yıllarca hayatına devam ettikten sonra 1971’de onun kalp krizi ve felci önleyici etkisini keşfeden İngiliz farmakolog Sir John R. Vane ise bu buluşuyla 1982’de Nobel Tıp Ödülü’nü kazanıyor. Yani bu asidin hayatımıza kan sulandırıcı olarak girmesini Sir Vane’e borçluyuz. Bugün kan sulandırıcılar dünyanın en çok kullanılan ilaçları arasında. Peki, nasıl kullanmak gerektiğini biliyor muyuz?


ASA hakkında bilmemiz gereken 5 şeyi, Prof. Dr. Burak Çatakoğlu anlattı…


1- MUADİLİNİN ÇOK OLMASI FİYATI DÜŞÜRÜYOR


Dünyanın en çok kullanılan ve en çok kazanç getiren ilaçlarından biri kan sulandırıcılar. ASA’nın enfarktüs riskini azalttığına yönelik ciddi deneyler söz konusu. Dünyanın en önemli buluşlarından biri olan ASA’ya yönelik patent koruması uzun yıllar önce kalktığı için birçok ülkede birçok ilaç şirketi tarafından muadilleri üretiliyor. Bu nedenle fiyatı ucuz ve her kesimin kolay ulaşabileceği bir sağlık ürünü olarak önemli bir hizmet veriyor. Türkiye’de de çeşitli muadilleri üretiliyor. 


2- MİDE KANAMASI RİSKİ VAR MI?


ASA bir asit. Dolayısıyla bütün asitler gibi yan etkileri olabiliyor. En çok etkilediği organların başında ise mide geliyor. Bazı ASA bazlı kan sulandırıcıların dışı film kaplı. Bu, ilacın midede değil, bağırsakta yavaş çözünmesini sağlıyor, dolayısıyla kanama gibi riskleri azaltıyor. Kalp-damar hastalıklarında verilen kan sulandırıcıların büyük kısmı bu tür ilaçlar. Kan sulandırıcılar sindirim sistemini etkilediğinden tok karnına alınmalı. Eğer ameliyata girecekseniz 5 gün önceden Aspirin almayı bırakmalısınız. Kan sulandırıcılar ise en az iki gün önceden bırakılmalı.


3- DOZU AZALTILDI


Eskiden hekimler daha yüksek dozda kan sulandırıcılar veriyordu. Artık daha düşük dozda ASA tabanlı kan sulandırıcıların da kalp hastalıklarına karşı koruyucu olduğu ortaya çıktı. Eskiden tabletler 300 mg iken, bu miktar Amerika’da 85’e, Türkiye’de 100’e geriledi. Bazı ülkelerde 75 mg’lık olanlar da var.


4- HERKES KULLANMAMALI!


Kalp-damar hastalıklarında primer ve seconder koruma vardır. Primer koruma, hastalığı engellemek anlamına gelir, seconder ise hastalık geçiren kişiyi ikinci krizden korumak anlamına gelir. Bugüne kadar hekimlerin aspirine yaklaşımı değişkenlik gösterdi. Uzun süre belli yaşın üzerindekilerin mutlaka günlük olarak kan sulandırıcı kullanması gerektiği söyleniyordu. Artık bunun doğru olmadığı çünkü yan etkilerinin bulunduğu belirtiliyor. Kan sulandırıcıların kanama riskini artırma etkisi var. Hayati organlarda meydana gelen majör kanamalara yol açabiliyor. Sindirim sistemine ağır geliyor. Ülser, gastrit yapabiliyor. Kalbi koruyalım derken kanamadan hastayı kaybedebiliyoruz. Kalp krizi geçirmemiş birine kan sulandırıcı vermek riskli. Eğer kriz geçirmişse, yani seconder koruma kapsamına giriyorsa verilebilir. Bir kalp-damar riski varsa ve hekim öneriyorsa alınmalı. “Nasıl olsa kan sulandırıcı, faydası vardır” deyip rastgele kullanılmamalı. Hemofili denilen kanamaya meyilli olan pıhtılaşma hücreleri çalışmayan kişilerde ciddi sonuçlar doğurabilir. Eğer ameliyata girecekseniz


5- COVID-19 TEDAVİSİNDE DİKKAT!


COVID-19’un damarda pıhtılaşmayı kolaylaştırıcı etkisi olduğundan bahsediliyor. Bu nedenle kan sulandırıcıların adı geçiyor. Ancak bilinmeli ki hastanede verilen kan sulandırıcı aspirin değil. Cilt altına yapılan uzun etkili bir heparin. Bu madde toplardamarlarda pıhtı oluşmasını engeller. Aspirin ise atardamarlarda etkilidir. COVID-19 hastaları hastanede hareketsiz kaldıkları için toplardamarlarda pıhtı riski oluşur. Yani kan sulandırıcı hastanede yatan hastalara veriliyor. Evdeki hastalar ayağa kalkabildikleri için buna ihtiyaçları yok. Bunun yerine evde virüsü atlatmaya çalışanlar düzenli egzersizle pıhtı riskini azaltabilir.


Aspirin direnci

Yıllarca Aspirin kullandığı halde kalp krizi ya da felç geçiren insanlar var. Tıp dünyasında “Aspirin direnci” denilen bir şey var. İlaç hastanın kanını sulandırmıyor. Bunun için büyük laboratuvarlarda Aspirin direnci testleri yapılabiliyor.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/saglikta-mucize-bulus-altin-cagini-yasiyor-asa/600981



Damgalama iyileşmeyi engelliyor!

 Dünyada 30 milyon, Türkiye’de yaklaşık 600 bin şizofreni hastası olduğu tahmin ediliyor. Uzmanlar bu kişilerin tedavisinde en büyük zararı toplumda farkında olarak ya da olmayarak yapılan “damgalama”nın verdiği görüşünde. Abdi İbrahim Otkusa’nın araştırmasına göre Türkiye’de her 10 kişiden biri şizofreniyi bulaşıcı sanıyor, insanların büyük bölümü ise şizofren bir doktor, öğretmen, komşu istemiyor. Abdi İbrahim Otsuka Genel Müdürü Elif Elkin, “Damgalama bu insanları intihara sürükleyebiliyor” diyor.


Abdi İbrahim Otsuka, bundan yaklaşık dokuz yıl önce “Türkiye’nin en büyük Japon ilaç şirketi olma” hedefiyle kurulduğunda, iki alanı sahiplenmiş: Psikiyatri ve nefroloji... Japonya merkezli Otsuka’nın global cirosu 10 milyar doları geçiyor. 29 ülkede Ar-Ge merkezi olan şirket, Abdi İbrahim ile el sıkışarak Türkiye’ye geldiğinde buradaki üretim deneyimi ve lokasyon avantajının cazibesiyle önemli hedefler belirlemiş. İlaçta niş tedavi alanlarına odaklanan şirket, psikiyatride dünyanın ilk üç firmasından biri olarak gösteriliyor. Geçtiğimiz günlerde farkındalık etkinlikleri düzenlenen Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde öne çıkmasının sebeplerinden biri de bu. Özellikle şizofreniye sahip çıkmak istediklerini belirten Abdi İbrahim Otsuka Genel Müdürü Elif Elkin, “Bu hastalığı görmezden gelmek istemedik” diyor.


İnsanların yüzde 60’ı otobüste bile görmek istemiyor


2020’deki COVID-19 salgınıyla birlikte dünyada beklenen bir pandemi daha olduğunu söylüyor Elkin: Psikiyatri pandemisi. “Bunun nedeni sadece kaygı değil. Bu süreçte tüm dünyada insanlarda farklı takıntılar da gelişti. Eve kapanmanın doğurduğu depresifsonuçlar oldu” diyen Elkin, psikiyatriyle ilgili hastalıklarda kullandığımız dilin her zamankinden daha önemli hale geldiğinin altını çiziyor.


Dünyada 30 milyon Türkiye’de ise 450 bin ila 600 bin arasında şizofreni hastası bulunduğu tahmin ediliyor. Bu kişilerin normalde akademik hayat ya da kariyer olarak bir sıkıntı yaşamadan hayatlarını sürdürebileceklerine dikkat çekiyor Elif Elkin. Geliştirilen ilaçlar ve uzmanların yetkinliğiyle ilgili gerek Türkye gerekse dünya çapında bir sıkıntı yok. En büyük sorun stigmatizasyon, yani damgalama. Elif Elkin, “Şizofrenler şizofreniden ölmüyorlar; ya intihar ediyorlar ya da yanlış tedavinin yarattığı tahribattan hayatlarını kaybediyorlar.


Damgalama bu insanların tedavilerini zorlaştırıyor. Onları toplumdan uzak tutuyor. Sonuçta bu kişiler tedaviye devam etmeyebiliyorlar hatta yalnızlık onları intihara sürüklüyor” derken, çoğu insanın farkında olmadığı önemli bir konuya dikkat çekiyor.


Abdi İbrahim Otsuka, şizofreni hastalarına destek vermek için bir yol haritası belirleme kararı almış. Bunu yapmadan önce de Türkiye’deki resmi ortaya koymayı hedefleyerek bir araştırma yapmış. Elif Elkin, araştırmanın damgalamayı net bir şekilde gözler önüne serdiğini söylüyor.


Araştırmada çıkan sonuçlar şöyle: “İnsanların yüzde 10’u şizofreniyi bulaşıcı bir hastalık sanıyor. Yüzde 60’ı otobüste yanında şizofren birinin oturmasını istemediğini söylüyor. Yine toplumun yüzde 60’ı okulda öğretmen, hastanede doktor olarak bir şizofren ile karşılaşmak istemediğini vurguluyor. Nedeni de onları tehlikeli bulmaları.”


Araştırmanın detayları var. Tek başına, toplumun sağlıkla ilgili konularda, özellikle psikiyatriye bağlı sorunlarda bilgi eksikliği olduğunu, buna bağlı olarak da yargı kalıplarıyla hareket ettiğini gösteriyor.


İki yıllık program oluşturuldu


Abdi İbrahim Otsuka için bu araştırma bir milat olmuş. Elif Elkin, araştırma sonrasında öncelikle toplumu şizofreniyle ilgili bilgilendirmek ve farkındalık yaratmak için iki yıllık program oluşturduklarını belirtiyor. “Hemen bir stratejik aksiyon planı hazırladık” diyen Elkin’e göre damgalamanın nedeni ilgisizlik ve empati yapamama durumu. Bunu azaltmayı hedefliyorlar. İlk adımlardan birini Sabiha Gökçen Havalimanı’nda “Görmezden gelmeyelim” adında bir sergi açarak atmışlar. Bunun gibi farkındalık etkinliklerinin arkası gelecek ama sıradaki asıl adım lise ve üniversitelere giderek farkındalık eğitimleri vermek olacak. Elkin, “Ayrıca hasta ve hasta yakınlarıyla hekimleri bir araya getiren toplantılar düzenleyeceğiz.


Şizofreni Federasyonu ile işbirliği yapacağız. Kullanılan dil büyük zarar veriyor. Medyanın da damgalamada payı var. Örneğin bir böbrek hastası annesini öldürdüğünde ya da bir suç işlediğinde onun hastalığına dikkat çekilmiyor ama şizofreni hastasının bu özelliği mutlaka haberde belirtiliyor. Bütün bunları ortadan kaldırmak en azından azaltmak için çalışmalar yürüteceğiz. Planımız, araştırmayı 2021’de tekrar yapmak ve ölçümleme sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmak” diyor.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/damgalama-iyilesmeyi-engelliyor/486712


20 Kasım 2020 Cuma

Dünyada Allergan’ı aldı, Türkiye’de üretim kapısını ‘göz’den açıyor

 ABBVIE Türkiye Genel Müdürü Dr. Mete Hüsemoğlu, ekibiyle birlikte COVID-19 sürecinde çalışanların sağlığını ilk sıraya koyup işleri yürütürken 8 Mayıs 2020 günü haber geldi:


- AbbVie’nin Allergan’ı satın alma süreci tamamlandı. Allergan artık AbbVie’nin bir parçası oldu.


Hüsemoğlu, 2013’te Abbott’tan ayrılan bir ekibin kurduğu, aynı yıl Türkiye’deki şirketini de faaliyete geçiren AbbVie’nin kendini nasıl tanımladığını düşündü:


- Zorlu hastalıklarla uğraşan araştırma-geliştirmeyi temele oturtmuş bir biyofarma şirketi.


Mevcut ilaç portföyünden örnekler irdeledi:


- Portföyümüzdeki ilaçlar hep kronik hastalıklarla ilgiliydi. İmmünoloji, hepatit, onkoloji, hematoloji bunlar arasındaydı.


Ardından Allergan’ın portföyüne baktı:


- Nörolojik bilimler, göz sağlığı, estetik...


Allergan’la birlikte Türkiye’deki şirkete katılan ve pilot üretimi gündeme gelen yatırıma sevindi:


- Allergan, Abdi İbrahim’le ortak bir yatırıma başlamıştı. Allergan’a düşen yatırım bedeli 150 milyon liraydı. Tesiste göz hastalıkları tedavisinde kullanılacak ilaçlar üretilecek.


Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Başkanlığını da yürüten Mete Hüsemoğlu’yla görüntülü platformda buluştuğumuzda AbbVie’nin henüz 7 yaşında bir şirket olduğunu belirtip, verilerini aktardı:


• AbbVie, 30’u aşkın ürünüyle 175 ülkede 47 bin çalışanıyla 60’tan fazla hastalığın tedavisine yardımcı oluyor.


• 2019 yılı net finansal geliri 33.3 milyar dolar. Yıllık Ar-Ge yatırımı 5 milyar dolar.


AbbVie Türkiye ile ilgili istihdamı paylaştı:


- Türkiye’de 457 personelle hizmet veriyoruz. Çalışanlarımızın yüzde 44’ü kadın, yüzde 56’sı erkek. Yönetim düzeyinde kadın oranı yüzde 50’yi buluyor.


Abdi İbrahim’le Allergan’dan devraldıkları işbirliğine işaret etti:


- Göz sağlığı portföyü kapsamında yürüyen 150 milyon liralık yatırım 2021 yılı sonu, 2022yılı başı gibi devreye girecek.


Bu yatırımla AbbVie’nin üretimdeki global deneyimini Türkiye’ye de aktaracağını vurguladı:


- İlk aşamada göz sağlığı ile ilgili 3 ilaç üretilecek. Sonra ürün sayısı zamanla artacak.


AbbVie’nin Türkiye’de başka üretimi olup olmadığını sordum, şu yanıtı verdi:


- Allergan birleşmesine kadar Türkiye’de üretime dönük yatırımımız yoktu. Biz ülkemizde daha çok klinik araştırmalara odaklanmış durumdaydık.


Türkiye’nin gruptaki yerini merak ettim, anlattı:


- Türkiye, Batı Avrupa ve Kanada’nın içinde bulunduğu 19 ülkeden oluşan bölgeye bağlı. Çalışan sayımız açısından grupta “büyükler” arasındayız. Ciro açısından bakılınca “büyük” değiliz. Bu, Türkiye’de ilaç fiyatlarının düşüklüğü ve kurların düzeyinden kaynaklanıyor.


Allergan üzerinden de olsa AbbVie’nin Türkiye’de üretime yönelmesi önemli bir adım...


Abdi İbrahim’le girdiği işbirliği Türkiye’de AbbVie’yi zamanla yeni açılımlara taşıyabilir değil mi?


139 milyon dolarlık klinik araştırma Türkiye için az


ABBVIE Türkiye Genel Müdürü ve Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Başkanı Dr. Mete Hüsemoğlu, şirket olarak Türkiye’de klinik araştırmaya ağırlık verdiklerini belirtti:


- Ar-Ge aslında üretim kadar değerlidir. 2013'ten beri Türkiye'de klinik araştırmalar yaptırıyoruz. Giderek artıyor. Klinik araştırmalarımıza katılan 1250 civarında hastamız var.


Klinik araştırma know-how’ı olan tüm üniversitelerle çalıştıklarını bildirdi:


- Türkiye, klinik araştırma konusunda önemli potansiyele sahip. Ancak, bu potansiyel ne yazık ki tam olarak kullanılamıyor. Türkiye, bu alanda dünyadan alabileceği paya henüz ulaşabilmiş değil. Hedef ve niyet var. Dolayısıyla gidilecek çok yol var.


Türkiye’de geçen yıl toplam 521 klinik araştırma yapıldığını kaydetti:


- Geçen yıl Türkiye klinik araştırmalara 139 milyon dolarlık bir kaynak çekti. Araştırmalarda kullanılan ilaçları da dikkate alırsak, klinik araştırma harcaması328 milyon doları buldu.


Dünyadaki toplam klinik araştırma harcamasına dikkat çekti:


- Dünyada geçen yıl 110 milyar dolarlık klinik araştırma yapıldı. Toplam rakama bakınca Türkiye'nin aldığı payın düşük kaldığı daha iyi anlaşılıyor.


COVID-19 aşısı konusundaki klinik araştırmalarda Türkiye aktif rol alıyor...


Klinik araştırma gelirini en azından 1 milyar dolar düzeyine çıkaracak adımları atmak gerekiyor.


Türkiye ilaç pazarı bu yılı 5.5 milyar dolarla kapatabilir


ARAŞTIRMACI İlaç Firmaları Derneği (AİFD) Başkanı Dr. Mete Hüsemoğlu, Türkiye ilaç pazarının TL bazında büyümesine rağmen döviz bazında son yıllarda sabit kaldığını belirtti:


- Türkiye ilaç pazarı en yüksek 7 milyar doları görmüştü. Son yıllarda 6-6.5 milyar dolar dolayında seyrediyordu.


Türkiye’nin dünya ilaç pazarı liginde 16-17’nci sıralarda olduğunu vurguladı:


- Dünyada ilaç pazarının toplam büyüklüğü 1 trilyon dolar. Türkiye binde 5.5-6 civarında pay alıyor. Bu yıl ilaç pazarımızın büyüklüğünün 5.5 milyar doları geçmesi pek beklenmiyor.


İlaçta Euro kuru makası çok açıldı


AİFD Başkanı Dr. Mete Hüsemoğlu, ilaçta her yıl şubat ayında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Euro kurunu belirleyip sabitlediğini anımsattı:


-2020 için belirlenen Euro kuru 3.81 liraydı. Piyasa kuruyla aradaki mesafe, makas çok açıldı.


Türkiye’de ilaç fiyatı belirleme formülüne değindi:


- 5 örnek ülkedeki fiyatların en düşüğü alınıyor. O fiyata kamu kurumu Iskontosu uygulanıyor. Uygulanan formül ve kurların seyri, Türkiye'deki ilaç fiyatlarını dünyanın en ucuzu noktasına çekiyor.


Yenilikçi ilaçların Türkiye’ye girişinin istenen düzeyde olmadığını kaydetti:


- Yenilikçi ilaçta ruhsat süreçlerinin hızlanması gerekiyor. Ayrıca kamu ödemelerinin de daha hızlı olmasında yarar var


Vahap Munyar

https://www.dunya.com/kose-yazisi/dunyada-allergani-aldi-turkiyede-uretim-kapisini-gozden-aciyor/600434



17 Kasım 2020 Salı

Belçika hükümeti, corona virüsü aşısının ücretsiz olarak halka dağıtılacağını duyurdu

 Moderna ile birlikte Pfizer ve BioNTech’in geliştirdiği korona virüsü aşısında umut vadeden sonuçların gelmesi uluslararası kamuoyunu hareketlendirirken Belçika’dan flaş bir açıklama geldi.


Belçika hükümeti adına konuşan Sağlık Bakanı Frank Vandenbroucke, halkın yüzde 70’ine korona virüsü aşısı yapma amacında olduklarını duyurdu. 11.5 milyonluk ülkede yaklaşık 8 milyon insana denk gelen bu sayı kadar aşının hazır olacağını söyleyen Vandenbroucke, aşının zorunlu olmayacağını söyledi.


Yerel yönetimlerle temasta olduklarını söyleyen Vandenbroucke, “Aşı her vatandaşa ücretsiz olarak ulaştırılacaktır” dedi.

Belçika haber ajansı Belga, ülkenin AstraZeneca ile 7.7 milyon dozluk ve Johnson&Johnson ile de 5.5 milyon dozluk anlaşmalara imza attığını hatırlattı. Brüksel yönetimi şu ana kadar geliştirme aşamasında olan 5 aşıyı kullanmak için anlaşırken Moderna ile de anlaşma sağlanmaya yaklaşıldığı duyuruldu.


10 Kasım 2020 Salı

Kovid-19'a karşı yüzde 90 etkili aşının fiyatı belli oldu

 Pfizer ve BioNTech tarafından geliştirilen, koronavirüse karşı yüzde 90 etkili olduğu duyurulan aşının piyasa değerinin altında olacağı duyuruldu. ABD ile yapılan anlaşmada bir doz aşının 19,5 dolar (159 TL) olacağı ifade edildi

Korona virüs aşısını geliştiren Prof. Dr. Uğur Şahin’in kurucusu olduğu BioNTech ve ABD merkezli ilaç şirketi Pfizer’in, gelen olumlu verilerinin ardından bu ay içinde ABD'ye korona virüs aşısı için onay başvurusunu sunacakları belirtildi. Pfizer, ABD hükümeti ile Temmuz ayında 1,95 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. İki doz halinde uygulanan bu aşının ABD’deki fiyatlandırılmasında doz başına 19,5 dolar (159 TL) olacağı kaydedildi.

Almanya Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, aşının 2021’in ilk çeyreğinden önce alınmayacağı ifade edildi. Açıklamada, “Olumlu bir risk-fayda oranının teyit edilebileceği varsayılırsa, ilk onayların en erken 2021’in ilk çeyreğinde gelmesi bekleniyor” denildi.

9 Kasım 2020 Pazartesi

Pfizer'in COVID-19 aşısının yüzde 90'dan fazla etkili olduğu açıklandı

 Pfizer Inc. deneysel aşısının, araştırmadan elde edilen ilk verilere dayanarak COVID-19'u önlemede yüzde 90'dan fazla etkili olduğunu açıkladı.


Bu açıklama dünya ekonomisi ve günlük hayatı alt üst eden ve 1 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan salgına karşı mücadelede büyük bir zafer niteliğinde.


Pfizer ve Alman ortağı BioNTech SE, yeni tip koronavirüs (COVID-19) aşısının büyük ölçekli klinik denemesinden başarılı verileri gösteren ilk ilaç üreticileri. Şirketler şu ana kadar ciddi bir güvenlik endişesi bulmadıklarını ve bu ayın sonlarında, ABD acil durum kullanım yetkisi almayı beklediklerini söylediler.


Yetki verilirse, aşı dozlarının sayısı başlangıçta sınırlı olacak. Aşının ne kadar süre koruma sağlayacağı da dahil olmak üzere pek çok soru işareti var. Ancak haberler, yeni koronavirüse karşı geliştirilmekte olan diğer aşıların da etkili olabileceği konusunda umut veriyor.


Pfizer'in Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Albert Bourla yaptığı açıklamada, "Bugün bilim ve insanlık için harika bir gün. Enfeksiyon oranları yeni rekorlar kırarken, hastaneler aşırı kapasiteye yaklaşırken ve ekonomiler açılmakta zorlanırken dünyanın buna en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda aşı geliştirme programımızda kritik dönüm noktasına ulaşıyoruz." dedi.


BioNTech CEO'su Uğur Şahin ise yaptığı açıklamada, yenilik, bilim ve küresel iş birliğinin etkisinin görüldüğünü belirtti.


5 Kasım 2020 Perşembe

Erciyes Üniversitesinde geliştirilen COVID-19 aşı adayında ilk doz uygulandı

 Erciyes Üniversitesi'nde COVID-19'a karşı geliştirilen aşı adayının ilk dozunun bir gönüllüye uygulandığı bildirildi. Sağlık Bakanı Koca aşıyla ilgili, "Bugün Türkiye'de yerli aşımızın insan uygulaması, ilk defa başlamış oldu." dedi.

Erciyes Üniversitesi'nde (ERÜ) COVID-19'a karşı geliştirilen "ERUCOV-VAC" adlı aşı adayının ilk dozunun bir gönüllüye uygulandığı açıklandı.

Erciyes Üniversitesinden yapılan açıklamaya göre, tamamen yerli ve milli olarak Erciyes Üniversitesi Aşı Araştırma ve Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde (ERAGEM) geliştirilen, Koçak Farma’da GMP şartlarında üretimi yapılan ve Sağlık Bakanlığı tarafından desteklenen ERUCOV-VAC inaktif aşı adayının AR-GE çalışmaları tamamlandı. ERUCOV-VAC inaktif aşı adayının etik kurul izni ve Sağlık Bakanlığı’ndan alınan onayların ardından Erciyes Üniversitesi İyi Klinik Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde (İKUM) ilk dozu bir gönüllüye uygulanarak Faz 1 çalışmalarına başlandı.

ERÜ akademisyenleri tarafından COVID-19’a karşı geliştirilen ERUCOV-VAC aday aşının ilk dozu, Türkiye’deki Faz 1 ruhsatlı birkaç merkezden birisi olan ve daha önce de ulusal ve uluslararası birçok klinik araştırmayı başarı ile tamamlamış, diğer yerli aşıların geliştirilmesinde önemli rol alacak İKUM’da ilk gönüllü olan Nazif Durna’ya yapıldı.

Aday aşı uygulaması için gönüllü olan Nazif Durna, aşı çalışmasında gönüllü olmaktan mutlu olduğunu söyledi. ERÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Çalış ise, ERAGEM tarafından COVID-19’a karşı geliştirilen ERUCOV-VAC aday aşısının periklinik çalışmalarının tamamlandığını belirterek, Faz 1 çalışmalarının önümüzdeki yıl Ocak ayının başlarında bitirmeyi planladıklarını söyledi. Rektör Çalış, “Periklinik çalışmalarını tamamladığımız aday aşımızı bugün ilk gönüllümüze uyguladık. Böylece aşı çalışmamızda Faz 1 çalışmasına geçmiş bulunmaktayız. Faz 1 çalışması yaklaşık iki ay gibi bir zaman sürecektir. İnşallah önümüzdeki yıl ocak ayının başlarında bitirmeyi planlamaktayız. Faz 1 çalışmalarının başarılı olması halinde ise üniversitemizde diğer Faz çalışmalarına geçilmesi planlanmaktadır. Üniversitemiz tarafından geliştirilen aday aşımız ve ülkemizdeki diğer aşı merkezler tarafından geliştirilen aşılar COVID-19’a karşı vatandaşlarımıza sunulmuş milli aşılarımız olacaktır.” dedi.

Rektör Çalış, ayrıca İKUM’un geliştirilen diğer COVID-19 aşılarını Faz 1 çalışmalarının yapılabileceği Türkiye’deki nadir birkaç merkezden birisi olduğunu da sözlerine ekledi. Erciyes Üniversitesi tarafından COVID-19’a karşı geliştirilen ERUCOV-VAC inaktif aday aşısı 18-55 yaş arasında sağlıklı ve daha önce COVID-19 hastalığını geçirmemiş toplam 44 gönüllüye uygulanacak. Gönüllülere 3 hafta ara ile iki kez uygulanacak olan aday aşının Faz 1 çalışmasının 05 Ocak 2021 tarihinde bitirilmesi planlanıyor. ERUCOV-VAC inaktif aday aşının Faz 1 çalışmasının başarıyla tamamlanması halinde Ocak 2021 tarihinde Faz 2 çalışmalarına geçilecek.

Bakan Koca'dan açıklama

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca COVID-19 aşı adayıyla ilgili, "Bugün Türkiye'de yerli aşımızın insan uygulaması, ilk defa başlamış oldu." dedi.