Türkiye’nin Ar-Ge ve üretim kapasitesini geliştirmek üzere bir Sağlık Vadisi oluşturulacak. Bu kapsamda, ortalamanın üzerindeki tetkik ve tahlil işlemleri yapan sağlık kuruluşları için izlem sistemi kurulacak
Hürriyet'ten Meltem Özgenç'in haberine göre, Sağlık Bakanlığı'nın '2019-2023 Stratejik Planı'nda Sağlık Vadisi oluşturulması da yer alıyor.
Bakanlığın yeni stratejik planında özetle şunlar kaydedildi: “İlaç ve tıbbi teknolojiler alanında, ülkemizin Ar-Ge ve üretim kapasitesini geliştirmek üzere üniversiteler, araştırma merkezleri, laboratuvarlar, teknoloji firmaları, uygulama merkezleri, hekim ve mühendisler gibi sektörün tüm paydaşlarının yer aldığı entegre bir sağlık ekosistemi olarak Sağlık Vadisi hayata geçirilecek. İlaç ve tıbbi cihaz sektörüne yönelik test, sertifikasyon ve ruhsatlandırma alanında uluslararası tanınırlığa sahip test ve analiz altyapısı geliştirilecek."
Bebeklerin tümüne aşı
"Çocuğa yönelik ihmal, istismar ve şiddeti önleyecek program ve uygulamalar geliştirilecek, risk altındaki çocuklara ve ailelerine yönelik hizmetler ile psiko-sosyal destek programları yaygınlaştırılacak. Alzheimer-demans hastalığı ile mücadele sağlık, bakım, Ar-Ge gibi konunun tüm yönlerini içeren bir yaklaşımla yürütülecek. Aile hekimliği sevk zinciri uygulaması hayata geçirilecek. Gebelik sonrası takip süreci tasarlanacak, lohusaların hastaneden taburcu edildikten sonra aile hekimleri tarafından gerektiği şekilde takip edilmeleri sağlanacak. Yüksek aşılama hızları korunacak ve 13-24 aylık bebekler tam aşılı hale getirilecek."
28 Aralık 2019 Cumartesi
ABD'de 21 yaş altına sigara ve tütün mamulleri satışı yasaklandı
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) 21 yaş altı kişilere sigara ve tütün ürünlerinin satışı yasaklandı.
Geçtiğimiz hafta Kongre'den geçen yasa elektronik sigara ve nikotin içeren diğer sıvı maddeleri de içeriyor. Daha önceki mevcut yasaya göre sigara satışı bazı eyaletlerde 18 yaşın altındaki kişilere yasak getiriyordu.
ABD Başkanı Donald Trump'ın 20 Aralık tarihinde imzaladığı ve kanunlaşan tasarı birçok kesim tarafından memnuniyetle karşılandı. ABD Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) komisyoneri Doktor Stephen Hahn, karar sonrası "Bu yasa, gelecek nesilleri ve çocukları korumak ve onları tütün mamullerine bağımlı hale getirmekten alıkoyacak" mesajını paylaştı.
Ülkedeki eyaletlerin yaklaşık 3'te 2'sinde 21 yaş altına sigara satışı yerel kanunlar çerçevesinde yasaklanmıştı. Bu gelişmeyle birlikte söz konusu yasak ABD geneline taşınmış oldu. Yasaya uymayan dükkanlara ise para cezası uygulanacak. Tekrar yapılması durumunda dükkanın tütün mamulleri satmasına yasak getirilebilecek.
ABD'de birçok lise talebesi kendilerinden yaşça büyük arkadaşlarına sigara aldırarak, bir şekilde tütün mamullerine ulaşabiliyordu. Yeni yasayla birlikte bu durumun da büyük oranda önüne geçilmesi öngörülüyor.
Geçtiğimiz hafta Kongre'den geçen yasa elektronik sigara ve nikotin içeren diğer sıvı maddeleri de içeriyor. Daha önceki mevcut yasaya göre sigara satışı bazı eyaletlerde 18 yaşın altındaki kişilere yasak getiriyordu.
ABD Başkanı Donald Trump'ın 20 Aralık tarihinde imzaladığı ve kanunlaşan tasarı birçok kesim tarafından memnuniyetle karşılandı. ABD Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) komisyoneri Doktor Stephen Hahn, karar sonrası "Bu yasa, gelecek nesilleri ve çocukları korumak ve onları tütün mamullerine bağımlı hale getirmekten alıkoyacak" mesajını paylaştı.
Ülkedeki eyaletlerin yaklaşık 3'te 2'sinde 21 yaş altına sigara satışı yerel kanunlar çerçevesinde yasaklanmıştı. Bu gelişmeyle birlikte söz konusu yasak ABD geneline taşınmış oldu. Yasaya uymayan dükkanlara ise para cezası uygulanacak. Tekrar yapılması durumunda dükkanın tütün mamulleri satmasına yasak getirilebilecek.
ABD'de birçok lise talebesi kendilerinden yaşça büyük arkadaşlarına sigara aldırarak, bir şekilde tütün mamullerine ulaşabiliyordu. Yeni yasayla birlikte bu durumun da büyük oranda önüne geçilmesi öngörülüyor.
6 Aralık 2019 Cuma
Acı yiyenler sert, tatlı yiyenler uyumlu oluyor
Koku duyusunun insanın tüm iç güdüleriyle ilişkili olduğunu belirten Kulak Burun Boğaz uzmanı Doç.Dr. Esin Yalçınkaya, anne ile bebek arasındaki bağın kurulmasında ya da kişinin birine aşık olmasında kokunun önemli yere sahip olduğunu söyledi.
Anne ile bebek arasındaki bağ koku ile kuruluyor
Koku duyusunun insanın tüm iç güdüleriyle ilişkili olduğunu belirten Yalçınkaya, anne ile bebek arasındaki bağın kurulmasında ya da kişinin birine aşık olmasında kokunun önemli yere sahip olduğunu söyledi.
Yalçınkaya, koku duyusunun kişinin mutluluğu üzerinde de etkili olduğunu vurgulayarak hiç koku almayan birinin mutluluk uyaranlarının koku alanlara oranla daha düşük olduğunu ifade etti.
Koku alamamak o hastalıkların habercisi olabilir!
Kokunun bazen geçmişe dönük anlara çağrışım yaptığını ve hafızanın tazelenmesini sağladığını aktaran Yalçınkaya, koku alamamanın Parkinson, Alzheimer gibi nörolojik hastalıkların ilk belirtisi olabileceğine dikkati çekti. Yalçınkaya, "Alzheimer, her şeyi unutma demektir. Böyle hastalıklar, önce koku alamamayla başlayabiliyor" dedi.
Doç.Dr. Yalçınkaya, vücut kokusunun değişmesinin bazı hastalıkların belirtisi olabildiğine işaret ederek, "Örneğin metabolik hastalıkların belirtisi olabiliyor. Böyle durumlarda bir check-up veya iç hastalıklar bölümüne görünerek kontroller yaptırmak faydalı olabilir" diye konuştu.
Acı yiyenler sert, tatlı yiyenler uyumlu oluyor
Kokunun tatla da yakından ilişkili olduğunu aktaran Yalçınkaya, koku alamayan kişilerin çoğunlukla tat da alamadıklarını anlattı.
Esin Yalçınkaya, yemek tercihlerine göre kişisel özelliklerin de değişebildiğini belirterek, "Acı tüketenlerin tatlı tüketenlere göre daha sert ahlaki yargılamalar yapabildiğine, uyumlu kişilerinse tatlıyı daha çok sevdiklerine dair bilimsel çalışmalar var. Ayrıca araştırmalarda baharatlı yiyecek sevenlerin heyecan arayan kişiler olabileceği de saptanmış" ifadelerini kullandı.
Canımız çekiyorsa vücudumuzun ihtiyacı olabilir
Tat duyusunun vücuttaki ihtiyaçları anlamaya yardımcı olduğunu vurgulayan Yalçınkaya, şunları kaydetti: "Canımızın çektiği gıdalar muhtemelen vücudumuzun ihtiyaç duyduğu şeyler oluyor. Örneğin canımız tatlı ya da tuzlu herhangi bir yiyeceği çekiyorsa vücudumuzun buna ihtiyacı vardır. Dolayısıyla kişiler tat algılarına güvenmeli. Ancak şu anda gıdaların genetiği değiştirildiği için bu, biraz yanıltıcı olabiliyor. O yüzden canı şeker isteyen biri rafine şekerden üretilmiş tatlıları değil de sağlıklıları tercih etmeli. Örneğin, organik bal, pekmez veya meyve yiyebilir."
Anne ile bebek arasındaki bağ koku ile kuruluyor
Koku duyusunun insanın tüm iç güdüleriyle ilişkili olduğunu belirten Yalçınkaya, anne ile bebek arasındaki bağın kurulmasında ya da kişinin birine aşık olmasında kokunun önemli yere sahip olduğunu söyledi.
Yalçınkaya, koku duyusunun kişinin mutluluğu üzerinde de etkili olduğunu vurgulayarak hiç koku almayan birinin mutluluk uyaranlarının koku alanlara oranla daha düşük olduğunu ifade etti.
Koku alamamak o hastalıkların habercisi olabilir!
Kokunun bazen geçmişe dönük anlara çağrışım yaptığını ve hafızanın tazelenmesini sağladığını aktaran Yalçınkaya, koku alamamanın Parkinson, Alzheimer gibi nörolojik hastalıkların ilk belirtisi olabileceğine dikkati çekti. Yalçınkaya, "Alzheimer, her şeyi unutma demektir. Böyle hastalıklar, önce koku alamamayla başlayabiliyor" dedi.
Doç.Dr. Yalçınkaya, vücut kokusunun değişmesinin bazı hastalıkların belirtisi olabildiğine işaret ederek, "Örneğin metabolik hastalıkların belirtisi olabiliyor. Böyle durumlarda bir check-up veya iç hastalıklar bölümüne görünerek kontroller yaptırmak faydalı olabilir" diye konuştu.
Acı yiyenler sert, tatlı yiyenler uyumlu oluyor
Kokunun tatla da yakından ilişkili olduğunu aktaran Yalçınkaya, koku alamayan kişilerin çoğunlukla tat da alamadıklarını anlattı.
Esin Yalçınkaya, yemek tercihlerine göre kişisel özelliklerin de değişebildiğini belirterek, "Acı tüketenlerin tatlı tüketenlere göre daha sert ahlaki yargılamalar yapabildiğine, uyumlu kişilerinse tatlıyı daha çok sevdiklerine dair bilimsel çalışmalar var. Ayrıca araştırmalarda baharatlı yiyecek sevenlerin heyecan arayan kişiler olabileceği de saptanmış" ifadelerini kullandı.
Canımız çekiyorsa vücudumuzun ihtiyacı olabilir
Tat duyusunun vücuttaki ihtiyaçları anlamaya yardımcı olduğunu vurgulayan Yalçınkaya, şunları kaydetti: "Canımızın çektiği gıdalar muhtemelen vücudumuzun ihtiyaç duyduğu şeyler oluyor. Örneğin canımız tatlı ya da tuzlu herhangi bir yiyeceği çekiyorsa vücudumuzun buna ihtiyacı vardır. Dolayısıyla kişiler tat algılarına güvenmeli. Ancak şu anda gıdaların genetiği değiştirildiği için bu, biraz yanıltıcı olabiliyor. O yüzden canı şeker isteyen biri rafine şekerden üretilmiş tatlıları değil de sağlıklıları tercih etmeli. Örneğin, organik bal, pekmez veya meyve yiyebilir."
30 Kasım 2019 Cumartesi
Dijital nesnelerle uzun süre geçiren çocuklarda obezite tehlikesi
Dijital Bağımlılıkla Mücadele Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Dilci, dijital nesnelerle uzun süre vakit geçiren çocuklarda obeziteye rastladıklarını söyledi.
Dijital Bağımlılıkla Mücadele Derneği Genel Başkanı ve Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncay Dilci, gazetecilere yaptığı açıklamada, dijital yaşam kültürünün günlük hayatta önemli sonuçlar ortaya çıkardığını belirtti.
Kullanım süresi arttıkça kiloluluk oranında da artma olduğunu gözlemlediklerini anlatan Dilci, "Dijitalaniz tekniği yöntemiyle elde ettiğimiz verilere göre, 1800 aile içerisinden random yöntemiyle 67 aileyi inceleme altına aldık. 67 aileden 30 çocukta kiloluluk oranına rastlandığını gördük." dedi.
Hareketsiz yaşam vücutta biriken enerji akışını bozuyor
Dijital nesnelerle 4 saat ve üzeri zaman geçiren çocuklarda kiloluk oranının arttığını gözlemlediklerini vurgulayan Dilci, şunları kaydetti:
"Çocuklarımız dijital nesneler karşısında algısal hafızayı doğru ve sağlıklı kullanamıyor. Her şeyden evvel fiziksel zaman akışıyla ilgili bir farkındalığın eksik olması, ne kadar zaman o işlemin içinde kaldıkları konusunda bir algısal sorun yaşadıkları için kan akışında ve beyne giden oksijen miktarında yavaşlama olmaktadır. Bu çocuklarımızda bilinç bulanıklığına bağlı olarak zaman geçirme konusunda dopaminin de etkisiyle fiziksel ihtiyaçlarını, gereksinimlerini erteleme yoluna gittiklerini, hareket etmeden kaldıkları için birtakım kan basıncına bağlı hastalıklara davetiye çıkartmaktadır. Hareketsiz yaşam vücutta biriken enerji akışını da bozduğu için bu, dengesizlik beslenme alışkanlığına bağlı olarak ve fiziksel genetik bir yatkınlıkla da birleştiği an ciddi anlamda kiloluluk ve artan seviyede obezite şeklinde kendini gösterebilmektedir."
Çocuklarda zaman algısının kaybolmasıyla birlikte akademik başarıda ve sosyal ilişkilerde düşüş yaşandığını, dijital bağımlılık noktasında üst seviyeye çıkıldığını vurgulayan Dilci, okullarda yaptıkları araştırmalarda yüzde 13,5 ile yüzde 25 arasında değişen bir bağımlılığa rastladıklarını söyledi.
Dilci, Ankara, Kayseri, Sivas ve Nevşehir'de yaptıkları araştırma sonuçlarının bunları doğruladığını ifade etti.
Çocukların, dijital ortamlarda uzun süre bırakılmamasını öneren Dilci, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Daha önceki yapılan araştırmalarda toplumun beslenme alışkanlıkları ve yaşam biçimine bağlı olarak obezite ve kiloluluk oranında bir artış var. Bu konuda da Avrupa'da birinci, dünyada üçüncü sıradayız ama bu oran ilerleyen zaman içerisinde giderek artacak. Yeni nesil çocuklarda yüzde 30'lara doğru varan kiloluluk ve obezite oranı ilerleyen zamanlarda daha da artış gösterebilecektir. Bu nedenle ailelerimiz çocuklarımızın dijital nesneler karşısında uzun süre kalmalarına müsaade etmemelidirler. Uzun süre uğraşı olduğu zaman bazı metabolik sorunlara bağlı olarak hem dışkı gecikmesi ve beraberinde düşünsel bozuklukla zaman algısına ilişkin yanlış ve eksik yönelimden dolayı ciddi kilo artışlarına sebebiyet verecektir."
Dijital Bağımlılıkla Mücadele Derneği Genel Başkanı ve Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncay Dilci, gazetecilere yaptığı açıklamada, dijital yaşam kültürünün günlük hayatta önemli sonuçlar ortaya çıkardığını belirtti.
Kullanım süresi arttıkça kiloluluk oranında da artma olduğunu gözlemlediklerini anlatan Dilci, "Dijitalaniz tekniği yöntemiyle elde ettiğimiz verilere göre, 1800 aile içerisinden random yöntemiyle 67 aileyi inceleme altına aldık. 67 aileden 30 çocukta kiloluluk oranına rastlandığını gördük." dedi.
Hareketsiz yaşam vücutta biriken enerji akışını bozuyor
Dijital nesnelerle 4 saat ve üzeri zaman geçiren çocuklarda kiloluk oranının arttığını gözlemlediklerini vurgulayan Dilci, şunları kaydetti:
"Çocuklarımız dijital nesneler karşısında algısal hafızayı doğru ve sağlıklı kullanamıyor. Her şeyden evvel fiziksel zaman akışıyla ilgili bir farkındalığın eksik olması, ne kadar zaman o işlemin içinde kaldıkları konusunda bir algısal sorun yaşadıkları için kan akışında ve beyne giden oksijen miktarında yavaşlama olmaktadır. Bu çocuklarımızda bilinç bulanıklığına bağlı olarak zaman geçirme konusunda dopaminin de etkisiyle fiziksel ihtiyaçlarını, gereksinimlerini erteleme yoluna gittiklerini, hareket etmeden kaldıkları için birtakım kan basıncına bağlı hastalıklara davetiye çıkartmaktadır. Hareketsiz yaşam vücutta biriken enerji akışını da bozduğu için bu, dengesizlik beslenme alışkanlığına bağlı olarak ve fiziksel genetik bir yatkınlıkla da birleştiği an ciddi anlamda kiloluluk ve artan seviyede obezite şeklinde kendini gösterebilmektedir."
Çocuklarda zaman algısının kaybolmasıyla birlikte akademik başarıda ve sosyal ilişkilerde düşüş yaşandığını, dijital bağımlılık noktasında üst seviyeye çıkıldığını vurgulayan Dilci, okullarda yaptıkları araştırmalarda yüzde 13,5 ile yüzde 25 arasında değişen bir bağımlılığa rastladıklarını söyledi.
Dilci, Ankara, Kayseri, Sivas ve Nevşehir'de yaptıkları araştırma sonuçlarının bunları doğruladığını ifade etti.
Çocukların, dijital ortamlarda uzun süre bırakılmamasını öneren Dilci, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Daha önceki yapılan araştırmalarda toplumun beslenme alışkanlıkları ve yaşam biçimine bağlı olarak obezite ve kiloluluk oranında bir artış var. Bu konuda da Avrupa'da birinci, dünyada üçüncü sıradayız ama bu oran ilerleyen zaman içerisinde giderek artacak. Yeni nesil çocuklarda yüzde 30'lara doğru varan kiloluluk ve obezite oranı ilerleyen zamanlarda daha da artış gösterebilecektir. Bu nedenle ailelerimiz çocuklarımızın dijital nesneler karşısında uzun süre kalmalarına müsaade etmemelidirler. Uzun süre uğraşı olduğu zaman bazı metabolik sorunlara bağlı olarak hem dışkı gecikmesi ve beraberinde düşünsel bozuklukla zaman algısına ilişkin yanlış ve eksik yönelimden dolayı ciddi kilo artışlarına sebebiyet verecektir."
22 Kasım 2019 Cuma
Mobil uygulama 'Eczanem Nerede' hizmete girdi
Türk Eczacıları Birliğinin mobil uygulaması "Eczanem Nerede" vatandaşların hizmetine sunuldu.
Türk Eczacıları Birliğinin (TEB) mobil uygulaması "Eczanem Nerede" vatandaşların hizmetine sunuldu.
Türk Eczacıları Birliği Başkanı Erdoğan Çolak, TEB Genel Merkezinde düzenlediği basın toplantısında uygulama hakkında bilgi verdi.
Türkiye’nin her yerinde kesintisiz sağlık ve ilaç hizmeti veren bir mesleğin mensupları olduklarını ifade eden Çolak, "Halka en yakın sağlık danışmanıyız. Türk Eczacıları Birliği olarak halk sağlığını her şeyin üzerinde tutuyoruz. Yanlış bilgiyle, yanlış yönlendirmelerle her daim mücadele ediyoruz. 'Eczanem Nerede' uygulaması işte bu anlayışın bir çıktısıdır." diye konuştu.
Çolak, ülke genelinde 26 bin 416 eczaneden nöbet ve adres bilgisi alan uygulamanın güvenilir ve doğru kaynak mantığıyla çalıştığını, veriler anlık güncellendiği için vatandaşların yanlış adreslerde vakit kaybetmeyeceklerini anlattı.
Kişinin bulunduğu konuma en yakın eczaneleri, nöbetçi eczaneleri, iletişim numaralarını ve yol tarifi bilgisini veren mobil uygulama, internetten ücretsiz indirilebiliyor.
Türk Eczacıları Birliğinin (TEB) mobil uygulaması "Eczanem Nerede" vatandaşların hizmetine sunuldu.
Türk Eczacıları Birliği Başkanı Erdoğan Çolak, TEB Genel Merkezinde düzenlediği basın toplantısında uygulama hakkında bilgi verdi.
Türkiye’nin her yerinde kesintisiz sağlık ve ilaç hizmeti veren bir mesleğin mensupları olduklarını ifade eden Çolak, "Halka en yakın sağlık danışmanıyız. Türk Eczacıları Birliği olarak halk sağlığını her şeyin üzerinde tutuyoruz. Yanlış bilgiyle, yanlış yönlendirmelerle her daim mücadele ediyoruz. 'Eczanem Nerede' uygulaması işte bu anlayışın bir çıktısıdır." diye konuştu.
Çolak, ülke genelinde 26 bin 416 eczaneden nöbet ve adres bilgisi alan uygulamanın güvenilir ve doğru kaynak mantığıyla çalıştığını, veriler anlık güncellendiği için vatandaşların yanlış adreslerde vakit kaybetmeyeceklerini anlattı.
Kişinin bulunduğu konuma en yakın eczaneleri, nöbetçi eczaneleri, iletişim numaralarını ve yol tarifi bilgisini veren mobil uygulama, internetten ücretsiz indirilebiliyor.
17 Kasım 2019 Pazar
Karatay'dan gündem yaratacak 'zeytin' açıklaması
İç hastalıkları ve kardiyoloji uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, "Zeytin altındır, zeytinyağı da altının suyudur. Hatta zeytin altından daha kıymetlidir" dedi.
Prof. Dr. Karatay, "Kilis Zeytin ve Zeytinyağı Tanıtım Günü" etkinlikleri kapsamında Kilis 7 Aralık Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi Konferans Salonu'nda sunum yaptı.
Kent protokolü ve zeytin üreticilerinin katıldığı panelde, Karatay zeytinin önemli bir besin kaynağı olduğunu belirtti.
Zeytinyağı tüketilmesi tavsiyesinde bulunan Karatay, "Zeytin altındır, zeytinyağı da altının suyudur. Hatta zeytin altından daha kıymetlidir. Şunu bilin ki altın için insanlar birbirlerini öldürdüler. Hala ölüyor ama zeytin, ömür bahşediyor. Uzun ömür veriyor, sağlık veriyor" dedi.
İnsan vücudu da bir makinedir
Karatay, yıllarca az yağlı yenmesi tavsiyesinde bulunulduğunu anlatarak, "Ama az yağla yaşamak mümkün olmaz, aynı makinelerin çalışmaması gibi. Makineleri de iyi yağla yağlamamış olursak, makineler de durur. İnsan vücudu da bir makinedir. Zeytinyağı anne sütü ile aynıdır. Tek fark vardır. Anne sütünde, hayvansal kolesterol vardır, zeytinyağında bitkisel kolesterol vardır." değerlendirmesinde bulundu.
Prof. Dr. Karatay, "Kilis Zeytin ve Zeytinyağı Tanıtım Günü" etkinlikleri kapsamında Kilis 7 Aralık Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi Konferans Salonu'nda sunum yaptı.
Kent protokolü ve zeytin üreticilerinin katıldığı panelde, Karatay zeytinin önemli bir besin kaynağı olduğunu belirtti.
Zeytinyağı tüketilmesi tavsiyesinde bulunan Karatay, "Zeytin altındır, zeytinyağı da altının suyudur. Hatta zeytin altından daha kıymetlidir. Şunu bilin ki altın için insanlar birbirlerini öldürdüler. Hala ölüyor ama zeytin, ömür bahşediyor. Uzun ömür veriyor, sağlık veriyor" dedi.
İnsan vücudu da bir makinedir
Karatay, yıllarca az yağlı yenmesi tavsiyesinde bulunulduğunu anlatarak, "Ama az yağla yaşamak mümkün olmaz, aynı makinelerin çalışmaması gibi. Makineleri de iyi yağla yağlamamış olursak, makineler de durur. İnsan vücudu da bir makinedir. Zeytinyağı anne sütü ile aynıdır. Tek fark vardır. Anne sütünde, hayvansal kolesterol vardır, zeytinyağında bitkisel kolesterol vardır." değerlendirmesinde bulundu.
4 Kasım 2019 Pazartesi
Yüzümüze gözümüze hileli ürün bulaştı
Hile kozmetiğe de sıçradı. Son kullanma tarihine 1-2 hafta kalan ürünler kasa arkasında ‘Dev kampanya’ diye satılırken, tarihi geçenler ise internet ve pazarda dolaşıyor. Uzmanlar, bunun ağır hastalıklara yol açtığını söylüyor
Gıda ve ilaç takviyelerinde yapılan hileler ve sahtecilik, kozmetik sektörüne de sıçradı. Kozmetik mağazalarının "Büyük indirim", "Dev kampanya" başlıklarıyla duyurusunu yaptığı, kasa arkasında "50 TL ve üzeri alışverişlerde yüzde 50 indirimli" şeklinde sunduğu ürünlerin büyük bölümünün son kullanma tarihinin bitimine 1-2 hafta kala satıldığı ortaya çıktı. Kapağı açıldıktan sonra ortalama 6 aylık kullanım ömrü olan nemlendirici, şampuan, ruj, rimel, fondöten gibi kozmetik ürünlerini son kullanma tarihinin bitimine yakın alan tüketicinin tarihi geçmiş ürün kullanmaya başladığını belirten uzmanlar, bu durumun ciltte reaksiyonun yanı sıra sürekli kullanımda da ağır cilt hastalıklarına yol açabileceğini vurguluyor. Piyasada bu ürünlerin oranının yüzde 30'larda olduğunu belirten sektör temsilcileri, sık sık düzenlenen kampanyaların arkasında ise bu stokları eritme kaygısının yattığını belirtiyor.
BÜYÜK GELİR KALEMİ
Kasa arkası ürünlerin mağazaların çok büyük bir gelir kalemi haline geldiğini aktaran eski bir kozmetik mağazası çalışanı, "Bu ürünler hem mağaza hem de ürün sahibinin işbirliği ile kasa arkasında indirimli satılıyor. Ancak bunların birçoğunun ya tarihi geçmiş oluyor ya da son kullanma tarihine 1-2 gün kalmış oluyor. Mağaza son kullanma tarihine bir gün kala dahi bu ürünü satma hakkına sahip. Dolayısıyla yaptığı yasal. Ancak bir ürünün ortalama ömrünün 6 ay olduğunu varsaydığımızda tüketici aslında tarihi geçmiş bir ürünü kullanmaya başlıyor" aktarıyor.
AYRI BİR PAZAR OLUŞTU
Kozmetik ürünlerindeki bir diğer tehlike ise internet ve pazarda dolaşıyor. Tarihi geçmiş ürünlerin toplanıp imha edilmesi gerekirken bunun da bir pazarının oluştuğunu anlatan uzmanlar, "Tarihi geçmiş ürünleri toplayan firmalar var. Bunlar ürünlerin tarihini silip piyasaya veriyorlar. Daha sonra da bunu ya sosyal medya üzerinden ya da pazardan satışa sunuyorlar. Piyasada örneğin 100 TL olan bir güneş kremi internette 'büyük indirim' aldatmacasıyla 30-40 TL'den satılıyor. Aslında onun değeri 10 TL dahi değil çünkü içindeki etken madde özelliği yitirmiş" diyor.
CİLTTE TAHRİBATA YOL AÇIYOR
DERMATOLOJI uzmanı Doç. Dr. Gökhan Okan, "Son kullanma tarihi geçmiş kozmetik ürünler bakterilere karşı açık hale gelir. Bu da ciltte tahribata yol açar. Egzama, kaşıntı, kızarıklık gibi deride alerjik reaksiyonlar oluşabilir. Enfeksiyona neden olabilir. Deri dış etkene karşı daha duyarlı hale gelir. Uzun süre kullanıldığında ise ağır dermatolojik vakalara yol açar" dedi. Uzman Göz Doktoru Murat Direl de, tarihi geçmiş rimel, likit, göz kalemi gibi ürünlerin gözde kızarma, kaşıntı, sulanma ve batma gibi şikâyetlere yol açabileceğini belirterek, "Önlem alınmazsa görme kaybına dahi neden olabilir " diye konuştu.
2 YIL KALAN ÜRÜN IHRAÇ EDILEMIYOR
İSTANBUL Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Murat Akyüz, ihraç edilen kozmetik ürünlerinin son kullanma tarihinin 2 yılın üstünde olması gerektiğini belirterek, "İhraç ürünlerinde gösterilen hassasiyet iç pazara gösterilmiyor. Yeterli denetim yok. Tarihi geçmiş binlerce ürün pazarlarda etiketi silinerek dolaşıyor. Herkes fiyat odaklı.Ucuz diye alıyor, sağlığını tehlikeye atıyor" dedi.
Betül Alakent / Sabah
Gıda ve ilaç takviyelerinde yapılan hileler ve sahtecilik, kozmetik sektörüne de sıçradı. Kozmetik mağazalarının "Büyük indirim", "Dev kampanya" başlıklarıyla duyurusunu yaptığı, kasa arkasında "50 TL ve üzeri alışverişlerde yüzde 50 indirimli" şeklinde sunduğu ürünlerin büyük bölümünün son kullanma tarihinin bitimine 1-2 hafta kala satıldığı ortaya çıktı. Kapağı açıldıktan sonra ortalama 6 aylık kullanım ömrü olan nemlendirici, şampuan, ruj, rimel, fondöten gibi kozmetik ürünlerini son kullanma tarihinin bitimine yakın alan tüketicinin tarihi geçmiş ürün kullanmaya başladığını belirten uzmanlar, bu durumun ciltte reaksiyonun yanı sıra sürekli kullanımda da ağır cilt hastalıklarına yol açabileceğini vurguluyor. Piyasada bu ürünlerin oranının yüzde 30'larda olduğunu belirten sektör temsilcileri, sık sık düzenlenen kampanyaların arkasında ise bu stokları eritme kaygısının yattığını belirtiyor.
BÜYÜK GELİR KALEMİ
Kasa arkası ürünlerin mağazaların çok büyük bir gelir kalemi haline geldiğini aktaran eski bir kozmetik mağazası çalışanı, "Bu ürünler hem mağaza hem de ürün sahibinin işbirliği ile kasa arkasında indirimli satılıyor. Ancak bunların birçoğunun ya tarihi geçmiş oluyor ya da son kullanma tarihine 1-2 gün kalmış oluyor. Mağaza son kullanma tarihine bir gün kala dahi bu ürünü satma hakkına sahip. Dolayısıyla yaptığı yasal. Ancak bir ürünün ortalama ömrünün 6 ay olduğunu varsaydığımızda tüketici aslında tarihi geçmiş bir ürünü kullanmaya başlıyor" aktarıyor.
AYRI BİR PAZAR OLUŞTU
Kozmetik ürünlerindeki bir diğer tehlike ise internet ve pazarda dolaşıyor. Tarihi geçmiş ürünlerin toplanıp imha edilmesi gerekirken bunun da bir pazarının oluştuğunu anlatan uzmanlar, "Tarihi geçmiş ürünleri toplayan firmalar var. Bunlar ürünlerin tarihini silip piyasaya veriyorlar. Daha sonra da bunu ya sosyal medya üzerinden ya da pazardan satışa sunuyorlar. Piyasada örneğin 100 TL olan bir güneş kremi internette 'büyük indirim' aldatmacasıyla 30-40 TL'den satılıyor. Aslında onun değeri 10 TL dahi değil çünkü içindeki etken madde özelliği yitirmiş" diyor.
CİLTTE TAHRİBATA YOL AÇIYOR
DERMATOLOJI uzmanı Doç. Dr. Gökhan Okan, "Son kullanma tarihi geçmiş kozmetik ürünler bakterilere karşı açık hale gelir. Bu da ciltte tahribata yol açar. Egzama, kaşıntı, kızarıklık gibi deride alerjik reaksiyonlar oluşabilir. Enfeksiyona neden olabilir. Deri dış etkene karşı daha duyarlı hale gelir. Uzun süre kullanıldığında ise ağır dermatolojik vakalara yol açar" dedi. Uzman Göz Doktoru Murat Direl de, tarihi geçmiş rimel, likit, göz kalemi gibi ürünlerin gözde kızarma, kaşıntı, sulanma ve batma gibi şikâyetlere yol açabileceğini belirterek, "Önlem alınmazsa görme kaybına dahi neden olabilir " diye konuştu.
2 YIL KALAN ÜRÜN IHRAÇ EDILEMIYOR
İSTANBUL Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Murat Akyüz, ihraç edilen kozmetik ürünlerinin son kullanma tarihinin 2 yılın üstünde olması gerektiğini belirterek, "İhraç ürünlerinde gösterilen hassasiyet iç pazara gösterilmiyor. Yeterli denetim yok. Tarihi geçmiş binlerce ürün pazarlarda etiketi silinerek dolaşıyor. Herkes fiyat odaklı.Ucuz diye alıyor, sağlığını tehlikeye atıyor" dedi.
Betül Alakent / Sabah
Türk doktor Wİ-Fİ ile çalışan yapay kalp geliştirdi
Almanya’da yılın doktoru seçilen Dr. Dilek Gürsoy, yeni çalışmasının detaylarını ilk kez AKŞAM’la paylaştı: “Artık hastalar yanında çanta taşımayacak. Yeni cihaz Wi-Fi ile çalışacak.”
Almanya’nın en prestijli ödüllerinden biri olan Victress Ödülü’ne layık görülen ve yılın doktoru seçilen kalp cerrahı Dr. Dilek Gürsoy, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın davetlisi olarak İstanbul’da düzenlenen 6.Türk Tıp Dünyası Kurultayı’na katıldı. 1970’lerde yapılan ve bugün halen kullanılan yapay kalp cihazını ekibiyle birlikte geliştirmek için çalışan Gürsoy, projesinin detaylarını ilk kez AKŞAM’a anlattı.
KABLOSUZ VE ELEKTRİKLİ OLACAK
Hastaların yapay kalbe hava veren 7 kg ağırlığındaki cihazı çanta gibi taşımak zorunda kaldığını belirten ünlü cerrah, “Teknoloji bu kadar gelişmişken Wi-Fi ile çalışan kablosuz yapay kalp cihazı üzerinde çalışıyoruz. Bu cihazda insanlar dışarıda çanta gibi alet taşımak zorunda kalmayacak. Her şey insan vücuduna monte edilecek. Elektrikle çalışacağı için de halen kullanılan yapay kalp cihazlarındaki 70 desibellik gürültü olmayacak” dedi. Çalışmalara 2010’da başladıklarını belirten Dilek Gürsoy, hayvan ve kadavra denemeleri sayesinde önemli yollar kat ettiklerini söyledi.
KADINLARDA KRİZ BELİRTİSİ FARKLI
Dr. Dilek Gürsoy, toplumda kalp krizini hep erkeklerin geçirdiği yönünde yanlış bir kanı olduğunu söyledi. Kadınlardaki kriz belirtilerinde farklılıklar olduğunu belirten Gürsoy, “Hastalarımızın çoğu erkek. Çünkü kadınlarımız krizi anlamıyor. Anlaşıldığında ölmüş oluyor. Avrupa’da kadınlara özel acil servisler yapılıyor. Bir kadın mide bulantısıyla gelebiliyor ama bu ani kalp krizi olabiliyor” dedi. İlaç firmalarının da denek olarak erkekleri kullandığına vurgu yapan Dilek Gürsoy, “Birçok kalp ilacını kadınlara verdiğinizde erkekteki etkiyi göremiyorsunuz” dedi.
EN BÜYÜK HAYALİM YAPAY KALP MERKEZİ KURMAK
Almanya’da 2012’de komple yapay kalp naklini gerçekleştiren ilk kadın doktor olan ve 7 yılda 30’dan fazla nakil yapan Dilek Gürsoy, ülkenin en saygın tıp ödüllerinden ‘Victress Ödülü’ne layık görüldü. Almanya’da hala bu işlemi yapan tek kadın cerrah olduğunu belirten ve kadın hekimlere pozitif ayrımcılık isteyen Gürsoy, en büyük halini ise şöyle anlattı: “Yapay kalp merkezi kurmak istiyorum. Tecrübelerimi, kalp hastalarını yapay kalbe getirmeden tedavi edebilecek yapay zekâyla birleştirmek istiyorum.”
KALBİN DOSTU AŞK DÜŞMANI STRES
Gürsoy kalbin dostu ve düşmanını şöyle anlattı: “Kalp rahatsızlıklarını kilo, yağlı yemekler, şekerli gıdalar tetekliyor ama en önemli etken stres. İnsanlar “Her şeyi ben yapayım” düşüncesinde. Oysa işinizi ne kadar çok paylaşırsanız stres o kadar azalır. Kalbin en iyi dostu aşk. Karşı cinse duyulan anlamda değil. Müzik, sanat, spor aşkı olabilir.”
Bülent Şanlıkan/ Akşam
Almanya’nın en prestijli ödüllerinden biri olan Victress Ödülü’ne layık görülen ve yılın doktoru seçilen kalp cerrahı Dr. Dilek Gürsoy, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın davetlisi olarak İstanbul’da düzenlenen 6.Türk Tıp Dünyası Kurultayı’na katıldı. 1970’lerde yapılan ve bugün halen kullanılan yapay kalp cihazını ekibiyle birlikte geliştirmek için çalışan Gürsoy, projesinin detaylarını ilk kez AKŞAM’a anlattı.
KABLOSUZ VE ELEKTRİKLİ OLACAK
Hastaların yapay kalbe hava veren 7 kg ağırlığındaki cihazı çanta gibi taşımak zorunda kaldığını belirten ünlü cerrah, “Teknoloji bu kadar gelişmişken Wi-Fi ile çalışan kablosuz yapay kalp cihazı üzerinde çalışıyoruz. Bu cihazda insanlar dışarıda çanta gibi alet taşımak zorunda kalmayacak. Her şey insan vücuduna monte edilecek. Elektrikle çalışacağı için de halen kullanılan yapay kalp cihazlarındaki 70 desibellik gürültü olmayacak” dedi. Çalışmalara 2010’da başladıklarını belirten Dilek Gürsoy, hayvan ve kadavra denemeleri sayesinde önemli yollar kat ettiklerini söyledi.
KADINLARDA KRİZ BELİRTİSİ FARKLI
Dr. Dilek Gürsoy, toplumda kalp krizini hep erkeklerin geçirdiği yönünde yanlış bir kanı olduğunu söyledi. Kadınlardaki kriz belirtilerinde farklılıklar olduğunu belirten Gürsoy, “Hastalarımızın çoğu erkek. Çünkü kadınlarımız krizi anlamıyor. Anlaşıldığında ölmüş oluyor. Avrupa’da kadınlara özel acil servisler yapılıyor. Bir kadın mide bulantısıyla gelebiliyor ama bu ani kalp krizi olabiliyor” dedi. İlaç firmalarının da denek olarak erkekleri kullandığına vurgu yapan Dilek Gürsoy, “Birçok kalp ilacını kadınlara verdiğinizde erkekteki etkiyi göremiyorsunuz” dedi.
EN BÜYÜK HAYALİM YAPAY KALP MERKEZİ KURMAK
Almanya’da 2012’de komple yapay kalp naklini gerçekleştiren ilk kadın doktor olan ve 7 yılda 30’dan fazla nakil yapan Dilek Gürsoy, ülkenin en saygın tıp ödüllerinden ‘Victress Ödülü’ne layık görüldü. Almanya’da hala bu işlemi yapan tek kadın cerrah olduğunu belirten ve kadın hekimlere pozitif ayrımcılık isteyen Gürsoy, en büyük halini ise şöyle anlattı: “Yapay kalp merkezi kurmak istiyorum. Tecrübelerimi, kalp hastalarını yapay kalbe getirmeden tedavi edebilecek yapay zekâyla birleştirmek istiyorum.”
KALBİN DOSTU AŞK DÜŞMANI STRES
Gürsoy kalbin dostu ve düşmanını şöyle anlattı: “Kalp rahatsızlıklarını kilo, yağlı yemekler, şekerli gıdalar tetekliyor ama en önemli etken stres. İnsanlar “Her şeyi ben yapayım” düşüncesinde. Oysa işinizi ne kadar çok paylaşırsanız stres o kadar azalır. Kalbin en iyi dostu aşk. Karşı cinse duyulan anlamda değil. Müzik, sanat, spor aşkı olabilir.”
Bülent Şanlıkan/ Akşam
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısı karşılık buldu!
Uluslararası alanda Türkiye’nin yüz akı olan 14 bin Türk doktor, Türkiye için ilaç üretecek, tıbbi cihaz geliştirecek, ameliyat deneyimlerini canlı olarak paylaşacakları Bilim Köprüleri Projesi’nde bir araya geldi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, bilim insanlarına 'ülkemizde başlattığımız bilim ve teknoloji atılımımıza katılmaya davet ediyorum' sözleriyle yaptığı çağrıya dünyanın dört bir yanındaki 14 bin doktordan cevap geldi. Tıp alanında yaptıklarıyla birçok uluslararası ödüle layık görülen bilim insanları, 'Vatanımızın parasıyla okuduk şimdi ülkemize katkı sunma vakti' dedi. Sağlık Bakanlığı tarafından kurulan 'Türk Bilim Dünyası Platformu'nda bir araya gelen 4 bini Türkiye'de okumuş Türki Cumhuriyeti vatandaşı olmak üzere toplam 14 bin doktor, cerrah ve hemşire, 2023 yolunda sağlıkta dünya üssü olmayı hedefleyen Türkiye için ilaç üretecek, tıbbi cihaz geliştirecek, tarihi ameliyatlar yapacak.
'TÜRKİYE SEFERBERLİĞİ'
Yurtdışında yaşayan 14 bin bilim insanı 'Bilim Köprüleri Projesi' adı altında Ankara Şehir Hastanesi Uluslararası WEB Portalı'nda buluşturuldu. Ücretsiz ve gönüllü olarak Türkiye için seferber olmayı kabul ettiler. Bu kapsamda ilk cerrahi operasyon 7-8 Kasım 2019'da başlayacak. Amerika, Norveç ve Ankara'dan mide ve bağırsak hastalıkları ile beslenme konusunda bilimsel işbirliği, uluslararası naklen yayın ile yapılacak. Columbia Üniversite Hastanesi'nden Prof. Dr. Feza Remzi, Norveç Bergen Üniversitesi'nden Prof. Dr. Gülen Arslan Lied ve Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Nuray Yazıhan ile Ankara Şehir Hastanesinden Prof. Dr. Emin Altıparmak ve Prof. Dr. Birol Bostancı tarihi operasyonları gerçekleşterecek. Naklen ameliyatı dünya çapında 14 bin kişi izleyecek.
TÜRKİYE'DE ÇALIŞACAKLAR
Yüzlercesi dünyanın sayılı üniversite, hastane ve bilim merkezlerinde görev yapan tıp bilim insanları, 35 yılda keşfedildi. İsim, adres, CV, ilgi alanları, E-posta ve Sivil Toplum Örgütleri dosyaları interaktif dünya haritası üzerinde toplandı. Tarama sonrasında Bakanlık tarafından Türkiye için tecrübe paylaşımı ve oluşturulacak bilim havuzu için davet gönderildi, proje anlatıldı. Bakanlık 2006'da resmi davetini yaptı, yurtdışındaki 14 bin hekim 'biz de varız' dedi. Bilim insanları rotasyon ile davet edilecek, 15 gün, 1-3 ay ve 1 yıl gibi sürelerde Türkiye'de çalışacaklar. Oluşturulan platformda şimdiye kadar 14 bin kişi toplandı. En fazla hekim ABD, Almanya, Azerbaycan ve Kazakistan'dan çıktı. ABD'de 5 bin, Almanya'da bini üst düzey akademisyen olmak üzere 4 bin sağlık çalışanı var. Bili köprüleriyle dünyanın en büyük networku hayata geçirildi. Bakanlık tarafından kurulan portal üzerinden dünyanın en iyileri tarihi ameliyatları tüm dünyanın izleyeceği şekilde naklen yapacak. Havuzuna dünyanın en başarılı bilim insanlarını dahil eden Türkiye hem insan kaynağı hem de niceLiksel başarı ile sağlıkta dünyanın merkez üssü olacak.
Sabah
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, bilim insanlarına 'ülkemizde başlattığımız bilim ve teknoloji atılımımıza katılmaya davet ediyorum' sözleriyle yaptığı çağrıya dünyanın dört bir yanındaki 14 bin doktordan cevap geldi. Tıp alanında yaptıklarıyla birçok uluslararası ödüle layık görülen bilim insanları, 'Vatanımızın parasıyla okuduk şimdi ülkemize katkı sunma vakti' dedi. Sağlık Bakanlığı tarafından kurulan 'Türk Bilim Dünyası Platformu'nda bir araya gelen 4 bini Türkiye'de okumuş Türki Cumhuriyeti vatandaşı olmak üzere toplam 14 bin doktor, cerrah ve hemşire, 2023 yolunda sağlıkta dünya üssü olmayı hedefleyen Türkiye için ilaç üretecek, tıbbi cihaz geliştirecek, tarihi ameliyatlar yapacak.
'TÜRKİYE SEFERBERLİĞİ'
Yurtdışında yaşayan 14 bin bilim insanı 'Bilim Köprüleri Projesi' adı altında Ankara Şehir Hastanesi Uluslararası WEB Portalı'nda buluşturuldu. Ücretsiz ve gönüllü olarak Türkiye için seferber olmayı kabul ettiler. Bu kapsamda ilk cerrahi operasyon 7-8 Kasım 2019'da başlayacak. Amerika, Norveç ve Ankara'dan mide ve bağırsak hastalıkları ile beslenme konusunda bilimsel işbirliği, uluslararası naklen yayın ile yapılacak. Columbia Üniversite Hastanesi'nden Prof. Dr. Feza Remzi, Norveç Bergen Üniversitesi'nden Prof. Dr. Gülen Arslan Lied ve Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Nuray Yazıhan ile Ankara Şehir Hastanesinden Prof. Dr. Emin Altıparmak ve Prof. Dr. Birol Bostancı tarihi operasyonları gerçekleşterecek. Naklen ameliyatı dünya çapında 14 bin kişi izleyecek.
TÜRKİYE'DE ÇALIŞACAKLAR
Yüzlercesi dünyanın sayılı üniversite, hastane ve bilim merkezlerinde görev yapan tıp bilim insanları, 35 yılda keşfedildi. İsim, adres, CV, ilgi alanları, E-posta ve Sivil Toplum Örgütleri dosyaları interaktif dünya haritası üzerinde toplandı. Tarama sonrasında Bakanlık tarafından Türkiye için tecrübe paylaşımı ve oluşturulacak bilim havuzu için davet gönderildi, proje anlatıldı. Bakanlık 2006'da resmi davetini yaptı, yurtdışındaki 14 bin hekim 'biz de varız' dedi. Bilim insanları rotasyon ile davet edilecek, 15 gün, 1-3 ay ve 1 yıl gibi sürelerde Türkiye'de çalışacaklar. Oluşturulan platformda şimdiye kadar 14 bin kişi toplandı. En fazla hekim ABD, Almanya, Azerbaycan ve Kazakistan'dan çıktı. ABD'de 5 bin, Almanya'da bini üst düzey akademisyen olmak üzere 4 bin sağlık çalışanı var. Bili köprüleriyle dünyanın en büyük networku hayata geçirildi. Bakanlık tarafından kurulan portal üzerinden dünyanın en iyileri tarihi ameliyatları tüm dünyanın izleyeceği şekilde naklen yapacak. Havuzuna dünyanın en başarılı bilim insanlarını dahil eden Türkiye hem insan kaynağı hem de niceLiksel başarı ile sağlıkta dünyanın merkez üssü olacak.
Sabah
SGK’ye 12 yılda bütçeden 1 trilyon liralık transfer
SGK’nin içine düştüğü durumun sürdürülebilir olmadığını kabul eden AKP iktidarı, sağlık harcamalarındaki artışa gerekçe olarak, “hastaların ve hizmeti sunanların en son teknolojiden yararlanmayı istediğini” gösterdi
Sürekli açık veren SGK, adeta bütçeyi “yutuyor.” Kuruma bütçeden son 12 yılda yapılan transferler 1 trilyon liraya dayandı. Bu yılki transferler de eklendiğinde rakamın 1 trilyon lirayı da aşması bekleniyor. Bunun sürdürülebilir olmadığını kabul eden iktidar ise sağlık harcamalarındaki artışa gerekçe olarak, “hastaların ve hizmeti sunanların en son teknolojiden yararlanmayı istediğini” de saydı.
İktidar bu hafta TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşmelerine başlanacak olan 2020 bütçesinin gerekçesinde, sağlık ve sosyal güvenlik sistemine de yer verdi. Sağlık harcamalarındaki artış gerekçede tablo halinde yer aldı. Buna göre 2018 yılında 99.6 milyar lira olan sağlık harcamalarının bu yıl 119.8 milyar liraya çıkması bekleniyor. Sağlık harcamalarınının 2020 yılında en az 133.9 milyar liraya ulaşması; 2021’de 146.7 milyar lira, 2022 yılında da 158.4 milyar lira olması öngörülüyor. Gerekçede sağlık harcamalarındaki artışın tüm dünya ülkelerinin karşı karşıya kaldığı bir sorun olduğu savunulurken, şöyle denildi: “Ülkemizde de yaşlanan nüfus, pahalı ve hızlı gelişen teknoloji, gelişen bilgi kaynakları, hastaların ve hizmeti sunanların en son teknolojiden yararlanma isteği, yaşam süresinin uzaması, hizmete kolay ulaşılması ve artan kronik hastalıklar sağlık harcamalarının artmasına neden olmuştur.”
‘SİGORTALI ORANI DENGELENMİYOR’
Gerekçede, sosyal güvenlikteki açığa dikkat çekilirken, “bunun sürdürülebilir olmadığı” da kabul edildi. Bu konuda da şu açıklama yapıldı:“Türkiye’nin genel ekonomik ve sosyal yapısının, sosyal güvenlik sistemi içerisinde sağlanan haklar ile yükümlülüklerin yeterince örtüşmemesi ve aktüeryal dengedeki sıkıntılar, uzun vadeli olarak sürdürülebilir sosyal güvenlik bütçesi oluşturulmasını engellemiş ve sistem uzun bir dönemden beri açık verir bir yapıya bürünmüştür. Sosyal güvenlik sisteminin finansman sorunlarının en önemli sebeplerinden birisi aktif-pasif sigortalı oranının dengelenememesidir.”
Gerekçede, 2007 yılından bu yana SGK’ye bütçeden yapılan transferlere de yer verildi. Tablo, prim gelirlerinin SGK açıklarını kapatmaya yetmediğini, kurumun kendi kendini döndüremediğini, genel bütçenin önemli bir bölümünün SGK’ye aktarıldığını ortaya koydu. 2007-2018 döneminde SGK’ye bütçeden yapılan transferlerin toplamı 1 trilyona dayandı. 12 yılda SGK’ye bütçeden 909.2 milyar lira aktarıldı. 2007 yılında bütçeden SGK’ye yapılan transfer toplamı 33 milyar lirayken, 2018 yılında rakam 148.3 milyar liraya kadar çıktı. Bu yıl aktarılan da eklendiğinde bütçeden SGK’ye yapılan transferlerin 1 trilyon lirayı da aşması bekleniyor.
(Cumhuriyet)
Sürekli açık veren SGK, adeta bütçeyi “yutuyor.” Kuruma bütçeden son 12 yılda yapılan transferler 1 trilyon liraya dayandı. Bu yılki transferler de eklendiğinde rakamın 1 trilyon lirayı da aşması bekleniyor. Bunun sürdürülebilir olmadığını kabul eden iktidar ise sağlık harcamalarındaki artışa gerekçe olarak, “hastaların ve hizmeti sunanların en son teknolojiden yararlanmayı istediğini” de saydı.
İktidar bu hafta TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşmelerine başlanacak olan 2020 bütçesinin gerekçesinde, sağlık ve sosyal güvenlik sistemine de yer verdi. Sağlık harcamalarındaki artış gerekçede tablo halinde yer aldı. Buna göre 2018 yılında 99.6 milyar lira olan sağlık harcamalarının bu yıl 119.8 milyar liraya çıkması bekleniyor. Sağlık harcamalarınının 2020 yılında en az 133.9 milyar liraya ulaşması; 2021’de 146.7 milyar lira, 2022 yılında da 158.4 milyar lira olması öngörülüyor. Gerekçede sağlık harcamalarındaki artışın tüm dünya ülkelerinin karşı karşıya kaldığı bir sorun olduğu savunulurken, şöyle denildi: “Ülkemizde de yaşlanan nüfus, pahalı ve hızlı gelişen teknoloji, gelişen bilgi kaynakları, hastaların ve hizmeti sunanların en son teknolojiden yararlanma isteği, yaşam süresinin uzaması, hizmete kolay ulaşılması ve artan kronik hastalıklar sağlık harcamalarının artmasına neden olmuştur.”
‘SİGORTALI ORANI DENGELENMİYOR’
Gerekçede, sosyal güvenlikteki açığa dikkat çekilirken, “bunun sürdürülebilir olmadığı” da kabul edildi. Bu konuda da şu açıklama yapıldı:“Türkiye’nin genel ekonomik ve sosyal yapısının, sosyal güvenlik sistemi içerisinde sağlanan haklar ile yükümlülüklerin yeterince örtüşmemesi ve aktüeryal dengedeki sıkıntılar, uzun vadeli olarak sürdürülebilir sosyal güvenlik bütçesi oluşturulmasını engellemiş ve sistem uzun bir dönemden beri açık verir bir yapıya bürünmüştür. Sosyal güvenlik sisteminin finansman sorunlarının en önemli sebeplerinden birisi aktif-pasif sigortalı oranının dengelenememesidir.”
Gerekçede, 2007 yılından bu yana SGK’ye bütçeden yapılan transferlere de yer verildi. Tablo, prim gelirlerinin SGK açıklarını kapatmaya yetmediğini, kurumun kendi kendini döndüremediğini, genel bütçenin önemli bir bölümünün SGK’ye aktarıldığını ortaya koydu. 2007-2018 döneminde SGK’ye bütçeden yapılan transferlerin toplamı 1 trilyona dayandı. 12 yılda SGK’ye bütçeden 909.2 milyar lira aktarıldı. 2007 yılında bütçeden SGK’ye yapılan transfer toplamı 33 milyar lirayken, 2018 yılında rakam 148.3 milyar liraya kadar çıktı. Bu yıl aktarılan da eklendiğinde bütçeden SGK’ye yapılan transferlerin 1 trilyon lirayı da aşması bekleniyor.
(Cumhuriyet)
2 Kasım 2019 Cumartesi
Türkiye’nin ilk milli ilacı kanser tümörünü durdurdu
Tıp dünyasında çığır açan milli ilaç molekülü ‘ankaferd’ etken maddesinin kanserin yayılmasını durdurduğu kanıtlandı
Kanamayı saniyeler içinde durdurmasıyla tıp dünyasında çığır açan, Türkiye'nin ilk milli ilaç molekülü 'ankaferd' etken maddesinin, şimdi de yara ile yanık iyileşmesini hızlandırdığı ve bazı kanser tümörlerini gerileterek yayılmasını durdurduğu bilimsel olarak kanıtlandı. 'Ankaferd'i Türk bilim dünyasına kazandırdıklarını söyleyen And İlaç Genel Müdürü Vedat Fırat, Sağlık Bakanlığı'ın 2 yıl önce ilk ruhsatı kanama durdurma için verdiği ilacın çok farklı endikasyonlarının da ortaya çıktığını belirterek, "Mesela yanık ve yara iyileştirme özelliği. Dünyada hemofili hastalarının faktör verilmeden kanamasını durdurabilen tek ürün bu. Ayrıca mide- bağırsak kanamalarında, mesela kolon kanseri kanamasında kanamayı durdurma amacıyla 'ankaferd' ortama konduğunda, tümörü de programlanmış hücre ölümüne götürüyor. Yani kanser çoğalmıyor, geriliyor. Kolon kanserini durdurduğu ve iyileştirdiği belirlendi" dedi. Kanama durdurucu özelliğiyle dikkat çeken 'ankaferd' etken maddesini ihraç etmeye hazırlandıklarını belirten Fırat, ürünlerinin kanama durdurma özelliği ile dünyanın güçlü ordularının da ilgisini çektiğini söyledi.
DHA
Kanamayı saniyeler içinde durdurmasıyla tıp dünyasında çığır açan, Türkiye'nin ilk milli ilaç molekülü 'ankaferd' etken maddesinin, şimdi de yara ile yanık iyileşmesini hızlandırdığı ve bazı kanser tümörlerini gerileterek yayılmasını durdurduğu bilimsel olarak kanıtlandı. 'Ankaferd'i Türk bilim dünyasına kazandırdıklarını söyleyen And İlaç Genel Müdürü Vedat Fırat, Sağlık Bakanlığı'ın 2 yıl önce ilk ruhsatı kanama durdurma için verdiği ilacın çok farklı endikasyonlarının da ortaya çıktığını belirterek, "Mesela yanık ve yara iyileştirme özelliği. Dünyada hemofili hastalarının faktör verilmeden kanamasını durdurabilen tek ürün bu. Ayrıca mide- bağırsak kanamalarında, mesela kolon kanseri kanamasında kanamayı durdurma amacıyla 'ankaferd' ortama konduğunda, tümörü de programlanmış hücre ölümüne götürüyor. Yani kanser çoğalmıyor, geriliyor. Kolon kanserini durdurduğu ve iyileştirdiği belirlendi" dedi. Kanama durdurucu özelliğiyle dikkat çeken 'ankaferd' etken maddesini ihraç etmeye hazırlandıklarını belirten Fırat, ürünlerinin kanama durdurma özelliği ile dünyanın güçlü ordularının da ilgisini çektiğini söyledi.
DHA
31 Ekim 2019 Perşembe
Hastanede AIDS skandalı
Özel Etiler Hastanesi’ndeki ameliyatta kullanılan HIV’li hastanın tıbbi malzemesi, 15 hastanın ameliyatında kullanıldı. Hastalar AIDS şüphesiyle karantinaya alınırken, hastane kapatıldı
İstanbul'da bir özel hastane ve doktorların adının karıştığı sağlık skandalı dosyasını açıyor. Ameliyat yapma yeterliliği ve Sağlık Bakanlığı izinlerine sahip olmayan Özel Etiler Hastanesi'nde gerçekleştirilen metabolik cerrahi ameliyatları sonrası yaşanan şüpheli ölümler hasta yakınlarının şikâyeti üzerine İl Sağlık Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı ve İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nı harekete geçirdi. Hastaneyi mercek altına alan yetkililer, sağlık personellerinin de şikâyetleriyle akıl almaz bir ihmali gün yüzüne çıkardı. Hastane sahibi ve ameliyatları yapan Prof. Dr. Alper Çelik ve bazı doktorlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bir ameliyatta HIV'li hastada kullanılan tıbbi malzemeyi değiştirmesi gereken hastane yönetimi üç günde 15 hastayı aynı sıvıyla ameliyata aldı. Ameliyat edilen hastalar gizli protokolle karantina altına alındı. Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesi, kan bankası, laboratuvar ve acil servis gibi bulunması zorunlu hayati ünitelerin hiçbirine sahip olmadığı halde ameliyatlara devam ettiği belirlenen Özel Etiler Hastanesi kapatıldı.
PROF. DR. ÇELİK: SOLÜSYON PAHALI
Ameliyathanede görevli hemşire Y.K.'nin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı suç duyurusunda yer alan iddiaya göre Hastanede 27 Ağustos 2018'de yasal izinleri olmamasına rağmen metabolik cerrahi ameliyatı olan AIDS hastası Kemal A.'ya endoskopi yapıldı. Ameliyatta kullanılan endoskopik solüsyon ilacının, Kemal A., HIV virüsü taşıdığı için başka operasyonda kullanılmaması gerekiyordu. Ancak hastane yönetimi maddi değeri 2 bin 500 TL civarındaki dezenfekte solisyonu değiştirmek yerine yaptığı ameliyatlarda aynı sıvıyı kullandı. Üç günde 2'si yabancı uyruklu 15 hastanın ameliyatında bu sıvının kullanıldığı iddia edildi. HIV bulaşma şüphesiyle Ü.B., F.A., S.S., R.C., N.S., H.K., F.K., A.O., D.A., A.K., B.B.Ç., A.İ., S.Y., S.O., S.N.F. isimli hastalar gizli protokolle karantina altına alındı. Sağlık Bakanlığı'nın yürüttüğü gizli soruşturma kapsamında ifadesine başvurulan sağlık personelin anlattıkları "Bu kadarına da pes" dedirtti. HIV'li hastanın ameliyatı öncesi görevli hemşirelerin kullanılacak solüsyonlarla ilgili hastane yetkililerini uyardığı ancak hastane sahibi Prof. Dr. Çelik'in kullanılan solüsyonun pahalı olduğu gerekçesiyle değiştirilmeden kullanılmasını söylediği iddia edildi. İhbar, bulaşma riski bulunan hastaların karantina altına alınmasını sağladı. Hastaneyi kapatan Bakanlık soruşturma başlattı.
BAŞKA HASTANELERE HASTA SEVKİYATI
Çalışanların iddiaları hastanede yaşanan akıl almaz uygulamaları gün yüzüne çıkardı. İddiaya göre; yasadışı ameliyatlar sonrası ölüm riski bulunan hastalar, bu ameliyatı yapma yetkisi olan hastanelere adeta kaçırıldı. Özel araçla karga tulumba taşınan ameliyatlı hastalardan, ölenler için bu hastanelerde ölüm raporu düzenlendi. Yasaya uydurulan ölümler, hasta yakınlarının şikâyetleri üzerine gün yüzüne çıktı. Yasadışı ameliyatlarda yakınlarını kaybeden hasta yakınlarının bu durumu ihbar etmemeleri için ya parayla kandırıldı ya da ameliyat öncesi imzaladıkları evraklar hatırlatılıp tehdit edildiği iddia edildi. Ameliyat sonrası yaşamını yitiren 3 hasta için suç duyurusunda bulunuldu. SABAH'ın görüştüğü Alper Çelik ise suçlamaları kabul etmedi. Çelik, gerçeklerin yargı süreci sonucunda açığa çıkacağını öne sürdü.
(İbrahim Ayral/Sabah)
İstanbul'da bir özel hastane ve doktorların adının karıştığı sağlık skandalı dosyasını açıyor. Ameliyat yapma yeterliliği ve Sağlık Bakanlığı izinlerine sahip olmayan Özel Etiler Hastanesi'nde gerçekleştirilen metabolik cerrahi ameliyatları sonrası yaşanan şüpheli ölümler hasta yakınlarının şikâyeti üzerine İl Sağlık Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı ve İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nı harekete geçirdi. Hastaneyi mercek altına alan yetkililer, sağlık personellerinin de şikâyetleriyle akıl almaz bir ihmali gün yüzüne çıkardı. Hastane sahibi ve ameliyatları yapan Prof. Dr. Alper Çelik ve bazı doktorlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bir ameliyatta HIV'li hastada kullanılan tıbbi malzemeyi değiştirmesi gereken hastane yönetimi üç günde 15 hastayı aynı sıvıyla ameliyata aldı. Ameliyat edilen hastalar gizli protokolle karantina altına alındı. Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesi, kan bankası, laboratuvar ve acil servis gibi bulunması zorunlu hayati ünitelerin hiçbirine sahip olmadığı halde ameliyatlara devam ettiği belirlenen Özel Etiler Hastanesi kapatıldı.
PROF. DR. ÇELİK: SOLÜSYON PAHALI
Ameliyathanede görevli hemşire Y.K.'nin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı suç duyurusunda yer alan iddiaya göre Hastanede 27 Ağustos 2018'de yasal izinleri olmamasına rağmen metabolik cerrahi ameliyatı olan AIDS hastası Kemal A.'ya endoskopi yapıldı. Ameliyatta kullanılan endoskopik solüsyon ilacının, Kemal A., HIV virüsü taşıdığı için başka operasyonda kullanılmaması gerekiyordu. Ancak hastane yönetimi maddi değeri 2 bin 500 TL civarındaki dezenfekte solisyonu değiştirmek yerine yaptığı ameliyatlarda aynı sıvıyı kullandı. Üç günde 2'si yabancı uyruklu 15 hastanın ameliyatında bu sıvının kullanıldığı iddia edildi. HIV bulaşma şüphesiyle Ü.B., F.A., S.S., R.C., N.S., H.K., F.K., A.O., D.A., A.K., B.B.Ç., A.İ., S.Y., S.O., S.N.F. isimli hastalar gizli protokolle karantina altına alındı. Sağlık Bakanlığı'nın yürüttüğü gizli soruşturma kapsamında ifadesine başvurulan sağlık personelin anlattıkları "Bu kadarına da pes" dedirtti. HIV'li hastanın ameliyatı öncesi görevli hemşirelerin kullanılacak solüsyonlarla ilgili hastane yetkililerini uyardığı ancak hastane sahibi Prof. Dr. Çelik'in kullanılan solüsyonun pahalı olduğu gerekçesiyle değiştirilmeden kullanılmasını söylediği iddia edildi. İhbar, bulaşma riski bulunan hastaların karantina altına alınmasını sağladı. Hastaneyi kapatan Bakanlık soruşturma başlattı.
BAŞKA HASTANELERE HASTA SEVKİYATI
Çalışanların iddiaları hastanede yaşanan akıl almaz uygulamaları gün yüzüne çıkardı. İddiaya göre; yasadışı ameliyatlar sonrası ölüm riski bulunan hastalar, bu ameliyatı yapma yetkisi olan hastanelere adeta kaçırıldı. Özel araçla karga tulumba taşınan ameliyatlı hastalardan, ölenler için bu hastanelerde ölüm raporu düzenlendi. Yasaya uydurulan ölümler, hasta yakınlarının şikâyetleri üzerine gün yüzüne çıktı. Yasadışı ameliyatlarda yakınlarını kaybeden hasta yakınlarının bu durumu ihbar etmemeleri için ya parayla kandırıldı ya da ameliyat öncesi imzaladıkları evraklar hatırlatılıp tehdit edildiği iddia edildi. Ameliyat sonrası yaşamını yitiren 3 hasta için suç duyurusunda bulunuldu. SABAH'ın görüştüğü Alper Çelik ise suçlamaları kabul etmedi. Çelik, gerçeklerin yargı süreci sonucunda açığa çıkacağını öne sürdü.
(İbrahim Ayral/Sabah)
6 Ekim 2019 Pazar
Uzun yaşamın sırlarını tek tek anlattı
Huzurevinde 13 yıldır hayatını sürdüren 100 yaşındaki Halil İbrahim Gökoğlu, uzun yaşamın sırrının "üzüntüyü bırak, yaşamaya bak" felsefesinde olduğunu belirtti.
Ankara 75. Yıl Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'nde yaşamını sürdüren ve kısa süre önce 100'üncü yaşını kutlayan Halil İbrahim Gökoğlu, uzun yaşamın sırrını anlattı.
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk'un da katıldığı etkinlikle bir asrı devirmenin heyecanını yaşayan Gökoğlu, AA muhabirine, yaşamıyla ilgili detayları aktardı.
Gökoğlu, İstanbul'da 1919'da doğduğunu, iyi bir eğitimin ardından orman yüksek mühendisi olduğunu söyledi.
İş hayatına atıldıktan sonra evlendiğini, üç çocuk sahibi olduğunu dile getiren Gökoğlu, 1995'te eşini göğüs kanserinden kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başladığını ifade etti.
Gökoğlu, 13 yıl önce kendi isteğiyle 75. Yıl Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'ne yerleştiğini, burada mutlu bir yaşam sürdürdüğünü anlattı.
Eşini kaybettikten sonra bir daha evlenmediğini belirten Gökoğlu, çok sevdiği eşiyle geçirdiği günleri unutamadığını ifade etti.
Gökoğlu, çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilendiğini kaydederek, kızlarından birinin Sayıştay denetçisi, diğerinin de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda keman sanatçısı olduğunu söyledi.
Oğlunun da Boğaziçi Üniversitesini bitirdikten sonra Amerika'ya gittiğini anlatan Gökoğlu, "Oğlum NASA'da çalışıyor, ülkemizi temsil ediyor, onunla gurur duyuyorum." dedi.
100. yıla özel kutlama
100'üncü yaşına özel programla giren Gökoğlu, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Selçuk'a da kutlama için teşekkür etti.
Yeni yaşına huzurevinde girmekten dolayı mutlu olduğunu belirten Gökoğlu, hayata dair hiçbir pişmanlığının olmadığını, bu yaşına kadar istediği her şeyi gerçekleştirdiğini kaydetti.
Gençlere nasihatlerde bulunan Gökoğlu, şöyle konuştu:
"Allah herkese bir ömür tayin etmiş ancak üzüntü, ömrü kısaltan bir olaydır. Hiçbir şeyi üzüntü vesilesi yapmadan huzur içinde yaşamaya çalışın, ben öyle yaptım. Hayat felsefem 'Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak.' oldu. Dale Carnegie'in 'Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak' eseri vardır. Onu okudum ve hep orada yazılanları uyguladım. Sıkıntılı durum olduğunda bunu derhal kafanızdan çıkarın, kendinizi başka istikametlere yönlendirin.
Benim ömrüm bu sayede sıkıntısız geçti. Makam hırsıyla da yaşamadım, böyle hırslar insanı huzursuz ve mutsuz eder."
Ankara 75. Yıl Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'nde yaşamını sürdüren ve kısa süre önce 100'üncü yaşını kutlayan Halil İbrahim Gökoğlu, uzun yaşamın sırrını anlattı.
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk'un da katıldığı etkinlikle bir asrı devirmenin heyecanını yaşayan Gökoğlu, AA muhabirine, yaşamıyla ilgili detayları aktardı.
Gökoğlu, İstanbul'da 1919'da doğduğunu, iyi bir eğitimin ardından orman yüksek mühendisi olduğunu söyledi.
İş hayatına atıldıktan sonra evlendiğini, üç çocuk sahibi olduğunu dile getiren Gökoğlu, 1995'te eşini göğüs kanserinden kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başladığını ifade etti.
Gökoğlu, 13 yıl önce kendi isteğiyle 75. Yıl Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'ne yerleştiğini, burada mutlu bir yaşam sürdürdüğünü anlattı.
Eşini kaybettikten sonra bir daha evlenmediğini belirten Gökoğlu, çok sevdiği eşiyle geçirdiği günleri unutamadığını ifade etti.
Gökoğlu, çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilendiğini kaydederek, kızlarından birinin Sayıştay denetçisi, diğerinin de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda keman sanatçısı olduğunu söyledi.
Oğlunun da Boğaziçi Üniversitesini bitirdikten sonra Amerika'ya gittiğini anlatan Gökoğlu, "Oğlum NASA'da çalışıyor, ülkemizi temsil ediyor, onunla gurur duyuyorum." dedi.
100. yıla özel kutlama
100'üncü yaşına özel programla giren Gökoğlu, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Selçuk'a da kutlama için teşekkür etti.
Yeni yaşına huzurevinde girmekten dolayı mutlu olduğunu belirten Gökoğlu, hayata dair hiçbir pişmanlığının olmadığını, bu yaşına kadar istediği her şeyi gerçekleştirdiğini kaydetti.
Gençlere nasihatlerde bulunan Gökoğlu, şöyle konuştu:
"Allah herkese bir ömür tayin etmiş ancak üzüntü, ömrü kısaltan bir olaydır. Hiçbir şeyi üzüntü vesilesi yapmadan huzur içinde yaşamaya çalışın, ben öyle yaptım. Hayat felsefem 'Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak.' oldu. Dale Carnegie'in 'Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak' eseri vardır. Onu okudum ve hep orada yazılanları uyguladım. Sıkıntılı durum olduğunda bunu derhal kafanızdan çıkarın, kendinizi başka istikametlere yönlendirin.
Benim ömrüm bu sayede sıkıntısız geçti. Makam hırsıyla da yaşamadım, böyle hırslar insanı huzursuz ve mutsuz eder."
2 Ekim 2019 Çarşamba
Türkiye elektronik sigarayı yasaklıyor
Sağlık Bakanı Koca, "Elektronik sigara, ülkeye girişi dahil olmak üzere yasaklı hale gelecek. Üzerinde yasal düzenleme çalışması yapıyoruz. Meclise gelecek" dedi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yeni yasama yılına başladı. TBMM'de günboyu düzenlenen etkinliklerin ardından 27'nci dönem 3'üncü yasama yılı açılışı dolayısıyla tören salonunda resepsiyon verildi. TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ev sahipliği yaptığı resepsiyona, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yanı sıra, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman, milletvekilleri ve çok sayıda davetli katıldı.
"SİGARA YASAĞINDA KAPALI ALAN TANITIMI YENİDEN ŞEKİLLENECEK"
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, resepsiyonda sigarayla ilgili yeni bir çalışma olduğunu belirterek, "Kapalı alan tanımını şekillendiriyoruz. En iyi alanların sigara içenlere ayrıldığını, sigara içmeyenlere daha geride alanların verildiğini biliyoruz. İstismar edildiğini görüyoruz. Bununla ilgili bir düzenleme ve yeni bir tanımlama geliyor. Yarı açık ve kapalı alan istismar ediliyor. Yarı açılır-kapanır sistemi de kapalı tanımlayan ama açık alanı da nasıl bir alan olması gerektiğini netleştiren bir yaklaşım olacak. Ayrıca vatandaşın da katılımını sağlamak üzere, fahri sigara denetçiliğini getiriyoruz. Ceza kesip-kesemeyecekleri üzerinde çalışıyoruz. Cezalar dahil olmak üzere detaylı çalışıyoruz. Nargilede de bir tütün ürünü aynı kapsamda ele alıyoruz. Elektronik sigara, ülkeye girişi dahil olmak üzere yasaklı hale gelecek. Üzerinde yasal düzenleme çalışması yapıyoruz. Meclise gelecek. Kapalı ve açık alan tanımı yönetmelikle yapılabilecek bir düzenleme, ama kanunla yapılabilecek birkaç düzenlememiz de olacak. Elektronik sigaranın yasaklanması gibi" ifadelerini kullandı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yeni yasama yılına başladı. TBMM'de günboyu düzenlenen etkinliklerin ardından 27'nci dönem 3'üncü yasama yılı açılışı dolayısıyla tören salonunda resepsiyon verildi. TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ev sahipliği yaptığı resepsiyona, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yanı sıra, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman, milletvekilleri ve çok sayıda davetli katıldı.
"SİGARA YASAĞINDA KAPALI ALAN TANITIMI YENİDEN ŞEKİLLENECEK"
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, resepsiyonda sigarayla ilgili yeni bir çalışma olduğunu belirterek, "Kapalı alan tanımını şekillendiriyoruz. En iyi alanların sigara içenlere ayrıldığını, sigara içmeyenlere daha geride alanların verildiğini biliyoruz. İstismar edildiğini görüyoruz. Bununla ilgili bir düzenleme ve yeni bir tanımlama geliyor. Yarı açık ve kapalı alan istismar ediliyor. Yarı açılır-kapanır sistemi de kapalı tanımlayan ama açık alanı da nasıl bir alan olması gerektiğini netleştiren bir yaklaşım olacak. Ayrıca vatandaşın da katılımını sağlamak üzere, fahri sigara denetçiliğini getiriyoruz. Ceza kesip-kesemeyecekleri üzerinde çalışıyoruz. Cezalar dahil olmak üzere detaylı çalışıyoruz. Nargilede de bir tütün ürünü aynı kapsamda ele alıyoruz. Elektronik sigara, ülkeye girişi dahil olmak üzere yasaklı hale gelecek. Üzerinde yasal düzenleme çalışması yapıyoruz. Meclise gelecek. Kapalı ve açık alan tanımı yönetmelikle yapılabilecek bir düzenleme, ama kanunla yapılabilecek birkaç düzenlememiz de olacak. Elektronik sigaranın yasaklanması gibi" ifadelerini kullandı.
1 Ekim 2019 Salı
Doktorlara birden fazla yerde çalışma izni
Özel sağlık kuruluşlarında görev yapan hekimlerin birden fazla yerde çalışma kuralları yeniden düzenlendi.
Ayakta teşhis ve tedavi yapılan özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet ve personel standartlarını yükseltmek amacıyla hazırlanan “Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanarak, yürürlüğe girdi.
Yönetmelik değişikliğiyle, tıp merkezlerinin fiziki standartları, faaliyet esasları ve tıp merkezinde yapılabilecek işlemler listesi yeniden düzenlenerek halen açık olan sağlık kuruluşlarının uyumuyla ilgili usul ve esaslar ile tıp merkezleri bünyesindeki estetik birimlerin fiziki mekan kuralları ve bu birimlerde yapılabilecek tıbbi işlemler belirlendi.
Yeni yönetmeliğe göre, açılacak tıp merkezleri vatandaşların kaliteli sağlık hizmeti alabilmesi için müstakil binalarda olacak, bina girişlerinde veya apartman dairelerinde tıp merkezi açılmasına izin verilmeyecek.
Tıp merkezlerine en az iki farklı uzmanlık dalında olmak üzere en az 10 uzman hekim kadrosuyla açılma zorunluluğu getirildi.
“TIP MERKEZLERİNDE ÇALIŞAN HEKİMLERE İKİ YERDE DAHA ÇALIŞMA İZNİ SAĞLANDI”
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yönetmelik değişikliğine ilişkin, “Bakanlığımız istihdam planlamaları çerçevesinde özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin birden fazla yerde çalışma kuralları yeniden düzenlenmiştir. Tıp merkezlerinde görev yapan hekimlere iki yerde daha çalışma izni verilerek başka bir ilde çalışma imkanı da sağlanmıştır.” ifadelerine yer verdi.
Yeni standartları sağlayamayan mevcut tıp merkezlerinin, hakları korunmakla birlikte birleşerek yüksek standartta Tıp Merkezine dönüşmelerinin teşvik edildiğini belirten Koca, şunları kaydetti:
“Bu kapsamda birleşecek tıp merkezlerine kadro artışı imkanı da sağlanabilecektir. Özel sağlık kuruluşlarının devrinde aktif olma zorunluluğu kaldırılmıştır. Vatandaşlarımızın aldığı sağlık hizmetinin kalitesini yükseltmek ve hizmetlere erişimini kolaylaştırmak adına yapılan bu değişikliklerin hayırlı olmasını temenni ederim.”
Ayakta teşhis ve tedavi yapılan özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet ve personel standartlarını yükseltmek amacıyla hazırlanan “Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanarak, yürürlüğe girdi.
Yönetmelik değişikliğiyle, tıp merkezlerinin fiziki standartları, faaliyet esasları ve tıp merkezinde yapılabilecek işlemler listesi yeniden düzenlenerek halen açık olan sağlık kuruluşlarının uyumuyla ilgili usul ve esaslar ile tıp merkezleri bünyesindeki estetik birimlerin fiziki mekan kuralları ve bu birimlerde yapılabilecek tıbbi işlemler belirlendi.
Yeni yönetmeliğe göre, açılacak tıp merkezleri vatandaşların kaliteli sağlık hizmeti alabilmesi için müstakil binalarda olacak, bina girişlerinde veya apartman dairelerinde tıp merkezi açılmasına izin verilmeyecek.
Tıp merkezlerine en az iki farklı uzmanlık dalında olmak üzere en az 10 uzman hekim kadrosuyla açılma zorunluluğu getirildi.
“TIP MERKEZLERİNDE ÇALIŞAN HEKİMLERE İKİ YERDE DAHA ÇALIŞMA İZNİ SAĞLANDI”
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yönetmelik değişikliğine ilişkin, “Bakanlığımız istihdam planlamaları çerçevesinde özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin birden fazla yerde çalışma kuralları yeniden düzenlenmiştir. Tıp merkezlerinde görev yapan hekimlere iki yerde daha çalışma izni verilerek başka bir ilde çalışma imkanı da sağlanmıştır.” ifadelerine yer verdi.
Yeni standartları sağlayamayan mevcut tıp merkezlerinin, hakları korunmakla birlikte birleşerek yüksek standartta Tıp Merkezine dönüşmelerinin teşvik edildiğini belirten Koca, şunları kaydetti:
“Bu kapsamda birleşecek tıp merkezlerine kadro artışı imkanı da sağlanabilecektir. Özel sağlık kuruluşlarının devrinde aktif olma zorunluluğu kaldırılmıştır. Vatandaşlarımızın aldığı sağlık hizmetinin kalitesini yükseltmek ve hizmetlere erişimini kolaylaştırmak adına yapılan bu değişikliklerin hayırlı olmasını temenni ederim.”
12 Eylül 2019 Perşembe
ABD, aromalı e-sigaraları yasaklamaya hazırlanıyor
ABD Sağlık Bakanı Azar: e-sigaralar ve bu tür ürünlerin tümünün piyasadan kaldırılması için eyleme geçeceğiz
ABD'de açıklanamayan bir akciğer hastalığıyla bağlantılı olduğu söylenen ve ülkede altıncı ölüme neden olan elektronik sigaralarla ilgili Trump yönetimi harekete geçiyor. Başkan Trump, ülkede e-sigara kullanımıyla ilgili bir sorun olduğunu söyledi. Sağlık Bakanı da aromalı tüm sigaraları piyasadan kaldırmayı planladıklarını açıkladı.
Oval Ofis'te Trump'la bir araya gelen Sağlık Bakanı Alex Azar, aromalı e-sigaraların çekiciliğine kapılan çocukların nikotin bağımlısı olduğunu söyledi. Azar, bakanlığa bağlı Gıda ve İlaç Dairesi FDA'in normal tütün dışında aromaların yasaklanmasının önünü açacak bir kılavuz belge üzerinde çalıştığını açıkladı.
Sağlık Bakanı Azar, "FDA belgeyi tamamladığında, bu tür ürünlerin tümünün piyasadan kaldırılması için eyleme geçeceğiz" dedi.
ABD'de elektronik sigaraya bağlı olduğu kabul edilen altı can kaybı yaşandı. Ülkede 33 eyalette elektronik sigara kullanımına bağlı 450 akciğer hastalığı vakası inceleme altında.
Başkan Trump da, "Ülkemizde yeni bir sorun baş gösterdi. Sorunun ismi e-sigara. Özellikle de masum çocukları etkileyen e-sigara kullanımı" diye konuştu.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri CDC'nin ülke çapındaki soruşturmasında vakalar, belirli bir e-sigara ürünü ve markasıyla ilişkilendirilmiş değil. Ancak bildirilen vakaların çoğu, esrar ürünleri dahil E vitamini asetatı içeren e-sigara likitleriyle ilgili görünüyor.
Gıda ve İlaç Dairesi FDA, içicileri bu asetatı solumamaları, karaborsadan e-sigara ürünleri almamaları, esrarın etken maddesi THC yağını kullanmamaları konusunda uyarıyor.
ABD'de açıklanamayan bir akciğer hastalığıyla bağlantılı olduğu söylenen ve ülkede altıncı ölüme neden olan elektronik sigaralarla ilgili Trump yönetimi harekete geçiyor. Başkan Trump, ülkede e-sigara kullanımıyla ilgili bir sorun olduğunu söyledi. Sağlık Bakanı da aromalı tüm sigaraları piyasadan kaldırmayı planladıklarını açıkladı.
Oval Ofis'te Trump'la bir araya gelen Sağlık Bakanı Alex Azar, aromalı e-sigaraların çekiciliğine kapılan çocukların nikotin bağımlısı olduğunu söyledi. Azar, bakanlığa bağlı Gıda ve İlaç Dairesi FDA'in normal tütün dışında aromaların yasaklanmasının önünü açacak bir kılavuz belge üzerinde çalıştığını açıkladı.
Sağlık Bakanı Azar, "FDA belgeyi tamamladığında, bu tür ürünlerin tümünün piyasadan kaldırılması için eyleme geçeceğiz" dedi.
ABD'de elektronik sigaraya bağlı olduğu kabul edilen altı can kaybı yaşandı. Ülkede 33 eyalette elektronik sigara kullanımına bağlı 450 akciğer hastalığı vakası inceleme altında.
Başkan Trump da, "Ülkemizde yeni bir sorun baş gösterdi. Sorunun ismi e-sigara. Özellikle de masum çocukları etkileyen e-sigara kullanımı" diye konuştu.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri CDC'nin ülke çapındaki soruşturmasında vakalar, belirli bir e-sigara ürünü ve markasıyla ilişkilendirilmiş değil. Ancak bildirilen vakaların çoğu, esrar ürünleri dahil E vitamini asetatı içeren e-sigara likitleriyle ilgili görünüyor.
Gıda ve İlaç Dairesi FDA, içicileri bu asetatı solumamaları, karaborsadan e-sigara ürünleri almamaları, esrarın etken maddesi THC yağını kullanmamaları konusunda uyarıyor.
3 Eylül 2019 Salı
Norveç somonu hakkında bilmeniz gereken 10 şey
Norveç somonuna Türkiye’de de ilgi büyük. Norveç Deniz Ürünleri Konseyi’nin araştırmasına göre her 10 Türk tüketiciden 7’si somon yemeyi tercih ediyor.Peki, Norveç sularında yetişen bu balık hakkında neler biliyoruz?
İşte 10 maddede bilmeniz gerekenler…
1-Norveç somonu, Kuzey Avrupa’da yer alan Norveç’in buz gibi soğuk sularında yetiştiğinden dolayı daha yavaş büyüyor. Okyanus sularının ideal koşulları balığın gelişimi ve lezzeti için ideal koşullar oluşturuyor.
2-Norveç’in denizcilik mirası bin yıl öncesine dayanıyor. Yılların deniz mahsulü bilgisini beraberinde taşıyan nesillerin deneyimiyle bu kaynakların nasıl yönetileceğine ve olası en yüksek kalitede balığın nasıl alınacağına dair benzersiz bir bilgiye sahip Norveç, modern somon yetiştiriciliğinde dünyanın öncüleri arasında yer alıyor.
3-Norveç'te somon balığının sağlıklı büyümesini destekleyen bir beslenme programı uygulanarak her seferinde en iyi kalitede balığın tüketilmesi sağlanıyor. Somonlar tatlı sulardan Norveç denizindeki fiyortların tuzlu sularına göç edebilecekleri güce bir yaşına geldiklerinde ulaşıyor. Tüketim için en uygun ağırlık olan 3 ila 6 kg ağırlığa erişmeleri ise 12 ila 18 ay sürüyor.
4-Her gün dünya genelinde 14 milyon öğünde Norveç somonu tüketiliyor. Norveç’in soğuk, berrak sularından yetiştirilen somonlar, sadece birkaç saat sonra 100’den fazla ülkeye ihraç edilmeye hazır hâle geliyor.
5-Norveç somonları veteriner gözetiminde büyürken yetiştirildikleri çiftlikler de sıkı düzenleme ve denetimlere tabi tutuluyor. Her yıl, ihraç edilmeye hazır yaklaşık 14 bin Norveç somonu bağımsız Ulusal Beslenme ve Deniz Ürünleri Enstitüsü (NIFES) tarafından denetleniyor. Şu ana kadar bu denetimlerin hiçbirinde, yasaklanmış ilaç veya yasa dışı yabancı madde kalıntısına rastlanmadı.
6-Norveç somonunda antibiyotik yoktur. Norveç somon yetiştiriciliğinde antibiyotik kullanımı 1990'lı yıllardan bu yana yüzde 99 oranında azalırken aynı dönemde somon üretimi 50 bin tondan bir milyon tonun üzerine çıktı. 2017'de, Norveç somonunun yüzde 1'inden daha azı antibiyotiklerle veteriner tedavisi altına alındı. Bu balıklar da tüm ilaç kalıntılarından arındırılıncaya kadar kesilip satılmadı. Norveç denetim organları, Norveç somonunda son on yılda hiçbir antibiyotiğe rastlamadı.
7-Somon çiftlikleri, dünyanın en karbon dostu hayvan çiftlikleridir.1 kg Norveç somonu yetiştirmek için 1,2 kg yem gerekirken aynı ağırlıkta dana eti için 8 kg yem kullanılıyor. Bir somonun ömrü boyunca tükettiği yem miktarı da diğer hayvanların tükettikleriyle kıyaslanamayacak kadar az bir miktar olan 6-7 kg!
8-Çiftlik somonu yemi, deniz ham maddesi ve bitkisel ham maddelerden oluşuyor. Yemin yüzde 30’luk kısmını, insan tüketimi için uygun olmayan, izlenebilirliği ve sürdürülebilirliği sağlanan balık unu ve balık yağından yapılan deniz ham maddesi kapsıyor. Geri kalan kısım ise soya, ayçiçeği, kolza tohumu, bakla, mısır ve buğday gibi sürdürülebilir kaynaklı bitkisel ham maddeler içeriyor.
9-Türk tüketicilerin Norveç somonuna olan ilgisi her geçen gün artıyor. Norveç Deniz Ürünleri Konseyi’nin araştırmasına göre somon; levrek ve çipuradan önce gelerek restoranlarda en çok tercih edilen balık oldu. Türk tüketicilerin yüzde 70’i somon tercihlerini Norveç somonundan yana kullanırken bu seçimlerini etkileyen kriterler sağlık, lezzet, gıda güvenliği ve sürdürülebilirlik olarak sıralanıyor.
10-Parlak derileri ve gümüş renkleriyle somon ve alabalık, zaman zaman tüketiciler tarafından karıştırılabiliyor. Ancak dikkatli bakıldığında somonun sırtında gümüş, alabalığın ise yeşilimsi tonlar olduğu görülebilir. Bunun yanı sıra somonun baş kısmı daha büyük ve sivri, kuyruk çatalı ise daha belirgin, dar ve diktir. Alabalık genel olarak somondan daha küçüktür ve lif yapısından dolayı eti daha serttir.
İşte 10 maddede bilmeniz gerekenler…
1-Norveç somonu, Kuzey Avrupa’da yer alan Norveç’in buz gibi soğuk sularında yetiştiğinden dolayı daha yavaş büyüyor. Okyanus sularının ideal koşulları balığın gelişimi ve lezzeti için ideal koşullar oluşturuyor.
2-Norveç’in denizcilik mirası bin yıl öncesine dayanıyor. Yılların deniz mahsulü bilgisini beraberinde taşıyan nesillerin deneyimiyle bu kaynakların nasıl yönetileceğine ve olası en yüksek kalitede balığın nasıl alınacağına dair benzersiz bir bilgiye sahip Norveç, modern somon yetiştiriciliğinde dünyanın öncüleri arasında yer alıyor.
3-Norveç'te somon balığının sağlıklı büyümesini destekleyen bir beslenme programı uygulanarak her seferinde en iyi kalitede balığın tüketilmesi sağlanıyor. Somonlar tatlı sulardan Norveç denizindeki fiyortların tuzlu sularına göç edebilecekleri güce bir yaşına geldiklerinde ulaşıyor. Tüketim için en uygun ağırlık olan 3 ila 6 kg ağırlığa erişmeleri ise 12 ila 18 ay sürüyor.
4-Her gün dünya genelinde 14 milyon öğünde Norveç somonu tüketiliyor. Norveç’in soğuk, berrak sularından yetiştirilen somonlar, sadece birkaç saat sonra 100’den fazla ülkeye ihraç edilmeye hazır hâle geliyor.
5-Norveç somonları veteriner gözetiminde büyürken yetiştirildikleri çiftlikler de sıkı düzenleme ve denetimlere tabi tutuluyor. Her yıl, ihraç edilmeye hazır yaklaşık 14 bin Norveç somonu bağımsız Ulusal Beslenme ve Deniz Ürünleri Enstitüsü (NIFES) tarafından denetleniyor. Şu ana kadar bu denetimlerin hiçbirinde, yasaklanmış ilaç veya yasa dışı yabancı madde kalıntısına rastlanmadı.
6-Norveç somonunda antibiyotik yoktur. Norveç somon yetiştiriciliğinde antibiyotik kullanımı 1990'lı yıllardan bu yana yüzde 99 oranında azalırken aynı dönemde somon üretimi 50 bin tondan bir milyon tonun üzerine çıktı. 2017'de, Norveç somonunun yüzde 1'inden daha azı antibiyotiklerle veteriner tedavisi altına alındı. Bu balıklar da tüm ilaç kalıntılarından arındırılıncaya kadar kesilip satılmadı. Norveç denetim organları, Norveç somonunda son on yılda hiçbir antibiyotiğe rastlamadı.
7-Somon çiftlikleri, dünyanın en karbon dostu hayvan çiftlikleridir.1 kg Norveç somonu yetiştirmek için 1,2 kg yem gerekirken aynı ağırlıkta dana eti için 8 kg yem kullanılıyor. Bir somonun ömrü boyunca tükettiği yem miktarı da diğer hayvanların tükettikleriyle kıyaslanamayacak kadar az bir miktar olan 6-7 kg!
8-Çiftlik somonu yemi, deniz ham maddesi ve bitkisel ham maddelerden oluşuyor. Yemin yüzde 30’luk kısmını, insan tüketimi için uygun olmayan, izlenebilirliği ve sürdürülebilirliği sağlanan balık unu ve balık yağından yapılan deniz ham maddesi kapsıyor. Geri kalan kısım ise soya, ayçiçeği, kolza tohumu, bakla, mısır ve buğday gibi sürdürülebilir kaynaklı bitkisel ham maddeler içeriyor.
9-Türk tüketicilerin Norveç somonuna olan ilgisi her geçen gün artıyor. Norveç Deniz Ürünleri Konseyi’nin araştırmasına göre somon; levrek ve çipuradan önce gelerek restoranlarda en çok tercih edilen balık oldu. Türk tüketicilerin yüzde 70’i somon tercihlerini Norveç somonundan yana kullanırken bu seçimlerini etkileyen kriterler sağlık, lezzet, gıda güvenliği ve sürdürülebilirlik olarak sıralanıyor.
10-Parlak derileri ve gümüş renkleriyle somon ve alabalık, zaman zaman tüketiciler tarafından karıştırılabiliyor. Ancak dikkatli bakıldığında somonun sırtında gümüş, alabalığın ise yeşilimsi tonlar olduğu görülebilir. Bunun yanı sıra somonun baş kısmı daha büyük ve sivri, kuyruk çatalı ise daha belirgin, dar ve diktir. Alabalık genel olarak somondan daha küçüktür ve lif yapısından dolayı eti daha serttir.
29 Ağustos 2019 Perşembe
Maden suyu nasıl içilmeli
Genellikle soda ile karıştırılan ancak sodaya nazaran içeriğinde kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi birçok mineral barındıran maden suyunun sağlığa ciddi katkıları var. Peki, maden suyu nasıl içilmeli?
Maden suyu, jeolojik ve fiziksel olarak koruma altında tutulan yeraltı kaynaklarından doldurularak elde edilen, yeraltından yeryüzüne çıkarken de karbondioksit gazının yanında çözünmüş mineral tuzları ve elementleri de beraberinde getiren doğal kaynak suyudur.
İnsan vücudu için kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi hayati önem taşıyan içeriği vardır.
Bu bilinçle maden suyu tüketiminin özellikle yaz aylarında terlemeyle kaybedilen minerali geri kazanmak için önemli olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Buket Yavuz Koçoğlu, Türkiye’nin bulunduğu coğrafi şartlar nedeniyle maden suyu açısından zengin bir konuma sahip olduğunu söyledi.
Sudan sonra en sağlıklı içecek
Maden suyunun içme suyundan sonra tüketilebilecek en sağlıklı içecek olduğuna vurgu yapan Koçoğlu, buna rağmen maden suyunun ülkemizde gereken ilgiyi görmediğini söyledi.
Avrupa ülkelerinde maden suyu tüketiminin yıllık kişi başı 100 litreyi geçtiğini aktaran Koçoğlu, ülkemizde ise bu rakamın kişi başı 5 litrenin üzerine çıkamadığını aktardı.
Maden suyunu şişeden tüketin yoksa...
Koçoğlu, “Vücuttaki sıvı dengesinin sağlanmasında rol oynayan maden suyunun tüketimi sırasında bazı noktalara dikkat etmek önem taşıyor.
İçeriğindeki tüm faydalardan yararlanabilmek için maden suyunun bardakta değil, kendi cam şişesinde tüketilmesi gerekiyor.
Çünkü maden suyunun bardağa dökülmesi köpürmesine ve içeriğindeki gazın (Co2) açığa çıkmasına sebep oluyor. Bu nedenle satın alacağınız maden suyunun, gıda standartlarına uygun cam şişelerde satışa sunulduğuna dikkat edin" diye konuştu.
Günde 2 şişe maden suyu ideal
Sindirimi kolaylaştırabilmek için gün içerisinde iki şişe maden suyu tüketilmesinin önemli olduğunu aktaran Koçoğlu, "Yüksek sıcaklıkların yaşandığı yaz aylarında vücuttan atılan suyun yerine konması için maden suyu tercih edilebilir.
Ayrıca yaz aylarında vücudun mineral dengesini koruyabilmek için yine maden suyu iyi bir seçenek olacaktır. Günlük su ihtiyacı konusunda uzmanlar çeşitli görüşler savunsa da her gün ortalama 2 litre su tüketimi önerilir.
Suya alternatif olabilecek en sağlıklı sıvı ise maden suyudur. Yüksek tansiyon hastaları soda tüketirken mutlaka doktorlarına danışmalı ve ölçülü olmalı" dedi.
Maden suyunu tüketmek için 5 sebep
1. Maden suyu, özellikle yaz aylarında ter yoluyla vücuttan atılan minerallerin yerine konması ve elektrolit dengesinin sağlanması açısından oldukça önemlidir. Ayrıca vücudun yorgunluğunu alır ve vücudu dinlendirir.
2.Maden suyu yemek yutmakta zorlanan hem çocuk hem genç hem de yaşlı yetişkinlerde yutma yeteneğini artırır.
3.Doygunluk hissini arttırarak daha uzun tok kalınmasına destek olur. Ayrıca maden suyunun karın ağrısı da dahil olmak üzere, diğer hazımsızlık semptomlarını iyileştirebileceğine dair kanıtlar mevcut. Sindirim ve boşaltım sistemi için de oldukça faydalıdır.
4.Büyüme çağındaki çocuklarda, gebelik, menopoz ve yaşlılık dönemlerinde artan kalsiyum ve magnezyum ihtiyacını yerine koymaya yardımcı olur. Bu dönemlerde günde 1-2 şişe maden suyu içilebilir. Kolalı içecekler gibi fosfor içerikli olmadığı için olumsuz bir etkisi gözlemlenmiştir.
5.Cilt için de canlandırıcı etkisi vardır.
Maden suyu, jeolojik ve fiziksel olarak koruma altında tutulan yeraltı kaynaklarından doldurularak elde edilen, yeraltından yeryüzüne çıkarken de karbondioksit gazının yanında çözünmüş mineral tuzları ve elementleri de beraberinde getiren doğal kaynak suyudur.
İnsan vücudu için kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi hayati önem taşıyan içeriği vardır.
Bu bilinçle maden suyu tüketiminin özellikle yaz aylarında terlemeyle kaybedilen minerali geri kazanmak için önemli olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Buket Yavuz Koçoğlu, Türkiye’nin bulunduğu coğrafi şartlar nedeniyle maden suyu açısından zengin bir konuma sahip olduğunu söyledi.
Sudan sonra en sağlıklı içecek
Maden suyunun içme suyundan sonra tüketilebilecek en sağlıklı içecek olduğuna vurgu yapan Koçoğlu, buna rağmen maden suyunun ülkemizde gereken ilgiyi görmediğini söyledi.
Avrupa ülkelerinde maden suyu tüketiminin yıllık kişi başı 100 litreyi geçtiğini aktaran Koçoğlu, ülkemizde ise bu rakamın kişi başı 5 litrenin üzerine çıkamadığını aktardı.
Maden suyunu şişeden tüketin yoksa...
Koçoğlu, “Vücuttaki sıvı dengesinin sağlanmasında rol oynayan maden suyunun tüketimi sırasında bazı noktalara dikkat etmek önem taşıyor.
İçeriğindeki tüm faydalardan yararlanabilmek için maden suyunun bardakta değil, kendi cam şişesinde tüketilmesi gerekiyor.
Çünkü maden suyunun bardağa dökülmesi köpürmesine ve içeriğindeki gazın (Co2) açığa çıkmasına sebep oluyor. Bu nedenle satın alacağınız maden suyunun, gıda standartlarına uygun cam şişelerde satışa sunulduğuna dikkat edin" diye konuştu.
Günde 2 şişe maden suyu ideal
Sindirimi kolaylaştırabilmek için gün içerisinde iki şişe maden suyu tüketilmesinin önemli olduğunu aktaran Koçoğlu, "Yüksek sıcaklıkların yaşandığı yaz aylarında vücuttan atılan suyun yerine konması için maden suyu tercih edilebilir.
Ayrıca yaz aylarında vücudun mineral dengesini koruyabilmek için yine maden suyu iyi bir seçenek olacaktır. Günlük su ihtiyacı konusunda uzmanlar çeşitli görüşler savunsa da her gün ortalama 2 litre su tüketimi önerilir.
Suya alternatif olabilecek en sağlıklı sıvı ise maden suyudur. Yüksek tansiyon hastaları soda tüketirken mutlaka doktorlarına danışmalı ve ölçülü olmalı" dedi.
Maden suyunu tüketmek için 5 sebep
1. Maden suyu, özellikle yaz aylarında ter yoluyla vücuttan atılan minerallerin yerine konması ve elektrolit dengesinin sağlanması açısından oldukça önemlidir. Ayrıca vücudun yorgunluğunu alır ve vücudu dinlendirir.
2.Maden suyu yemek yutmakta zorlanan hem çocuk hem genç hem de yaşlı yetişkinlerde yutma yeteneğini artırır.
3.Doygunluk hissini arttırarak daha uzun tok kalınmasına destek olur. Ayrıca maden suyunun karın ağrısı da dahil olmak üzere, diğer hazımsızlık semptomlarını iyileştirebileceğine dair kanıtlar mevcut. Sindirim ve boşaltım sistemi için de oldukça faydalıdır.
4.Büyüme çağındaki çocuklarda, gebelik, menopoz ve yaşlılık dönemlerinde artan kalsiyum ve magnezyum ihtiyacını yerine koymaya yardımcı olur. Bu dönemlerde günde 1-2 şişe maden suyu içilebilir. Kolalı içecekler gibi fosfor içerikli olmadığı için olumsuz bir etkisi gözlemlenmiştir.
5.Cilt için de canlandırıcı etkisi vardır.
24 Ağustos 2019 Cumartesi
Huzursuz bacak sendromuna yol açan 14 neden
Uyku, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı her gün yenilememiz için önemli olan ve yaşamımızın neredeyse üçte birini kapsayan aktif bir dönem olarak tanımlanıyor. Ancak bazı sorunlar uyku kalitesini bozuyor ve sağlıkla birlikte hayat konforunu da etkiliyor.
Nöroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Abdullah Özkardeş, huzursuz bacak sendromu hakkında bilgi verdi.
Uykuya geçerken belirtiler başlıyor
Huzursuz bacak sendromu, genellikle dinlenme halindeyken özellikle de uykuya geçişte bacaklarda tarif edilemeyen huzursuzluk, karıncalanma, yanma, batma ve ağrı hissinin meydana gelmesiyle ortaya çıkan bir tablodur. Hastalar bu durumda kalkıp yürümeye geçtiklerinde şikayetlerinin azaldıklarını söylemektedir. Semptomların uykuya geçerken ya da uykudayken gelişmesi yaşam kalitesini bozmaktadır.
Rahatsızlık tüm gün sürebiliyor
Huzursuz bacak sendromunun, hastada oluşturduğu rahatsızlık hissi, gününü masa başında çalışan ya da hareketsiz bir şekilde geçiren kişilerde gün boyunca sürebilir. Bazı hastalarda gündüz saatlerinde azalan şikayetler, gece ortaya çıkabilir. Böyle durumda hastalar uykuya dalmakta zorlanır ve uyku bozuklukları oluşur.Otobüste ya da uçakta bile yaşanabilir
Pek çok kişi bu sorunu önemsemeyip, bir hekime başvurma gereği duymaz. Ancak topumun yüzde 5’ini etkileyen hastalık, eğer tedavi edilmezse kişinin yaşam kalitesini de önemli ölçüde düşürmektedir. İlerlemiş vakalarda kişiler sadece uyurken değil otobüste ya da uçakta bir seyahat halindeyken de bu belirtileri yaşar. Rahatsızlık bir süre sonra kronik hal alabilir ve hastada depresyona yol açabilir.
Pek çok nedeni olabilir
Huzursuz bacak sendromunun genetik temelli olduğu ve ailesinde bu hastalık öyküsü bulunan kişilerin risk grubunda yer aldığı bilinmektedir. Genetik kaynağının dışında hastalık pek çok nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu nedenlerin kontrol altına alınmasıyla, hastalarda önemli ölçüde rahatlama görülmektedir.Huzursuz bacak sendromuna yol açan nedenler şöyle sıralanabilir: B12 vitamini eksikliği, diyabet, böbrek yetmezliği, magnezyum ya da folik asit eksikliği, sigara kullanımı.
Tedavisi hikayeye göre değişir
Huzursuz bacak sendromu görüldüğünde medikal tedavi önerilmektedir. Bu nörolojiye bağlı bir hastalıktır ama görüntüleme yöntemleriyle ortaya çıkmamaktadır. Hastaların şikayetlerine göre teşhis konulmaktadır. Bazen hastalara uyku testleri yapılır. Bu testlerde kişinin uykuya dalma süresi, uykudaki bacak hareketleri gözlemlenir ve buna göre teşhis konulur. Sendroma yol açan bir başka hastalık söz konusuysa öncelikle altta yatan sorun tedavi edilir. Tedavi, hastanın belirtileri kayboluncaya kadar devam ettirilir.
Sıcak havalarda şikayetler aratabilir
Çoğu zaman ilaç tedavileri işe yaramaktadır. Ancak hayat boyu ilaç kullanılan vakalar da bulunmaktadır. Gebelik döneminde sıvı elektrolit kaybı nedeniyle daha sık görülebilmektedir. Kadınlarda daha sık rastlanmakla beraber, 20-30 yaş arasındakiler bu sendromdan daha fazla etkilenmektedir. Hava sıcaklıkları, bu sendromun belirtilerini daha fazla tetikleyebilir.
Nöroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Abdullah Özkardeş, huzursuz bacak sendromu hakkında bilgi verdi.
Uykuya geçerken belirtiler başlıyor
Huzursuz bacak sendromu, genellikle dinlenme halindeyken özellikle de uykuya geçişte bacaklarda tarif edilemeyen huzursuzluk, karıncalanma, yanma, batma ve ağrı hissinin meydana gelmesiyle ortaya çıkan bir tablodur. Hastalar bu durumda kalkıp yürümeye geçtiklerinde şikayetlerinin azaldıklarını söylemektedir. Semptomların uykuya geçerken ya da uykudayken gelişmesi yaşam kalitesini bozmaktadır.
Rahatsızlık tüm gün sürebiliyor
Huzursuz bacak sendromunun, hastada oluşturduğu rahatsızlık hissi, gününü masa başında çalışan ya da hareketsiz bir şekilde geçiren kişilerde gün boyunca sürebilir. Bazı hastalarda gündüz saatlerinde azalan şikayetler, gece ortaya çıkabilir. Böyle durumda hastalar uykuya dalmakta zorlanır ve uyku bozuklukları oluşur.Otobüste ya da uçakta bile yaşanabilir
Pek çok kişi bu sorunu önemsemeyip, bir hekime başvurma gereği duymaz. Ancak topumun yüzde 5’ini etkileyen hastalık, eğer tedavi edilmezse kişinin yaşam kalitesini de önemli ölçüde düşürmektedir. İlerlemiş vakalarda kişiler sadece uyurken değil otobüste ya da uçakta bir seyahat halindeyken de bu belirtileri yaşar. Rahatsızlık bir süre sonra kronik hal alabilir ve hastada depresyona yol açabilir.
Pek çok nedeni olabilir
Huzursuz bacak sendromunun genetik temelli olduğu ve ailesinde bu hastalık öyküsü bulunan kişilerin risk grubunda yer aldığı bilinmektedir. Genetik kaynağının dışında hastalık pek çok nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu nedenlerin kontrol altına alınmasıyla, hastalarda önemli ölçüde rahatlama görülmektedir.Huzursuz bacak sendromuna yol açan nedenler şöyle sıralanabilir: B12 vitamini eksikliği, diyabet, böbrek yetmezliği, magnezyum ya da folik asit eksikliği, sigara kullanımı.
Tedavisi hikayeye göre değişir
Huzursuz bacak sendromu görüldüğünde medikal tedavi önerilmektedir. Bu nörolojiye bağlı bir hastalıktır ama görüntüleme yöntemleriyle ortaya çıkmamaktadır. Hastaların şikayetlerine göre teşhis konulmaktadır. Bazen hastalara uyku testleri yapılır. Bu testlerde kişinin uykuya dalma süresi, uykudaki bacak hareketleri gözlemlenir ve buna göre teşhis konulur. Sendroma yol açan bir başka hastalık söz konusuysa öncelikle altta yatan sorun tedavi edilir. Tedavi, hastanın belirtileri kayboluncaya kadar devam ettirilir.
Sıcak havalarda şikayetler aratabilir
Çoğu zaman ilaç tedavileri işe yaramaktadır. Ancak hayat boyu ilaç kullanılan vakalar da bulunmaktadır. Gebelik döneminde sıvı elektrolit kaybı nedeniyle daha sık görülebilmektedir. Kadınlarda daha sık rastlanmakla beraber, 20-30 yaş arasındakiler bu sendromdan daha fazla etkilenmektedir. Hava sıcaklıkları, bu sendromun belirtilerini daha fazla tetikleyebilir.
23 Ağustos 2019 Cuma
Gıdalardaki gizli şekere dikkat
Beslenme ve Diyet Uzmanı Neşe Ceylan Zengin anlattı: Gün içinde tükettiğimiz şekerin neredeyse yarısını; hazır gıdalarda gizli zararlı şekerlerin oluşturduğunu belirten Zengin; uyarılarını şöyle sıraladı...
Günü tatlı bir şeyler tüketmeden geçiremiyor, eksikliğinde krize giriyorsanız dikkat! Şeker, yani basit karbonhidratın fazla tüketimi; damarları tahrip ederek kalp hastalıklarından karaciğer yağlanmasına, kanserden unutkanlık hatta erken bunamaya kadar pek çok sağlık sorunlarına neden olabiliyor. İşte şekerden korunma yolları…
1- Mutlaka kahvaltı yapın: Özellikle peynir ve yumurta içeren proteinden zengin bir kahvaltı, vücudunuzun gece boyunca düşük giden kan şekerinin düzenlenmesi ve şeker açlığının bastırılması için olmazsa olmaz bir öğünü oluşturuyor.
2- Öğle yemeğini atlamayın: Öğünler arasını çok açmak kan şekerini düşürdüğü için şekerli gıdalara yönelmeye neden oluyor. Özellikle ana yemekleri atlamamak, erken kahvaltı yaptıysanız tüketeceğiniz öğle yemeği kan şekerini dengeleyerek, gün içinde atıştırma isteğinizin azalmasını sağlıyor.
3- Meyveyi doğru tüketin: Ara öğünlerde özellikle meyveleri tek başına tüketmeyin, çünkü meyvenin içindeki şeker, kan şekerinizin aniden yükselip düşmesine neden olarak yine aç hissetmenize sebep oluyor. Bu yüzden protein kaynağı olan yoğurt veya süt ile ya da badem, fındık ile ceviz gibi yağlı tohumlarla birlikte tüketmeniz kan şekerinizin dengesini sağlamanıza yardımcı oluyor.
4- Sağlıklı alternatifleri tercih edin: Yapılan çalışmalar gösteriyor ki sütlü veya beyaz çikolata yerine yüzde 70-80 kakao içeren bitter çikolata şeker ihtiyacınızın ciddi oranda azalmasına yardımcı oluyor. Hazır veya paket dondurma yerine süt, muz veya başka meyvelerin mikserden geçirilmesi iyi bir alternatiftir. Hurma da şeker ihtiyacınızı en aza indirecek sağlıklı bir alternatif..
5- Baharatları deneyin: Tarçın, kişniş, hindistan cevizi, karanfil ve kakule gibi baharatlar gıdalarınızı doğal yolla tatlandırıyor ve şeker açlığınızı gideriyor. Özellikle gece yatmadan 1-2 saat önce içeceğiniz 1 bardak tarçınlı süt gece boyu kan şekerinizi dengeler.
6- Light ürünleri bilinçli tüketin: Light ürünlerin içindekiler listesi ne kadar uzunsa, o kadar şeker bulunma ihtimali var demektir. Bu yüzden light ürün diye adlandırılan gıdaları alırken etiketlerindeki şeker miktarına da mutlaka bakın. Bir çay kaşığı, yani 4-5 gramdan az şeker içeren ürünleri tercih edin.
7- Tatlandırıcılara dikkat!: Tatlandırıcılar, özellikle şeker açlığında basit şeker kullanmamak adına sıkça tercih ediliyor. Ancak kullanılan miktar önemli. Her gün tatlı ihtiyacını bastırmak adına tatlandırıcılı tatlılar veya diğer hazır gıdalar şekere daha fazla istek uyandırabiliyor.
8- Kaliteli uyuyun: Düzensiz uyku, vücudun stres hormonlarının artmasına ve salınan insülinin etkili olarak kullanılmamasına yol açıyor. Kaliteli uyku düzeni, vücudun yağ depolamasını, kilo alımını, özellikle gece atıştırma krizlerini de engelleyerek prediyabetin de önlenmesinde önemli bir rol oynuyor.
9- Şeker terminolojisine hakim olun: Mısır şurubu, glikoz şurubu, yüksek fruktozlu mısır şurubu (NBŞ), sükroz, dekstroz, bal, şeker kamışı, meyve suyu konsantreleri de basit şeker grubuna giriyor. Bu yüzden meyveli yoğurt, domates sosu, ketçap gibi hazır gıdaları tüketirken etiketlerini mutlaka okuyup, bu kelimeleri içeren ürünlerden uzak durun.
Günü tatlı bir şeyler tüketmeden geçiremiyor, eksikliğinde krize giriyorsanız dikkat! Şeker, yani basit karbonhidratın fazla tüketimi; damarları tahrip ederek kalp hastalıklarından karaciğer yağlanmasına, kanserden unutkanlık hatta erken bunamaya kadar pek çok sağlık sorunlarına neden olabiliyor. İşte şekerden korunma yolları…
1- Mutlaka kahvaltı yapın: Özellikle peynir ve yumurta içeren proteinden zengin bir kahvaltı, vücudunuzun gece boyunca düşük giden kan şekerinin düzenlenmesi ve şeker açlığının bastırılması için olmazsa olmaz bir öğünü oluşturuyor.
2- Öğle yemeğini atlamayın: Öğünler arasını çok açmak kan şekerini düşürdüğü için şekerli gıdalara yönelmeye neden oluyor. Özellikle ana yemekleri atlamamak, erken kahvaltı yaptıysanız tüketeceğiniz öğle yemeği kan şekerini dengeleyerek, gün içinde atıştırma isteğinizin azalmasını sağlıyor.
3- Meyveyi doğru tüketin: Ara öğünlerde özellikle meyveleri tek başına tüketmeyin, çünkü meyvenin içindeki şeker, kan şekerinizin aniden yükselip düşmesine neden olarak yine aç hissetmenize sebep oluyor. Bu yüzden protein kaynağı olan yoğurt veya süt ile ya da badem, fındık ile ceviz gibi yağlı tohumlarla birlikte tüketmeniz kan şekerinizin dengesini sağlamanıza yardımcı oluyor.
4- Sağlıklı alternatifleri tercih edin: Yapılan çalışmalar gösteriyor ki sütlü veya beyaz çikolata yerine yüzde 70-80 kakao içeren bitter çikolata şeker ihtiyacınızın ciddi oranda azalmasına yardımcı oluyor. Hazır veya paket dondurma yerine süt, muz veya başka meyvelerin mikserden geçirilmesi iyi bir alternatiftir. Hurma da şeker ihtiyacınızı en aza indirecek sağlıklı bir alternatif..
5- Baharatları deneyin: Tarçın, kişniş, hindistan cevizi, karanfil ve kakule gibi baharatlar gıdalarınızı doğal yolla tatlandırıyor ve şeker açlığınızı gideriyor. Özellikle gece yatmadan 1-2 saat önce içeceğiniz 1 bardak tarçınlı süt gece boyu kan şekerinizi dengeler.
6- Light ürünleri bilinçli tüketin: Light ürünlerin içindekiler listesi ne kadar uzunsa, o kadar şeker bulunma ihtimali var demektir. Bu yüzden light ürün diye adlandırılan gıdaları alırken etiketlerindeki şeker miktarına da mutlaka bakın. Bir çay kaşığı, yani 4-5 gramdan az şeker içeren ürünleri tercih edin.
7- Tatlandırıcılara dikkat!: Tatlandırıcılar, özellikle şeker açlığında basit şeker kullanmamak adına sıkça tercih ediliyor. Ancak kullanılan miktar önemli. Her gün tatlı ihtiyacını bastırmak adına tatlandırıcılı tatlılar veya diğer hazır gıdalar şekere daha fazla istek uyandırabiliyor.
8- Kaliteli uyuyun: Düzensiz uyku, vücudun stres hormonlarının artmasına ve salınan insülinin etkili olarak kullanılmamasına yol açıyor. Kaliteli uyku düzeni, vücudun yağ depolamasını, kilo alımını, özellikle gece atıştırma krizlerini de engelleyerek prediyabetin de önlenmesinde önemli bir rol oynuyor.
9- Şeker terminolojisine hakim olun: Mısır şurubu, glikoz şurubu, yüksek fruktozlu mısır şurubu (NBŞ), sükroz, dekstroz, bal, şeker kamışı, meyve suyu konsantreleri de basit şeker grubuna giriyor. Bu yüzden meyveli yoğurt, domates sosu, ketçap gibi hazır gıdaları tüketirken etiketlerini mutlaka okuyup, bu kelimeleri içeren ürünlerden uzak durun.
Şeker tüketiminin artması kanser riskini de arttırıyor
Fransa Kanser Enstitüsü, Paris Üniversitesi ve Fransa Halk Sağlığı Ajansı tarafından yapılan bilimsel araştırmayla, günlük şeker tüketiminin 100 mililitre artırılmasının bile kansere yakalanma riskini yüzde 18 artırdığı tespit edildi.
Prof. Dr. Mustafa Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gıdalara eklenmiş şeker, şekerli içecekler ve diyet ürünlerin sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğunu söyledi.
Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarla, şekerli içeceklerin önemli sağlık sorunları ile ilişkili olabileceğinin gösterildiğini ifade eden Şahin, özellikle işlenmiş gıdalarda yüksek fruktoz içeren mısır şurubu ve eklenmiş şeker kullanımının son 20 yılda hızla arttığını belirtti.
Şahin, "Özellikle meyve suyu tüketiminin sağlıklı olduğu algısı ile yoğun reklamlarla hem meyve sularının hem de şekerli gazlı içeceklerin çocuk ve genç erişkinlerde tüketim hızını artırdı. Araştırmalarla, bu tüketimin obezite, insülin direnci ve şeker hastalığı ile ilişkili olduğunu gösteren önemli bulgular saptandı. Özellikle günlük şeker tüketiminin artışının, şekerli içecekler ve diyet içeceklerin yoğun kullanılmasıyla ölüm riskinin arttığı tespit edildi." diye konuştu.
Hazır meyve suyu tüketimine dikkat
Şeker tüketiminin tip 2 diyabet, insülin direnci ve bazı kanser türlerinin gelişmesinde etkili olabildiğini belirten Şahin, yeni yapılan bilimsel araştırma sonucunun bunu doğruladığını söyledi. Şahin, "British Medical Journal'da (BMJ), sonuçları yeni yayımlanan bilimsel araştırma ile günlük şeker tüketiminin artırılmasının kanser gelişiminde etkili olduğu gösterildi." dedi.
100 bin kişinin 9 yıl izlenmesi ile yapılan araştırma sonucunda, yaklaşık 100 mililitre günlük şekerli içecek tüketiminin artışıyla tüm kanser türleri için riskin yüzde 18, meme kanseri riskinin yüzde 22 arttığının tespit edildiğini aktaran Şahin, araştırmanın, hazır meyve suyu tüketiminin de kanser gelişimi açısından benzer bir etki yaptığını gösterdiği bilgisini verdi.
Araştırma ile az miktarda şeker tüketim miktarının artmasıyla kısa sürede kanser riskinin yükseldiğinin ortaya konduğunu vurgulayan Şahin, oysa şeker tüketiminin azaltılmasının kanserin önlenebilir en önemli sebeplerinden biri olduğunu ifade etti.
"Şekerli gıda tüketimine ciddi sınırlama getirilmeli"İşlenmiş gıdalar yerine doğal ve mevsiminde yiyeceklerin tüketilmesi gerektiğini vurgulayan Şahin, şu önerilerde bulundu:
"Şurup, şeker gibi katkı bulunan hazır meyve sularının tüketiminden kaçınılmalı, bunun yerine meyveler mevsiminde bütün olarak kararınca yenilmeli.
Mutlaka çocuk ve genç erişkinlerde şekerli gıda tüketimine ciddi sınırlama getirilmeli. Her ürünün etiketinde toplam şeker miktarı ve eklenmiş şeker miktarı mutlaka yer almalı. İşlenmiş yerine doğal gıdalar tüketilmeli. Gıda etiketlerindeki kalori miktarı okunabilir büyüklükte olmalı. Katkı, koruyucu ve çeşitli şurupları içeren diyet ürünlerden kaçınılmalı. Bunun yerine daha az ama ölçülü miktarda sağlıklı ürünler tüketilmeli."
Prof. Dr. Mustafa Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gıdalara eklenmiş şeker, şekerli içecekler ve diyet ürünlerin sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğunu söyledi.
Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarla, şekerli içeceklerin önemli sağlık sorunları ile ilişkili olabileceğinin gösterildiğini ifade eden Şahin, özellikle işlenmiş gıdalarda yüksek fruktoz içeren mısır şurubu ve eklenmiş şeker kullanımının son 20 yılda hızla arttığını belirtti.
Şahin, "Özellikle meyve suyu tüketiminin sağlıklı olduğu algısı ile yoğun reklamlarla hem meyve sularının hem de şekerli gazlı içeceklerin çocuk ve genç erişkinlerde tüketim hızını artırdı. Araştırmalarla, bu tüketimin obezite, insülin direnci ve şeker hastalığı ile ilişkili olduğunu gösteren önemli bulgular saptandı. Özellikle günlük şeker tüketiminin artışının, şekerli içecekler ve diyet içeceklerin yoğun kullanılmasıyla ölüm riskinin arttığı tespit edildi." diye konuştu.
Hazır meyve suyu tüketimine dikkat
Şeker tüketiminin tip 2 diyabet, insülin direnci ve bazı kanser türlerinin gelişmesinde etkili olabildiğini belirten Şahin, yeni yapılan bilimsel araştırma sonucunun bunu doğruladığını söyledi. Şahin, "British Medical Journal'da (BMJ), sonuçları yeni yayımlanan bilimsel araştırma ile günlük şeker tüketiminin artırılmasının kanser gelişiminde etkili olduğu gösterildi." dedi.
100 bin kişinin 9 yıl izlenmesi ile yapılan araştırma sonucunda, yaklaşık 100 mililitre günlük şekerli içecek tüketiminin artışıyla tüm kanser türleri için riskin yüzde 18, meme kanseri riskinin yüzde 22 arttığının tespit edildiğini aktaran Şahin, araştırmanın, hazır meyve suyu tüketiminin de kanser gelişimi açısından benzer bir etki yaptığını gösterdiği bilgisini verdi.
Araştırma ile az miktarda şeker tüketim miktarının artmasıyla kısa sürede kanser riskinin yükseldiğinin ortaya konduğunu vurgulayan Şahin, oysa şeker tüketiminin azaltılmasının kanserin önlenebilir en önemli sebeplerinden biri olduğunu ifade etti.
"Şekerli gıda tüketimine ciddi sınırlama getirilmeli"İşlenmiş gıdalar yerine doğal ve mevsiminde yiyeceklerin tüketilmesi gerektiğini vurgulayan Şahin, şu önerilerde bulundu:
"Şurup, şeker gibi katkı bulunan hazır meyve sularının tüketiminden kaçınılmalı, bunun yerine meyveler mevsiminde bütün olarak kararınca yenilmeli.
Mutlaka çocuk ve genç erişkinlerde şekerli gıda tüketimine ciddi sınırlama getirilmeli. Her ürünün etiketinde toplam şeker miktarı ve eklenmiş şeker miktarı mutlaka yer almalı. İşlenmiş yerine doğal gıdalar tüketilmeli. Gıda etiketlerindeki kalori miktarı okunabilir büyüklükte olmalı. Katkı, koruyucu ve çeşitli şurupları içeren diyet ürünlerden kaçınılmalı. Bunun yerine daha az ama ölçülü miktarda sağlıklı ürünler tüketilmeli."
11 Ağustos 2019 Pazar
Türkiye sigara fiyatında Avrupa'da en ucuz ülke
TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanvekili Müşerref Pervin Tuba Durgut, Türkiye'nin, Avrupa'da ve dünya genelinde sigaraların en ucuza satıldığı, sigara fiyatında 37 Avrupa ülkesi içinde en ucuz ülke olduğunu belirtti.
Pervin Tuba Durgut, vergi artışları ile sigara tüketiminin azaltılması, hayatların kurtarılması, sağlık sisteminde oluşturduğu yükün azaltılmasının amaçlandığına işaret ederek, çok yüksek sigara içme oranları ve ölüm sayılarına rağmen Türkiye'nin, Avrupa'da ve dünya genelinde sigaraların en ucuza satıldığı, satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında ise sigara fiyatında 37 Avrupa ülkesi içinde en ucuz ülke olduğunu belirtti.
Sağlık Bilimleri Üniversitesinden yapılan açıklamaya göre, TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanvekili Müşerref Pervin Tuba Durgut, sigara üzerindeki vergilerin artırılması ve sigara fiyatlarına yansıtılması konusundaki değerlendirmesinde, tütün ve tütün ürünleri kullanımının insan hayatına, toplum sağlığına ve sağlık sistemine önemli yükler getirdiğine dikkati çekti.
Durgut, sigaradan alınan vergilerin doğrudan sigaraya bağlı hastalıklar sonucunda sağlık sisteminde oluşan yükü karşılamaktan çok uzak olduğunu vurguladı.
Türkiye'de sigaraya yapılan vergi artışlarının temel dayanaklarından birisinin Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi (TKÇS) ve Kılavuz İlkeleri olduğuna değinen Durgut, bu yaklaşımın DSÖ'nün önerdiği yöntemlerden biri olduğunu ve pek çok gelişmiş ülkede uygulandığını aktardı.
Durgut, şöyle devam etti:
"Son dönemde yapılan vergi artışları, MPOWER ilkelerinden olan vergi artırımı konusunda Türkiye'nin kararlılığını göstermektedir. Bu sayede Türkiye'de sigara tüketiminin azaltılması, bu sayede sigaranın toplumda neden olduğu sağlık problemlerinin de önemli derecede önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Sigarada yapılan vergi artışları ile sigara tüketiminin azaltılması, hayatların kurtarılması, tütün kullanımıyla doğrudan ilgili hastalıklardan dolayı sigaranın sağlık sistemimizde oluşturduğu yükün azaltılması amaçlanıyor. Çok yüksek sigara içme oranları ve ölüm sayılarına rağmen Türkiye, Avrupa'da ve dünya genelinde sigaraların en ucuza satıldığı ülkedir. Satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında ise Türkiye sigara fiyatında 37 Avrupa ülkesi içinde en ucuz ülke. Tüketicilerin refah düzeyi kıyasına göre Türkiye'de 100 birim sigara alınırken İngiltere'de ancak 28 birim sigara alınabiliyor."
Yıllar içinde giderek düşen sigaraya başlama yaşı nedeniyle birinci hedefi, "gençlerin ve çocukların sigara bağımlılığından korunması" şeklinde açıklayan Durgut, şu bilgileri paylaştı:
"Yapılan araştırmalar göstermiştir ki sigarada vergi artırımının sebep olduğu her yüzde 10'luk artış, çocuk ve gençlerde sigara kullanımını yüzde 15 oranında azaltmaktadır. Bizler Anayasamızın 58. maddesinde yer alan devletimizin çocuk ve gençliğimizi zararlı alışkanlıklardan koruması hükmü ile çalışmalarımıza devam edeceğiz."
Durgut, günde 2 paket sigara içilen bir ailenin aylık sigara masrafının yaklaşık bin 80 lira olduğunu aktararak, sigara kullanımın neden olduğu engellilik ve erken ölümlerin iş gücünün üretkenliğini de ciddi biçimde etkilediğinin ve sigaranın sosyo-ekonomik kalkınma üzerinde doğrudan olumsuz etki doğurduğunun altını çizdi.
Türkiye'deki ölümlerin yüzde 88'inin bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklandığını, bu hastalıklardan herhangi biri nedeniyle 70 yaşından önce ölüm olasılığının 6'da 1 olduğunu anlatan Durgut, şunları kaydetti:
"Her yıl sigara kaynaklı bu hastalıklar�n tedavisi için 24,5 milyar lira sağlık harcaması yapılmaktadır. Buna verimlilik kaybından kaynaklanan ilave gizli maliyetler eklendiğinde büyük bölümü sigara kaynaklı bu hastalıkların Türk ekonomisine toplam yıllık maliyeti 69,7 milyar liradır (GSYİH'nın yüzde 3,6'sı). Mevcut durumda sigaradan alınan vergiler sonucunda elde edilen gelir sigaranın sadece sağlık sistemimizde neden olduğu yüke göre çok düşük durumdadır."
Durgut, çok yönlü ve ulusal politikaların uygulanmasıyla toplum sağlığının ölçülebilir düzeyde iyileştiğinin araştırmalarla kanıtlandığını vurgulayarak, toplanan vergilerin, sağlık sistemine yapılacak yatırımlar ile hem sigara bırakma hem de sigara kaynaklı sağlık sorunlarının tedavisi konusunda daha etkin bir mücadele verilebileceğini ifade etti.
"Günde bir paket sigara içen birisi, sigara içmeyerek biriktireceği parayla ev sahibi olabilir"
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl de tütüne talebin azaltılması için fiyat ve vergi önlemlerinin özellikle gençlerin sigaraya başlamasını önleme konusundaki etkisinin büyük olduğuna işaret ederek, fiyatlarda yüzde 10'luk artışın yüksek gelirli ülkelerde tütün kullanımını yüzde 4, orta ve düşük gelirli ülkelerde yüzde 5 düşürdüğünü ve fiyata duyarlı düşük gelir grubundaki birey ve gençlerin tütün ürünlerine erişebilirliğini azalttığını kaydetti.
DSÖ'nün "Tütün Atlası"na göre, Türkiye'de erkeklerin yüzde 31'inin, kadınların yüzde 12'sinin tütün kaynaklı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğini anlatan Erdöl, şöyle devam etti:
"Sigara içen vatandaşlarımız, her yıl 14,7 milyar dolarlık sigara yani hastalık satın almaktadır. Buna ilaveten sigaranın neden olduğu hastalıklardan kanser, kalp damar hastalığı, solunum yolu hastalıklarının ilaç ve tedavileri için her yıl 5,5 milyar dolar parayı sigara kartellerine ödüyoruz. Son yıllarda hızla artan tütün kullanımın azaltılması için mali önlemlerin yanı sıra 'Dumansız Hava Sahası' yasasının sıkı bir şekilde uygulanması ve nargile satışlarının daha sıkı denetlenmesi gereklidir.
Ülke olarak bütüncül politikalar uygulamak suretiyle toplumumuzu tütün salgınından koruyamazsak hem sağlık hem de ekonomik bakımdan büyük bedeller ödeyeceğimiz aşikardır. Günde bir paket sigara içen birisi, bu sigarayı içmeyerek biriktireceği parayla ev sahibi olabilir. Vatandaşlarımıza tütün ürünlerinde yaşanan fiyat artışını fırsata çevirerek ev sahibi olmalarını tavsiye ediyorum."
"Türkiye'de her 100 kişiden 32'si sigara içiyor"
DSÖ Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar Program Yöneticisi Prof. Dr. Toker Ergüder, yüksek sigara vergilerinin hayat kurtarıcı olduğunu belirterek, Türkiye'de sigaranın neden olduğu kanser, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve kronik hava yolu hastalıkları gibi bulaşıcı olmayan (kronik) hastalıkların her geçen gün artan bir halk sağlığı ve kalkınma sorunu haline geldiğine dikkat çekti.
Ergüder, şu bilgileri paylaştı:
"Türkiye'de her 100 kişiden 32'si sigara içmektedir ve Türkiye, dünya genelinde Bangladeş ve Endonezya'dan sonra en çok sigara içilen üçüncü ülkedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 15 civarındadır. Özellikle erkekler arasındaki sigara içme oranı çok yüksek olup her 100 erkekten 44'ü sigara içmektedir. Ne yazık ki ülkemiz sigara kaynaklı erkek ölümlerinde yüzde 38'lik oranla birinci sıradadır. TÜİK verilerine göre 2018 yılında 81 bin 129 kişi kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Bunların 31 bin 322 kişisi ne yazık ki direkt sigaraya bağlı kötü huylu kanserlerdir."
"Ülkemizde artışın belli bir oranda devam ettiğini görmekteyiz"
Yeşilay Başkanı Prof. Dr. Mücahit Öztürk, Yeşilay'ın devlet kurumlarının da desteğiyle sigara ve diğer bağımlılık türlerinde uluslararası projeleri ve Türkiye sathında uyguladığı sigara karşıtı bağımlılıkla mücadele programlarıyla kendisini dünya çapında bir kanaat önderi olarak kabul ettirdiğini ve pek çok ölçülebilir başarılara imza attığını anlattı.
Alınan sonuçların yeterli olmadığını belirten Öztürk, şunları kaydetti:
"Aralıksız süren farkındalık projelerimize, yurt sathında uyguladığımız eğitim programlarımıza, kampanyalarımıza rağmen dünyaya ve gelişmiş ülkelere baktığımızda sigara kullanımı azalırken, halen ülkemizde artışın belli bir oranda devam ettiğini görmekteyiz. Sigara ile etkin mücadele veren gelişmiş ülkelerde sigaraya talebi azaltacak ve erişimi zorlaştıracak önlemler alındığı bilinmektedir. Bizler de ülkemizde toplumun tüm kesimleriyle birlikte 360 derece bir bakış açısıyla daha güçlü bir mücadele için sigara bağımlılığını önlemek ve toplumu sigaranın sağlığa zararlı etkilerinden korumak için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Yeşilay olarak, toplum sağlığını korumak için atılan bu adımı destekliyor ve halkımız tarafından da desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Sağlıklı bir toplum için sigara ile mücadele vazgeçilmez önceliğimiz."
Pervin Tuba Durgut, vergi artışları ile sigara tüketiminin azaltılması, hayatların kurtarılması, sağlık sisteminde oluşturduğu yükün azaltılmasının amaçlandığına işaret ederek, çok yüksek sigara içme oranları ve ölüm sayılarına rağmen Türkiye'nin, Avrupa'da ve dünya genelinde sigaraların en ucuza satıldığı, satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında ise sigara fiyatında 37 Avrupa ülkesi içinde en ucuz ülke olduğunu belirtti.
Sağlık Bilimleri Üniversitesinden yapılan açıklamaya göre, TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanvekili Müşerref Pervin Tuba Durgut, sigara üzerindeki vergilerin artırılması ve sigara fiyatlarına yansıtılması konusundaki değerlendirmesinde, tütün ve tütün ürünleri kullanımının insan hayatına, toplum sağlığına ve sağlık sistemine önemli yükler getirdiğine dikkati çekti.
Durgut, sigaradan alınan vergilerin doğrudan sigaraya bağlı hastalıklar sonucunda sağlık sisteminde oluşan yükü karşılamaktan çok uzak olduğunu vurguladı.
Türkiye'de sigaraya yapılan vergi artışlarının temel dayanaklarından birisinin Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi (TKÇS) ve Kılavuz İlkeleri olduğuna değinen Durgut, bu yaklaşımın DSÖ'nün önerdiği yöntemlerden biri olduğunu ve pek çok gelişmiş ülkede uygulandığını aktardı.
Durgut, şöyle devam etti:
"Son dönemde yapılan vergi artışları, MPOWER ilkelerinden olan vergi artırımı konusunda Türkiye'nin kararlılığını göstermektedir. Bu sayede Türkiye'de sigara tüketiminin azaltılması, bu sayede sigaranın toplumda neden olduğu sağlık problemlerinin de önemli derecede önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Sigarada yapılan vergi artışları ile sigara tüketiminin azaltılması, hayatların kurtarılması, tütün kullanımıyla doğrudan ilgili hastalıklardan dolayı sigaranın sağlık sistemimizde oluşturduğu yükün azaltılması amaçlanıyor. Çok yüksek sigara içme oranları ve ölüm sayılarına rağmen Türkiye, Avrupa'da ve dünya genelinde sigaraların en ucuza satıldığı ülkedir. Satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında ise Türkiye sigara fiyatında 37 Avrupa ülkesi içinde en ucuz ülke. Tüketicilerin refah düzeyi kıyasına göre Türkiye'de 100 birim sigara alınırken İngiltere'de ancak 28 birim sigara alınabiliyor."
Yıllar içinde giderek düşen sigaraya başlama yaşı nedeniyle birinci hedefi, "gençlerin ve çocukların sigara bağımlılığından korunması" şeklinde açıklayan Durgut, şu bilgileri paylaştı:
"Yapılan araştırmalar göstermiştir ki sigarada vergi artırımının sebep olduğu her yüzde 10'luk artış, çocuk ve gençlerde sigara kullanımını yüzde 15 oranında azaltmaktadır. Bizler Anayasamızın 58. maddesinde yer alan devletimizin çocuk ve gençliğimizi zararlı alışkanlıklardan koruması hükmü ile çalışmalarımıza devam edeceğiz."
Durgut, günde 2 paket sigara içilen bir ailenin aylık sigara masrafının yaklaşık bin 80 lira olduğunu aktararak, sigara kullanımın neden olduğu engellilik ve erken ölümlerin iş gücünün üretkenliğini de ciddi biçimde etkilediğinin ve sigaranın sosyo-ekonomik kalkınma üzerinde doğrudan olumsuz etki doğurduğunun altını çizdi.
Türkiye'deki ölümlerin yüzde 88'inin bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklandığını, bu hastalıklardan herhangi biri nedeniyle 70 yaşından önce ölüm olasılığının 6'da 1 olduğunu anlatan Durgut, şunları kaydetti:
"Her yıl sigara kaynaklı bu hastalıklar�n tedavisi için 24,5 milyar lira sağlık harcaması yapılmaktadır. Buna verimlilik kaybından kaynaklanan ilave gizli maliyetler eklendiğinde büyük bölümü sigara kaynaklı bu hastalıkların Türk ekonomisine toplam yıllık maliyeti 69,7 milyar liradır (GSYİH'nın yüzde 3,6'sı). Mevcut durumda sigaradan alınan vergiler sonucunda elde edilen gelir sigaranın sadece sağlık sistemimizde neden olduğu yüke göre çok düşük durumdadır."
Durgut, çok yönlü ve ulusal politikaların uygulanmasıyla toplum sağlığının ölçülebilir düzeyde iyileştiğinin araştırmalarla kanıtlandığını vurgulayarak, toplanan vergilerin, sağlık sistemine yapılacak yatırımlar ile hem sigara bırakma hem de sigara kaynaklı sağlık sorunlarının tedavisi konusunda daha etkin bir mücadele verilebileceğini ifade etti.
"Günde bir paket sigara içen birisi, sigara içmeyerek biriktireceği parayla ev sahibi olabilir"
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl de tütüne talebin azaltılması için fiyat ve vergi önlemlerinin özellikle gençlerin sigaraya başlamasını önleme konusundaki etkisinin büyük olduğuna işaret ederek, fiyatlarda yüzde 10'luk artışın yüksek gelirli ülkelerde tütün kullanımını yüzde 4, orta ve düşük gelirli ülkelerde yüzde 5 düşürdüğünü ve fiyata duyarlı düşük gelir grubundaki birey ve gençlerin tütün ürünlerine erişebilirliğini azalttığını kaydetti.
DSÖ'nün "Tütün Atlası"na göre, Türkiye'de erkeklerin yüzde 31'inin, kadınların yüzde 12'sinin tütün kaynaklı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğini anlatan Erdöl, şöyle devam etti:
"Sigara içen vatandaşlarımız, her yıl 14,7 milyar dolarlık sigara yani hastalık satın almaktadır. Buna ilaveten sigaranın neden olduğu hastalıklardan kanser, kalp damar hastalığı, solunum yolu hastalıklarının ilaç ve tedavileri için her yıl 5,5 milyar dolar parayı sigara kartellerine ödüyoruz. Son yıllarda hızla artan tütün kullanımın azaltılması için mali önlemlerin yanı sıra 'Dumansız Hava Sahası' yasasının sıkı bir şekilde uygulanması ve nargile satışlarının daha sıkı denetlenmesi gereklidir.
Ülke olarak bütüncül politikalar uygulamak suretiyle toplumumuzu tütün salgınından koruyamazsak hem sağlık hem de ekonomik bakımdan büyük bedeller ödeyeceğimiz aşikardır. Günde bir paket sigara içen birisi, bu sigarayı içmeyerek biriktireceği parayla ev sahibi olabilir. Vatandaşlarımıza tütün ürünlerinde yaşanan fiyat artışını fırsata çevirerek ev sahibi olmalarını tavsiye ediyorum."
"Türkiye'de her 100 kişiden 32'si sigara içiyor"
DSÖ Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar Program Yöneticisi Prof. Dr. Toker Ergüder, yüksek sigara vergilerinin hayat kurtarıcı olduğunu belirterek, Türkiye'de sigaranın neden olduğu kanser, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve kronik hava yolu hastalıkları gibi bulaşıcı olmayan (kronik) hastalıkların her geçen gün artan bir halk sağlığı ve kalkınma sorunu haline geldiğine dikkat çekti.
Ergüder, şu bilgileri paylaştı:
"Türkiye'de her 100 kişiden 32'si sigara içmektedir ve Türkiye, dünya genelinde Bangladeş ve Endonezya'dan sonra en çok sigara içilen üçüncü ülkedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 15 civarındadır. Özellikle erkekler arasındaki sigara içme oranı çok yüksek olup her 100 erkekten 44'ü sigara içmektedir. Ne yazık ki ülkemiz sigara kaynaklı erkek ölümlerinde yüzde 38'lik oranla birinci sıradadır. TÜİK verilerine göre 2018 yılında 81 bin 129 kişi kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Bunların 31 bin 322 kişisi ne yazık ki direkt sigaraya bağlı kötü huylu kanserlerdir."
"Ülkemizde artışın belli bir oranda devam ettiğini görmekteyiz"
Yeşilay Başkanı Prof. Dr. Mücahit Öztürk, Yeşilay'ın devlet kurumlarının da desteğiyle sigara ve diğer bağımlılık türlerinde uluslararası projeleri ve Türkiye sathında uyguladığı sigara karşıtı bağımlılıkla mücadele programlarıyla kendisini dünya çapında bir kanaat önderi olarak kabul ettirdiğini ve pek çok ölçülebilir başarılara imza attığını anlattı.
Alınan sonuçların yeterli olmadığını belirten Öztürk, şunları kaydetti:
"Aralıksız süren farkındalık projelerimize, yurt sathında uyguladığımız eğitim programlarımıza, kampanyalarımıza rağmen dünyaya ve gelişmiş ülkelere baktığımızda sigara kullanımı azalırken, halen ülkemizde artışın belli bir oranda devam ettiğini görmekteyiz. Sigara ile etkin mücadele veren gelişmiş ülkelerde sigaraya talebi azaltacak ve erişimi zorlaştıracak önlemler alındığı bilinmektedir. Bizler de ülkemizde toplumun tüm kesimleriyle birlikte 360 derece bir bakış açısıyla daha güçlü bir mücadele için sigara bağımlılığını önlemek ve toplumu sigaranın sağlığa zararlı etkilerinden korumak için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Yeşilay olarak, toplum sağlığını korumak için atılan bu adımı destekliyor ve halkımız tarafından da desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Sağlıklı bir toplum için sigara ile mücadele vazgeçilmez önceliğimiz."
9 Ağustos 2019 Cuma
30 Mayıs 2019 Perşembe
Kahve içtiğimizde vücudumuzda neler oluyor?
Prof. Dr. Derya Uludüz Cnnturk.com'daki köşesinde kahvenin yararları ve zararları ile ilgili önemli bilgiler verdi.
https://www.finansgundem.com/foto-galeri/kahve-ictigimizde-vucudumuzda-neler-oluyor-galeri/1411177
https://www.finansgundem.com/foto-galeri/kahve-ictigimizde-vucudumuzda-neler-oluyor-galeri/1411177
11 Mayıs 2019 Cumartesi
Hareketsizlik kanser gibi yayılıyor
Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan hareketsizlik, başta yüksek tansiyon olmak üzere, birçok kanser türüne davetiye çıkarıyor.
Yürüyüş, yüzme ya da ağırlık kaldırma egzersizlerinin yüksek tansiyon tedavisindeki önemine dikkat çeken Prof. Dr. Defne Kaya, "Haftada en az 150 dakika bisiklet, tempolu yürüyüş, yüzme gibi kalbinizin sağlıkla atmasını sağlayacak egzersizler ve evde ağırlık, pilates, yoga gibi egzersizler yaparak kas ve kemiklerinizi, ruhunuzu, kalbinizi ve beyninizi oksijenden mahrum etmeyin" önerisinde bulundu.
http://www.sigortagundem.com/foto-galeri/hareketsizlik-kanser-gibi-yayiliyor-galeri/1407014#ixzz5nec2oszZ
Yürüyüş, yüzme ya da ağırlık kaldırma egzersizlerinin yüksek tansiyon tedavisindeki önemine dikkat çeken Prof. Dr. Defne Kaya, "Haftada en az 150 dakika bisiklet, tempolu yürüyüş, yüzme gibi kalbinizin sağlıkla atmasını sağlayacak egzersizler ve evde ağırlık, pilates, yoga gibi egzersizler yaparak kas ve kemiklerinizi, ruhunuzu, kalbinizi ve beyninizi oksijenden mahrum etmeyin" önerisinde bulundu.
http://www.sigortagundem.com/foto-galeri/hareketsizlik-kanser-gibi-yayiliyor-galeri/1407014#ixzz5nec2oszZ
13 Nisan 2019 Cumartesi
Cumhurbaşkanı'nın küresel grip genelgesi Resmi Gazete'de
Küresel grip salgınına (pandemi) ilişkin Cumhurbaşkanlığı Genelgesi Resmi Gazete'de yayımlandı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan genelgede, nüfusun büyük çoğunluğunu etkileyebilecek küresel grip salgını ihtimaline karşı kamu kurum ve kuruluşlarınca alınması gereken tedbirler belirtildi.
Küresel grip salgınına (pandemi) ilişkin Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan genelgede, influenza virüslerinin yol açtığı bir solunum yolu hastalığı olan, özellikle sonbahar ve kış aylarında görülen ve mevsimsel olarak seyreden influenzanın (grip) zaman zaman pek çok kişinin ölümüyle sonuçlanan salgınlara neden olduğu, zaman zaman da küresel çapta görülen ve pandemi olarak adlandırılan salgınlara yol açabildiği belirtildi.
İnfluenza virüslerinin genetik yapısında meydana gelen değişikliklere bağlı yeni tipte bir influenza virüsü ortaya çıkabildiği ve insandan insana kolayca geçiş yeteneği kazanabildiği kaydedilen genelgede, yeni tipte influenza virüsü ile daha önce hiç teması olmayan veya virüsün yol açacağı enfeksiyonun gelişmesine yatkın olan kişilerin önemli bir kısmının etkilenmesiyle pandeminin ortaya çıkabildiği ifade edildi.
Genelgede, nüfusun büyük çoğunluğunu etkileyebilecek böyle bir pandemi ihtimaline karşı kamu kurum ve kuruluşlarınca alınması gereken tedbirler şöyle sıralandı:
- Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan, bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının pandemiye yönelik görev ve sorumluluklarının belirtildiği 'Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı' (Plan) 'www.grip.gov.tr' adresinde yayımlanacak. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgilendirmeler ve güncel duyurular, bu adresten düzenli olarak yapılacak.
- Pandemi sırasında yapılacak çalışmaların belirlenmesi ve pandeminin toplumdaki etkisinin azaltılması amacıyla valiliklerin koordinasyonunda, "Pandemik İnfluenza İl Hazırlık ve Faaliyet Planı" hazırlanacak.
- Küresel bir grip salgınında hizmet sunumunun aksamaması amacıyla il sağlık müdürlükleriyle işbirliği içinde pandemi hazırlık çalışmaları yapılarak hastaneler ve tedavi merkezlerinin yanı sıra kamu kurumlarında da sağlık hizmeti verilebilmesi için ilde ihtiyaç duyulan ek hizmet, birim, alan, araç ve malzemelerin tedariki ile bunların hizmete sunulması planlanacak.
- Kamu kurum ve kuruluşlarının bilgilendirilmesi amacıyla merkezde Sağlık Bakanlığı, illerde ise valiliklerin koordinasyonunda il sağlık müdürlükleri tarafından bilgilendirme ve iş birliği toplantıları düzenlenecek, uygulamalar Sağlık Bakanlığınca takip edilecek.
- Pandemi döneminde kamu hizmetlerinde herhangi bir aksaklığa yol açmayacak şekilde gerekli tedbirler alınacak, "Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı" ve "Pandemik Influenza İl Hazırlık ve Faaliyet Planı"nın uygulanması ve bu kapsamdaki görevlerin yerine getirilmesi konusunda Sağlık Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatınca ihtiyaç duyulacak her türlü katkı ve destek bütün kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle sağlanacak.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan genelgede, nüfusun büyük çoğunluğunu etkileyebilecek küresel grip salgını ihtimaline karşı kamu kurum ve kuruluşlarınca alınması gereken tedbirler belirtildi.
Küresel grip salgınına (pandemi) ilişkin Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan genelgede, influenza virüslerinin yol açtığı bir solunum yolu hastalığı olan, özellikle sonbahar ve kış aylarında görülen ve mevsimsel olarak seyreden influenzanın (grip) zaman zaman pek çok kişinin ölümüyle sonuçlanan salgınlara neden olduğu, zaman zaman da küresel çapta görülen ve pandemi olarak adlandırılan salgınlara yol açabildiği belirtildi.
İnfluenza virüslerinin genetik yapısında meydana gelen değişikliklere bağlı yeni tipte bir influenza virüsü ortaya çıkabildiği ve insandan insana kolayca geçiş yeteneği kazanabildiği kaydedilen genelgede, yeni tipte influenza virüsü ile daha önce hiç teması olmayan veya virüsün yol açacağı enfeksiyonun gelişmesine yatkın olan kişilerin önemli bir kısmının etkilenmesiyle pandeminin ortaya çıkabildiği ifade edildi.
Genelgede, nüfusun büyük çoğunluğunu etkileyebilecek böyle bir pandemi ihtimaline karşı kamu kurum ve kuruluşlarınca alınması gereken tedbirler şöyle sıralandı:
- Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan, bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının pandemiye yönelik görev ve sorumluluklarının belirtildiği 'Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı' (Plan) 'www.grip.gov.tr' adresinde yayımlanacak. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgilendirmeler ve güncel duyurular, bu adresten düzenli olarak yapılacak.
- Pandemi sırasında yapılacak çalışmaların belirlenmesi ve pandeminin toplumdaki etkisinin azaltılması amacıyla valiliklerin koordinasyonunda, "Pandemik İnfluenza İl Hazırlık ve Faaliyet Planı" hazırlanacak.
- Küresel bir grip salgınında hizmet sunumunun aksamaması amacıyla il sağlık müdürlükleriyle işbirliği içinde pandemi hazırlık çalışmaları yapılarak hastaneler ve tedavi merkezlerinin yanı sıra kamu kurumlarında da sağlık hizmeti verilebilmesi için ilde ihtiyaç duyulan ek hizmet, birim, alan, araç ve malzemelerin tedariki ile bunların hizmete sunulması planlanacak.
- Kamu kurum ve kuruluşlarının bilgilendirilmesi amacıyla merkezde Sağlık Bakanlığı, illerde ise valiliklerin koordinasyonunda il sağlık müdürlükleri tarafından bilgilendirme ve iş birliği toplantıları düzenlenecek, uygulamalar Sağlık Bakanlığınca takip edilecek.
- Pandemi döneminde kamu hizmetlerinde herhangi bir aksaklığa yol açmayacak şekilde gerekli tedbirler alınacak, "Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı" ve "Pandemik Influenza İl Hazırlık ve Faaliyet Planı"nın uygulanması ve bu kapsamdaki görevlerin yerine getirilmesi konusunda Sağlık Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatınca ihtiyaç duyulacak her türlü katkı ve destek bütün kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle sağlanacak.
Sağlık Bakanlığından aşı uyarısı: Salgın yaşanabilir
Ceyhan, çocuklarına aşı yapılmasını reddedenlerin sayısının 40 bine yaklaştığını belirterek, “Aşı reddi 50 binleri bulursa Türkiye’de salgın yaşanabilir” uyarısı yaptı
ABD’nin New York Eyaleti’nin kuzeyindeki Rockland County’de 153 kızamık vakasının ardından, aşısız çocukların kamuya açık alanlara girmesi yasaklanırken, yasağa uymayanlara 500 dolar para cezası, 6 ay hapis cezası uygulanacağı açıklandı. Türkiye’de ise son dönemde henüz kızamık nedeniyle ölüm kaydı bulunmasa da çocuklarına aşı yaptırmayı reddedenlerin sayısı giderek artıyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2015’te yüzde 97, 2016’da yüzde 98 olan aşılama oranı 2017’de yüzde 96’ya düştü.
183 kişiden 40 bine
Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Danışma Kurulu üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ise 2011’de 183 kişiyle başlayan aşı karşıtlığının, günümüzde 40 bine yaklaştığını söyledi. Çocuklara aşı yaptırmayı reddetmenin bedelinin büyük olduğuna dikkat çeken Ceyhan, “Aşı reddi 50 binleri bulursa Türkiye’de salgın meydana gelebilir” dedi. Kızamığın tehlikeli bir hastalık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ceyhan, şunları dedi:
“Geçen yıl kızamık vaka sayısı 100’e yaklaştı. Eğer aşı reddi devam ederse bu rakamın artması kaçınılmaz. Kızamığa yakalanan her bin çocuktan 20’sinde ölüm riski vardır. İnsanlar aşıyı ilaç tedavisi ile karıştırıyor. Başka çocukların sağlığını etkiliyorsa bunu özgürlük olarak değerlendirmeyiz. ‘Aşı yaptırmayın’ diyen herkesin çocuklarının aşıları tam yapılmıştır. Aşı sayesinde 3 milyon çocuğun ölümü engellenirken, 25 enfeksiyon hastalığı ile mücadele ediliyor. Aşılama çocuğa 72 yıl kazandırıyor. 750 milyon çocuk sakat kalmaktan kurtuluyor.”
Milliyet'ten Mert İnan'ın haberine göre, aşı karşıtlığını “bilim düşmanlığı” olarak nitelendiren İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Selim Badur da ABD’de yaşanan kızamık salgınının Türkiye için uyarıcı olması gerektiğini söyledi. Aşı karşıtlığının fitilinin 1998’de İngiltere’de Andrew Wakefield adında bir İngiliz cerrahın ateşlediğini anımsatan Badur, söylediklerin gerçeği yansıtmaması nedeniyle Wakefield’ın doktorluk yapma yetkisinin elinden alındığını ifade etti. “Aşıların otizme yol açtığı, İsrail’in Müslümanların DNA’sını bozmak için özel olarak aşı ürettiği söylemleri saçmalık ve safsatadan ibaret” diyen Badur, çocukların risk altında olduğunu söyledi: “Yıllar içerisinde aşıların kullanımında artış var ancak otizm sayısında atış yok. Türkiye’de İsrail’den ithal edilen herhangi bir aşı da yok. Fransa ve İtalya 11 aşıya zorunluluk getirdi. Bu aşıları yaptırmayan çocuklar okullara kabul edilmiyor. ABD’nin bazı bölgelerinde aşısız çocuklar, izole edilmiş eğitim kurumlarına gönderiliyor. İlerleyen günlerde bizim ülkemizde ABD’de benzeri sıkıntılar olabilir. Çocuklarını aşılatmayan aile sayısı artıyor. Bilimden uzak söylemler nedeniyle çocuklarımız risk altında.”
Formül her yer için aynı
İstanbul Aile Hekimliği Derneği Aşı Çalışma Grubu Genel Sekreteri Dr. Hamza Özdemir, aşıların güvenliğinin defalarca kanıtlandığı belirterek, “Ücretsiz olarak uygulanan aşı sayısı 13 ve Aile Sağlığı Merkezleri’nde kolay ulaşılabilir halde. Aşı kararsızlığı yanlış inanışlardan kaynaklanıyor. Aşı üretimi yapılan firmalar aşıların içeriğinde bulunan formülleri Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği raporlara uygun olarak üretmek zorunda. Firmalar DSÖ tarafından her 2 yılda rutin olarak tepeden tırnağa denetimden geçirilir. Aşı içeriği tüm dünya için aynı formül ile üretilir” dedi.
ABD’nin New York Eyaleti’nin kuzeyindeki Rockland County’de 153 kızamık vakasının ardından, aşısız çocukların kamuya açık alanlara girmesi yasaklanırken, yasağa uymayanlara 500 dolar para cezası, 6 ay hapis cezası uygulanacağı açıklandı. Türkiye’de ise son dönemde henüz kızamık nedeniyle ölüm kaydı bulunmasa da çocuklarına aşı yaptırmayı reddedenlerin sayısı giderek artıyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2015’te yüzde 97, 2016’da yüzde 98 olan aşılama oranı 2017’de yüzde 96’ya düştü.
183 kişiden 40 bine
Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Danışma Kurulu üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ise 2011’de 183 kişiyle başlayan aşı karşıtlığının, günümüzde 40 bine yaklaştığını söyledi. Çocuklara aşı yaptırmayı reddetmenin bedelinin büyük olduğuna dikkat çeken Ceyhan, “Aşı reddi 50 binleri bulursa Türkiye’de salgın meydana gelebilir” dedi. Kızamığın tehlikeli bir hastalık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ceyhan, şunları dedi:
“Geçen yıl kızamık vaka sayısı 100’e yaklaştı. Eğer aşı reddi devam ederse bu rakamın artması kaçınılmaz. Kızamığa yakalanan her bin çocuktan 20’sinde ölüm riski vardır. İnsanlar aşıyı ilaç tedavisi ile karıştırıyor. Başka çocukların sağlığını etkiliyorsa bunu özgürlük olarak değerlendirmeyiz. ‘Aşı yaptırmayın’ diyen herkesin çocuklarının aşıları tam yapılmıştır. Aşı sayesinde 3 milyon çocuğun ölümü engellenirken, 25 enfeksiyon hastalığı ile mücadele ediliyor. Aşılama çocuğa 72 yıl kazandırıyor. 750 milyon çocuk sakat kalmaktan kurtuluyor.”
Milliyet'ten Mert İnan'ın haberine göre, aşı karşıtlığını “bilim düşmanlığı” olarak nitelendiren İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Selim Badur da ABD’de yaşanan kızamık salgınının Türkiye için uyarıcı olması gerektiğini söyledi. Aşı karşıtlığının fitilinin 1998’de İngiltere’de Andrew Wakefield adında bir İngiliz cerrahın ateşlediğini anımsatan Badur, söylediklerin gerçeği yansıtmaması nedeniyle Wakefield’ın doktorluk yapma yetkisinin elinden alındığını ifade etti. “Aşıların otizme yol açtığı, İsrail’in Müslümanların DNA’sını bozmak için özel olarak aşı ürettiği söylemleri saçmalık ve safsatadan ibaret” diyen Badur, çocukların risk altında olduğunu söyledi: “Yıllar içerisinde aşıların kullanımında artış var ancak otizm sayısında atış yok. Türkiye’de İsrail’den ithal edilen herhangi bir aşı da yok. Fransa ve İtalya 11 aşıya zorunluluk getirdi. Bu aşıları yaptırmayan çocuklar okullara kabul edilmiyor. ABD’nin bazı bölgelerinde aşısız çocuklar, izole edilmiş eğitim kurumlarına gönderiliyor. İlerleyen günlerde bizim ülkemizde ABD’de benzeri sıkıntılar olabilir. Çocuklarını aşılatmayan aile sayısı artıyor. Bilimden uzak söylemler nedeniyle çocuklarımız risk altında.”
Formül her yer için aynı
İstanbul Aile Hekimliği Derneği Aşı Çalışma Grubu Genel Sekreteri Dr. Hamza Özdemir, aşıların güvenliğinin defalarca kanıtlandığı belirterek, “Ücretsiz olarak uygulanan aşı sayısı 13 ve Aile Sağlığı Merkezleri’nde kolay ulaşılabilir halde. Aşı kararsızlığı yanlış inanışlardan kaynaklanıyor. Aşı üretimi yapılan firmalar aşıların içeriğinde bulunan formülleri Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği raporlara uygun olarak üretmek zorunda. Firmalar DSÖ tarafından her 2 yılda rutin olarak tepeden tırnağa denetimden geçirilir. Aşı içeriği tüm dünya için aynı formül ile üretilir” dedi.
31 Mart 2019 Pazar
Dünyada kızamık vakaları neden artıyor?
ABD'nin New York eyaletine bağlı bir bölgede kızamık vakalarındaki artış nedeniyle acil durum ilan edildi. Peki kızamık vakaları neden artıyor? Aşının olumsuz etkileri konusunda yanlış bilgilerin kaynağı ve yayılmasında sosyal medyanın rolü ne? Türkiye'de aşı reddi eğilimi ne durumda?
New York eyaletindeki Rockland bölgesinde kızamık salgını nedeniyle acil durum ilan edildi.
New York City'nin kuzeyindeki Rockland County'de 153 kızamık vakasının ardından, aşısız çocukların kamuya açık alanlara girmesi yasaklandı.
Yasağa uymayanlara 500 dolar para cezası ile 6 aya kadar hapis cezası uygulanacağı bildirildi. Yasağın 30 gün boyunca uygulanacağı bildirildi.
Washington, California, Texas ve Illinois eyaletlerinde de kızamık salgını olduğu haberleri daha önce çıkmıştı.
ABD'de dini nedenlerle veya aşının otizme yol açacağına dair yanlış bilgilere dayanarak çocuklarına aşı yaptırmayı reddedenlerin sayısı giderek artıyor.
New York Times gazetesinde yer alan bir habere göre, söz konusu ilçedeki salgın esas olarak aşırı dindar Yahudilerin yaşadığı bir bölgede yoğunlaşmış bulunuyor.
300 bin nüfuslu ilçede aşılanma oranı yüzde 50-60 seviyesinde seyrediyor; uzmanlar bunun yeterli olmadığını vurguluyor.
Kızamık vakaları neden artıyor?
Peki, Avrupa ve ABD'de kızamık vakalarının artması neye bağlanıyor?
Bu sorun insanların aşı konusundaki davranışlarıyla ilgili.
Kızamık aşısının çocuklarda otizme yol açtığına dair söylentilerin yanlış olduğu çoktan ortaya çıksa da bu yanlış inanç, aşılatma oranını etkilemeye devam ediyor. Kızamık hastalığının içerdiği risklerden habersiz ebeveynlerin çocuklarını aşılatmama eğilimi de bunda etkili oldu.
Kızamık aşısı olmamış insan sayısı belli bölgelerde yoğunlaşmış halde her yıl artarken büyük bir risk faktörü oluşturuyor. Kızamık, dünyanın birçok bölgesinde yılda 90 bin insanın ölümüne yol açan bir hastalık. Aşı oranının düşük olduğu bölgelere seyahat vb. yollarla kızamık virüsü ulaştığında, hastalık hızla yayılıyor.
Avrupa'da üç kat artış
Kızamık bulaşıcı bir hastalık ve akciğer ve beyin hasarı da dahil olmak üzere ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.
Ancak bu tehlikelere rağmen birçok ülkede kızamık aşısı oranları düşüş gösteriyor.
Avrupa'da 2018 yılında 82 bin 500'ü aşkın kızamık vakası görüldü. Bu sayı son 10 yılın en yüksek rakamı, 2017'deki vaka sayısının ise üç katı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), aşı karşıtı hareketin 2019 küresel sağlık riskleri arasında üst sıralarda yer aldığını açıkladı.
'Kızamık aşısı-otizm bağlantısı'na dair söylentinin kaynağı ne?
Batılı ülkelerde kızamık aşısı oranlarının düşmesi esas olarak İngiliz cerrah Andrew Wakefield'ın açıklamalarına dayanıyor.
1997'de ünlü tıp dergisi Lancet'te yazdığı bir makalede Wakefield, kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) için yapılan karma aşının çocuklarda otizme yol açtığını iddia etmişti.
O tarihten beri yapılan birçok araştırmada aşı ile otizm arasında böyle bir bağlantı bulunamadı. Lancet dergisi bu araştırmayı yayından kaldırdı ve Wakefield İngiltere'de meslekten men edildi.
Ancak onun ileri sürdüğü iddialar nedeniyle KKK aşısı oranları İngiltere'de 1996'da yüzde 92'den 2002'de yüzde 84'e kadar düştü. O tarihten bu yana yüzde 91'e tırmandıysa da bu oran hala DSÖ'nün önerdiği yüzde 95'in altında.
Sosyal medyanın rolü
İngiltere'de Kamu Sağlığı Derneği, aşılar hakkında "yanlış ve tehlikeli bilgi" yayılmasında sosyal medyanın rolüne dikkat çekiyor.
Araştırmalar, sosyal medyada yayılan sahte haberlerin "aşılar konusunda yanlış bilgi içerdiği ve olumsuz mesajlar verdiğini" gösteriyor.
Uzmanlar, bu konudaki "sahte haberlerin" yayılmasını önlemek üzere sosyal medya şirketlerini adım atmaya çağırıyor.
Hükümet, sosyal medya şirketlerini aşılar hakkında yanlış bilgi içeren paylaşımları kaldırmaya zorlayan yeni bir yasa üzerinde çalışıyor.
Türkiye'de durum ne?
DSÖ verilerine göre, 2018'in ilk dokuz ayında kızamık teşhisi konan hasta sayısı 510'a ulaşmıştı.
Bu rakam 2017'de 69 olan vaka sayısına kıyasla büyük bir artışı ifade ediyor. 2016'daki kızamık vakası sayısı ise sadece 9'du.
Türkiye'de son dönemde henüz kızamık nedeniyle ölüm kaydı bulunmasa da çocuklarına aşı yaptırmayı reddedenlerin sayısı giderek artıyor.
Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2015'te yüzde 97, 2016'da yüzde 98 olan aşılama oranı 2017'de yüzde 96'ya düştü.
Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Danışma Kurulu üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, son yıllarda kızamık vakalarındaki artışa dikkat çekiyor.
Son birkaç yıldır Türkiye'de de artan aşı karşıtı söylemlerin etkisiyle ebeveynlerin çocuklarını aşılatmamaya başladıklarını vurgulayan Ceyhan, 2011 yılında 183 kişiyle başlayan aşı karşıtlığının 2013'te 980'i bulduğunu, 2017'de ise 23 bin 600 ailenin çocuklarına aşı yapılmasını reddettiğini belirtiyor.
Ceyhan, aşı reddinin 50 binleri bulması halinde Türkiye'de salgın meydana gelebileceği uyarısında bulunuyor.
Geçmiş salgınlardan elde edilen verilere göre, kızamık geçiren 1000 çocuğun 100'ü hastaneye yatıyor, bu çocukların yaklaşık 20'si hayatını kaybediyor, 30'unda ise beyin hasarı meydana geliyor.
New York eyaletindeki Rockland bölgesinde kızamık salgını nedeniyle acil durum ilan edildi.
New York City'nin kuzeyindeki Rockland County'de 153 kızamık vakasının ardından, aşısız çocukların kamuya açık alanlara girmesi yasaklandı.
Yasağa uymayanlara 500 dolar para cezası ile 6 aya kadar hapis cezası uygulanacağı bildirildi. Yasağın 30 gün boyunca uygulanacağı bildirildi.
Washington, California, Texas ve Illinois eyaletlerinde de kızamık salgını olduğu haberleri daha önce çıkmıştı.
ABD'de dini nedenlerle veya aşının otizme yol açacağına dair yanlış bilgilere dayanarak çocuklarına aşı yaptırmayı reddedenlerin sayısı giderek artıyor.
New York Times gazetesinde yer alan bir habere göre, söz konusu ilçedeki salgın esas olarak aşırı dindar Yahudilerin yaşadığı bir bölgede yoğunlaşmış bulunuyor.
300 bin nüfuslu ilçede aşılanma oranı yüzde 50-60 seviyesinde seyrediyor; uzmanlar bunun yeterli olmadığını vurguluyor.
Kızamık vakaları neden artıyor?
Peki, Avrupa ve ABD'de kızamık vakalarının artması neye bağlanıyor?
Bu sorun insanların aşı konusundaki davranışlarıyla ilgili.
Kızamık aşısının çocuklarda otizme yol açtığına dair söylentilerin yanlış olduğu çoktan ortaya çıksa da bu yanlış inanç, aşılatma oranını etkilemeye devam ediyor. Kızamık hastalığının içerdiği risklerden habersiz ebeveynlerin çocuklarını aşılatmama eğilimi de bunda etkili oldu.
Kızamık aşısı olmamış insan sayısı belli bölgelerde yoğunlaşmış halde her yıl artarken büyük bir risk faktörü oluşturuyor. Kızamık, dünyanın birçok bölgesinde yılda 90 bin insanın ölümüne yol açan bir hastalık. Aşı oranının düşük olduğu bölgelere seyahat vb. yollarla kızamık virüsü ulaştığında, hastalık hızla yayılıyor.
Avrupa'da üç kat artış
Kızamık bulaşıcı bir hastalık ve akciğer ve beyin hasarı da dahil olmak üzere ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.
Ancak bu tehlikelere rağmen birçok ülkede kızamık aşısı oranları düşüş gösteriyor.
Avrupa'da 2018 yılında 82 bin 500'ü aşkın kızamık vakası görüldü. Bu sayı son 10 yılın en yüksek rakamı, 2017'deki vaka sayısının ise üç katı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), aşı karşıtı hareketin 2019 küresel sağlık riskleri arasında üst sıralarda yer aldığını açıkladı.
'Kızamık aşısı-otizm bağlantısı'na dair söylentinin kaynağı ne?
Batılı ülkelerde kızamık aşısı oranlarının düşmesi esas olarak İngiliz cerrah Andrew Wakefield'ın açıklamalarına dayanıyor.
1997'de ünlü tıp dergisi Lancet'te yazdığı bir makalede Wakefield, kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) için yapılan karma aşının çocuklarda otizme yol açtığını iddia etmişti.
O tarihten beri yapılan birçok araştırmada aşı ile otizm arasında böyle bir bağlantı bulunamadı. Lancet dergisi bu araştırmayı yayından kaldırdı ve Wakefield İngiltere'de meslekten men edildi.
Ancak onun ileri sürdüğü iddialar nedeniyle KKK aşısı oranları İngiltere'de 1996'da yüzde 92'den 2002'de yüzde 84'e kadar düştü. O tarihten bu yana yüzde 91'e tırmandıysa da bu oran hala DSÖ'nün önerdiği yüzde 95'in altında.
Sosyal medyanın rolü
İngiltere'de Kamu Sağlığı Derneği, aşılar hakkında "yanlış ve tehlikeli bilgi" yayılmasında sosyal medyanın rolüne dikkat çekiyor.
Araştırmalar, sosyal medyada yayılan sahte haberlerin "aşılar konusunda yanlış bilgi içerdiği ve olumsuz mesajlar verdiğini" gösteriyor.
Uzmanlar, bu konudaki "sahte haberlerin" yayılmasını önlemek üzere sosyal medya şirketlerini adım atmaya çağırıyor.
Hükümet, sosyal medya şirketlerini aşılar hakkında yanlış bilgi içeren paylaşımları kaldırmaya zorlayan yeni bir yasa üzerinde çalışıyor.
Türkiye'de durum ne?
DSÖ verilerine göre, 2018'in ilk dokuz ayında kızamık teşhisi konan hasta sayısı 510'a ulaşmıştı.
Bu rakam 2017'de 69 olan vaka sayısına kıyasla büyük bir artışı ifade ediyor. 2016'daki kızamık vakası sayısı ise sadece 9'du.
Türkiye'de son dönemde henüz kızamık nedeniyle ölüm kaydı bulunmasa da çocuklarına aşı yaptırmayı reddedenlerin sayısı giderek artıyor.
Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2015'te yüzde 97, 2016'da yüzde 98 olan aşılama oranı 2017'de yüzde 96'ya düştü.
Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Danışma Kurulu üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, son yıllarda kızamık vakalarındaki artışa dikkat çekiyor.
Son birkaç yıldır Türkiye'de de artan aşı karşıtı söylemlerin etkisiyle ebeveynlerin çocuklarını aşılatmamaya başladıklarını vurgulayan Ceyhan, 2011 yılında 183 kişiyle başlayan aşı karşıtlığının 2013'te 980'i bulduğunu, 2017'de ise 23 bin 600 ailenin çocuklarına aşı yapılmasını reddettiğini belirtiyor.
Ceyhan, aşı reddinin 50 binleri bulması halinde Türkiye'de salgın meydana gelebileceği uyarısında bulunuyor.
Geçmiş salgınlardan elde edilen verilere göre, kızamık geçiren 1000 çocuğun 100'ü hastaneye yatıyor, bu çocukların yaklaşık 20'si hayatını kaybediyor, 30'unda ise beyin hasarı meydana geliyor.
12 Mart 2019 Salı
Şehir hastanelerinde "kişisel sözleşme" dönemi
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şehir hastanelerinde görev yapacak öğretim üyelerine, başhekim tarafından kişisel sözleşme yapılma dönemine girildiğini söyledi.
Ankara Şehir Hastanesi'nde basın kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya gelen FahrettinKoca, 14 Mart Tıp Bayramı'nda resmi açılışı yapılacak şehir hastanesi hakkında bilgi verdi.
Koca, Ankara Şehir Hastanesi'nin Türkiye'nin sağlık üssü, Avrupa'nın en büyük ve dünyanın 3. büyük hastanesi olduğunu söyledi.
Koca, geçen ay Yüksek İhtisas ve AtatürkEğitim ve Araştırma hastanelerinin, Ankara Şehir Hastanesi'ne tamamen taşındığını ve 7 Şubat itibarıyla hasta kabulüne başlandığını anımsattı. Yeni dönemde şehir hastaneleriyle sağlıkta gelinen noktayı taçlandırmak istediklerini ifade eden Koca, "Özellikle yeni dönemde sağlıktaki vizyonumuzun, toplum olarak sağlıklı hayat tarzının benimsendiği, herkesin sağlık hakkının korunduğu, istenildiğinde, vaktinde kaliteli sağlık hizmetine erişilebilen bir Türkiye olmasını hedefliyoruz." diye konuştu.
Bakan Koca, 82 milyon vatandaşın hakkaniyetli, kaliteli, nitelikli ve özellikle sürdürülebilir bir sağlık hizmetine erişiminin ana hedefleri olduğunu vurguladı.
Şehir hastanelerine ilişkin birçok farklı yaklaşımların olduğunu bildiklerini anlatan Koca, şunları söyledi:
"Yeni dönemde şehir hastanelerini sadece kamu-özel iş birliğiyle yapılan hastaneler olarak tanımlamak istemiyoruz. Şehir hastanelerini yeni dönemde fonksiyonel yapısıyla da farklılık gösteren, özellikle bulunduğu bölgede son noktada sağlık hizmetinin verilebilir olduğu, hem araştırmanın hem üniversitenin de aynı zamanda içinde bulunduğu ve birlikte kullanım iş birliği çerçevesinde, hastanın artık oradan başka bir sağlık kurumuna sevk edilmediği hastaneler olarak konumlandırmak istiyoruz. Bu çerçevede örnek vermek gerekirse VanBölge Hastanesi, Erzurum Bölge Hastanesi, biz bu hastanelerin de eksikleri varsa yatırım anlamında bunu tamamlayarak, sağlık üssü olmak anlamında oraları da birer şehir hastanesi kimliğine çeviriyoruz.
Dünün özellikle son nokta görülen üniversite hastanesi kimliğinin, bundan sonraki süreçte araştırmanın, üniversite kimliğinin, klinik çalışmaların ve sağlık hizmetinin zirvede yapıldığı sağlık üssünün adı şehir hastanesi olacak."
Ankara Şehir Hastanesi, hasta kabulüne başlayan 9. hastane
Ankara Şehir Hastanesi'nin hasta kabulüne başlayan 9. hastane olduğunu belirterek, kapasitesi, açık ve kapalı alanları hakkında bilgi veren Koca, toplam 8 hastane kompleksinden oluştuğunun altını çizdi. Koca, hastanenin toplam yoğun bakım yatak sayısının 700 olduğuna dikkati çekerek, "Toplam ameliyathane sayısı 131, 2 tane de hibrit ameliyathanesi olan, yani aynı anda anjiyo ve müdahalenin yapılabilir olduğu ameliyathaneden de 2 tane mevcut." dedi.
Sağlık Bakanı Koca, hasta kabulüne başlayan Ankara Şehir Hastanesi'nde, organ nakillerinin yapıldığını, ayrıca her gün 8-10 açık kalp ameliyatının gerçekleştiğini söyledi. Hasta kabul ve ameliyat sayılarına ilişkin de bilgi veren Koca, 7 Şubat'tan itibaren 99 bin 625 poliklinik muayenesi, 16 bin 66 acil hasta müdahalesi, 2 bin 662 de ameliyat yapıldığını bildirdi.
“Her hastanenin 8 başhekimi olacak”
Ankara Şehir Hastanesi ile ilgili en çok merak edilen konulardan birisinin de yönetim modelinin nasıl olacağı konusu olduğuna değinen Bakan Koca, şu bilgileri aktardı:
"Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile birden fazla hastane yapısı kompleksi olan yapılar için koordinatör başhekimlik ve altında ona kadar olabilecek şekilde başhekim yardımcısı, idari ve mali direktörlük, her hastanenin bir başhekimi yine altında idari ve mali müdürlüklerin olduğu, bir yönetim şekliyle yönetiliyor. Bununla ilgili atamalar da yapılmış oldu. Bilkent'teki bu hastanenin koordinatör başhekimi ile birlikte ilave her hastanenin 8 başhekimi olacak."
Fahrettin Koca, daha önce birlikte kullanım ve iş birliğinin tek üniversite yapıldığını hatırlatarak, "Bu büyük yapıların tek üniversitenin yapısıyla sürdürmek zor olacağı için bununla ilgili de yakın dönemde bir kararname yayımlandı. Bundan böyle, birden üniversiteyle işbirliği birlikte kullanım protokolü imzalanabilir hale geldi. Hacettepe, Ankara, Gazi, Yıldırım Beyazıt ve Sağlık Bilimleri üniversiteleriyle nitelikli, özellikli birimleriyle her biriyle ayrı ayrı iş birliği veya birlikte kullanım protokolü imzalayabilir hale geldik. Bu da son derece önemlidir." diye konuştu.
Koca, yeni dönemde, hastanelerin işletim sisteminin özel sektörün dinamizmini kamu yapısının yönetiminin içine enjekte ederek yönetmek istediklerini dile getirdi.
"İlk defa akademisyenlerle kişisel sözleşme yapacağız"
Birden fazla üniversite ile sözleşme yaparak var olan yapının yönetiminin sürdürülebilmesi konusunda yakın dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden (TBMM) kanun maddesinin geçtiğini hatırlatan Bakan Koca, şunları kaydetti
"Birlikte kullanım protokolü imzaladığımız üniversiteler ve üniversitelerin öğretim üyeleriyle ilgili kurumun sorumlusu olan başhekim tarafından kişisel sözleşme yapılma dönemine de giriliyor. İlk defa, biz artık akademisyenlerle afiliye olan, birlikte kullanılan hastanelerimiz her öğretim üyesiyle kişisel sözleşme yapabilir durumdayız.
Yeri geldiğinde, eğitim kaygısını da gideren, 'ben haftanın bir günü klinik çalışma yapmak istiyorum' diyen öğretim üyesine yapılan sözleşmeyle bunu sağlayan ama diğer zaman dilimlerini de bir şekilde hastaya yapılması gereken müdahaleyi yapma fırsatı veren bir sözleşme dönemini sağlıyoruz.
Yeni dönemde, şehir hastanelerini her geçen gün mükemmeliyet merkezleri de oluşturarak, üniversitelerle iş birliği dahil olmak üzere, buralarda gerektiğinde farklı SUT uygulamalarıyla nitelikli insan kaynağımızı istihdam etme yani özel sektöre gitmesini önleme anlamında da bir yaklaşım içinde olacağız. Buralarda birçok araştırma ve çalışmanın yapılma imkanının da doğabileceği ortamlardan bahsediyorum."
Ankara Şehir Hastanesi'nde basın kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya gelen FahrettinKoca, 14 Mart Tıp Bayramı'nda resmi açılışı yapılacak şehir hastanesi hakkında bilgi verdi.
Koca, Ankara Şehir Hastanesi'nin Türkiye'nin sağlık üssü, Avrupa'nın en büyük ve dünyanın 3. büyük hastanesi olduğunu söyledi.
Koca, geçen ay Yüksek İhtisas ve AtatürkEğitim ve Araştırma hastanelerinin, Ankara Şehir Hastanesi'ne tamamen taşındığını ve 7 Şubat itibarıyla hasta kabulüne başlandığını anımsattı. Yeni dönemde şehir hastaneleriyle sağlıkta gelinen noktayı taçlandırmak istediklerini ifade eden Koca, "Özellikle yeni dönemde sağlıktaki vizyonumuzun, toplum olarak sağlıklı hayat tarzının benimsendiği, herkesin sağlık hakkının korunduğu, istenildiğinde, vaktinde kaliteli sağlık hizmetine erişilebilen bir Türkiye olmasını hedefliyoruz." diye konuştu.
Bakan Koca, 82 milyon vatandaşın hakkaniyetli, kaliteli, nitelikli ve özellikle sürdürülebilir bir sağlık hizmetine erişiminin ana hedefleri olduğunu vurguladı.
Şehir hastanelerine ilişkin birçok farklı yaklaşımların olduğunu bildiklerini anlatan Koca, şunları söyledi:
"Yeni dönemde şehir hastanelerini sadece kamu-özel iş birliğiyle yapılan hastaneler olarak tanımlamak istemiyoruz. Şehir hastanelerini yeni dönemde fonksiyonel yapısıyla da farklılık gösteren, özellikle bulunduğu bölgede son noktada sağlık hizmetinin verilebilir olduğu, hem araştırmanın hem üniversitenin de aynı zamanda içinde bulunduğu ve birlikte kullanım iş birliği çerçevesinde, hastanın artık oradan başka bir sağlık kurumuna sevk edilmediği hastaneler olarak konumlandırmak istiyoruz. Bu çerçevede örnek vermek gerekirse VanBölge Hastanesi, Erzurum Bölge Hastanesi, biz bu hastanelerin de eksikleri varsa yatırım anlamında bunu tamamlayarak, sağlık üssü olmak anlamında oraları da birer şehir hastanesi kimliğine çeviriyoruz.
Dünün özellikle son nokta görülen üniversite hastanesi kimliğinin, bundan sonraki süreçte araştırmanın, üniversite kimliğinin, klinik çalışmaların ve sağlık hizmetinin zirvede yapıldığı sağlık üssünün adı şehir hastanesi olacak."
Ankara Şehir Hastanesi, hasta kabulüne başlayan 9. hastane
Ankara Şehir Hastanesi'nin hasta kabulüne başlayan 9. hastane olduğunu belirterek, kapasitesi, açık ve kapalı alanları hakkında bilgi veren Koca, toplam 8 hastane kompleksinden oluştuğunun altını çizdi. Koca, hastanenin toplam yoğun bakım yatak sayısının 700 olduğuna dikkati çekerek, "Toplam ameliyathane sayısı 131, 2 tane de hibrit ameliyathanesi olan, yani aynı anda anjiyo ve müdahalenin yapılabilir olduğu ameliyathaneden de 2 tane mevcut." dedi.
Sağlık Bakanı Koca, hasta kabulüne başlayan Ankara Şehir Hastanesi'nde, organ nakillerinin yapıldığını, ayrıca her gün 8-10 açık kalp ameliyatının gerçekleştiğini söyledi. Hasta kabul ve ameliyat sayılarına ilişkin de bilgi veren Koca, 7 Şubat'tan itibaren 99 bin 625 poliklinik muayenesi, 16 bin 66 acil hasta müdahalesi, 2 bin 662 de ameliyat yapıldığını bildirdi.
“Her hastanenin 8 başhekimi olacak”
Ankara Şehir Hastanesi ile ilgili en çok merak edilen konulardan birisinin de yönetim modelinin nasıl olacağı konusu olduğuna değinen Bakan Koca, şu bilgileri aktardı:
"Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile birden fazla hastane yapısı kompleksi olan yapılar için koordinatör başhekimlik ve altında ona kadar olabilecek şekilde başhekim yardımcısı, idari ve mali direktörlük, her hastanenin bir başhekimi yine altında idari ve mali müdürlüklerin olduğu, bir yönetim şekliyle yönetiliyor. Bununla ilgili atamalar da yapılmış oldu. Bilkent'teki bu hastanenin koordinatör başhekimi ile birlikte ilave her hastanenin 8 başhekimi olacak."
Fahrettin Koca, daha önce birlikte kullanım ve iş birliğinin tek üniversite yapıldığını hatırlatarak, "Bu büyük yapıların tek üniversitenin yapısıyla sürdürmek zor olacağı için bununla ilgili de yakın dönemde bir kararname yayımlandı. Bundan böyle, birden üniversiteyle işbirliği birlikte kullanım protokolü imzalanabilir hale geldi. Hacettepe, Ankara, Gazi, Yıldırım Beyazıt ve Sağlık Bilimleri üniversiteleriyle nitelikli, özellikli birimleriyle her biriyle ayrı ayrı iş birliği veya birlikte kullanım protokolü imzalayabilir hale geldik. Bu da son derece önemlidir." diye konuştu.
Koca, yeni dönemde, hastanelerin işletim sisteminin özel sektörün dinamizmini kamu yapısının yönetiminin içine enjekte ederek yönetmek istediklerini dile getirdi.
"İlk defa akademisyenlerle kişisel sözleşme yapacağız"
Birden fazla üniversite ile sözleşme yaparak var olan yapının yönetiminin sürdürülebilmesi konusunda yakın dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden (TBMM) kanun maddesinin geçtiğini hatırlatan Bakan Koca, şunları kaydetti
"Birlikte kullanım protokolü imzaladığımız üniversiteler ve üniversitelerin öğretim üyeleriyle ilgili kurumun sorumlusu olan başhekim tarafından kişisel sözleşme yapılma dönemine de giriliyor. İlk defa, biz artık akademisyenlerle afiliye olan, birlikte kullanılan hastanelerimiz her öğretim üyesiyle kişisel sözleşme yapabilir durumdayız.
Yeri geldiğinde, eğitim kaygısını da gideren, 'ben haftanın bir günü klinik çalışma yapmak istiyorum' diyen öğretim üyesine yapılan sözleşmeyle bunu sağlayan ama diğer zaman dilimlerini de bir şekilde hastaya yapılması gereken müdahaleyi yapma fırsatı veren bir sözleşme dönemini sağlıyoruz.
Yeni dönemde, şehir hastanelerini her geçen gün mükemmeliyet merkezleri de oluşturarak, üniversitelerle iş birliği dahil olmak üzere, buralarda gerektiğinde farklı SUT uygulamalarıyla nitelikli insan kaynağımızı istihdam etme yani özel sektöre gitmesini önleme anlamında da bir yaklaşım içinde olacağız. Buralarda birçok araştırma ve çalışmanın yapılma imkanının da doğabileceği ortamlardan bahsediyorum."
Cep telefonları 'bakıcı anne' gibi kullanılıyor
Prof. Dr. Neriman Aral, 0-3 yaşlarında çocuğu olan bazı ebeveynlerin cep telefonlarını "bakıcı anne" gibi kullandığını söyledi.
Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Çocuk Gelişimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Neriman Aral, 0-3 yaşlarında çocuğu olan bazı ebeveynlerin cep telefonlarını "bakıcı anne" gibi kullandığını belirterek, aileleri çocuklarda teknoloji bağımlılığına karşı uyardı.
Kırşehir'de verdiği "Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı" konferansı sonrasında AA muhabirine açıklamalarda bulunan Aral, teknolojik bağımlılığın çocukların dışında yetişkinlerde de çok ciddi boyutta olduğunu ifade etti.
Aral, Türkiye İstatistik Kurumunun 16-74 yaşlarındaki kişiler arasında yaptığı bir araştırmada, bilgisayar ve internet kullanımının 2018'de, bir önceki yıla göre yüzde 10 artış gösterdiğinin belirlendiğini, erkeklerin kadınlara göre daha bağımlı olduğunun anlaşıldığını söyledi.
Çocuklara rol model olan ebeveynlerin, teknoloji bağımlılığıyla kötü örnek olduğunu dile getiren Aral, çocuklardaki bağımlılığın güç geçtikçe arttığına dikkati çekti.
Aral, 2017 yılında yaptıkları bir araştırmada, çocukların 6 yaşından önce hem bilgisayar hem cep telefonu kullandıklarını, yoğun bir şekilde televizyon izlediklerini ortaya koyduklarını aktararak, şöyle devam etti:
"Elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimizde çocukların büyük bir çoğunluğu hem bilgisayar hem de internet kullanıyor. Bunun sonucunda da bilinçsiz kullanım, çocukları bağımlılığa doğru bir sürece götürüyor. Özellikle 0-3 yaş grubunda çocukların bilgisayar, cep telefonu ve televizyonla tanıştırılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bununla ilgili yapılmış çalışmalar var. Özellikle Amerika Pediatri Derneğinin verileri var. Onlar, elde ettikleri veriler ışığında 18 aylıktan önce çocukların teknolojik araçlarla tanıştırılmaması gerektiğini vurguluyor. Ben de 3 yaşından önce çocukların hiçbir şekilde teknolojik araçlarla tanıştırılmaması ya da çalıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum."
"Gelişimi olumsuz etkiliyor"
Bilgisayar, cep telefonu gibi cihazların "bakıcı anne" gibi değerlendirilmeye başlandığına dikkati çeken Aral, şunları kaydetti:
"Özellikle 0-3 yaşlarında, ebeveynler teknolojiyi bir bakıcı anne gibi kullanıyorlar. Yemek yedirmek, herhangi bir ortamda arkadaşlarıyla rahat sohbet edebilmek ve kendilerine engel olmaması için çocukların ellerine cep telefonlarını veriyorlar. Sanki o telefon bir bakıcıymış gibi çocuğun kendi içine kapanmasına bağımsız olarak orada sessiz şekilde oturmasına sebep oluyor. Annelerin gözünde teknolojik araçların 'bakıcı anne' gibi görevleri var. 0-3 ya da 0-6 yaşında çocuklar çok fazla teknoloji ile karşı karşıya kalırsa ilerleyen yıllarda dil gelişimini, sosyal gelişimini ve bilinçsel gelişimini etkileyebiliyor."
Teknolojinin bilinçli kullanılması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aral, "Yaşlara göre kullanım süreleri var. 3-6 yaşta bir çocuk teknolojik araç kullanıyorsa günlük 20-30 dakika sınırını koymak lazım. Yaş ilerledikçe bunun süresi biraz artabilir. Çocuklar 3 yaşından önce teknolojik alet kullanmasın. Kullanırken de uygun olan teknolojik araçları kullanmalılar. Uygun programları izlemeliler." diye konuştu.
Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Çocuk Gelişimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Neriman Aral, 0-3 yaşlarında çocuğu olan bazı ebeveynlerin cep telefonlarını "bakıcı anne" gibi kullandığını belirterek, aileleri çocuklarda teknoloji bağımlılığına karşı uyardı.
Kırşehir'de verdiği "Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı" konferansı sonrasında AA muhabirine açıklamalarda bulunan Aral, teknolojik bağımlılığın çocukların dışında yetişkinlerde de çok ciddi boyutta olduğunu ifade etti.
Aral, Türkiye İstatistik Kurumunun 16-74 yaşlarındaki kişiler arasında yaptığı bir araştırmada, bilgisayar ve internet kullanımının 2018'de, bir önceki yıla göre yüzde 10 artış gösterdiğinin belirlendiğini, erkeklerin kadınlara göre daha bağımlı olduğunun anlaşıldığını söyledi.
Çocuklara rol model olan ebeveynlerin, teknoloji bağımlılığıyla kötü örnek olduğunu dile getiren Aral, çocuklardaki bağımlılığın güç geçtikçe arttığına dikkati çekti.
Aral, 2017 yılında yaptıkları bir araştırmada, çocukların 6 yaşından önce hem bilgisayar hem cep telefonu kullandıklarını, yoğun bir şekilde televizyon izlediklerini ortaya koyduklarını aktararak, şöyle devam etti:
"Elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimizde çocukların büyük bir çoğunluğu hem bilgisayar hem de internet kullanıyor. Bunun sonucunda da bilinçsiz kullanım, çocukları bağımlılığa doğru bir sürece götürüyor. Özellikle 0-3 yaş grubunda çocukların bilgisayar, cep telefonu ve televizyonla tanıştırılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bununla ilgili yapılmış çalışmalar var. Özellikle Amerika Pediatri Derneğinin verileri var. Onlar, elde ettikleri veriler ışığında 18 aylıktan önce çocukların teknolojik araçlarla tanıştırılmaması gerektiğini vurguluyor. Ben de 3 yaşından önce çocukların hiçbir şekilde teknolojik araçlarla tanıştırılmaması ya da çalıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum."
"Gelişimi olumsuz etkiliyor"
Bilgisayar, cep telefonu gibi cihazların "bakıcı anne" gibi değerlendirilmeye başlandığına dikkati çeken Aral, şunları kaydetti:
"Özellikle 0-3 yaşlarında, ebeveynler teknolojiyi bir bakıcı anne gibi kullanıyorlar. Yemek yedirmek, herhangi bir ortamda arkadaşlarıyla rahat sohbet edebilmek ve kendilerine engel olmaması için çocukların ellerine cep telefonlarını veriyorlar. Sanki o telefon bir bakıcıymış gibi çocuğun kendi içine kapanmasına bağımsız olarak orada sessiz şekilde oturmasına sebep oluyor. Annelerin gözünde teknolojik araçların 'bakıcı anne' gibi görevleri var. 0-3 ya da 0-6 yaşında çocuklar çok fazla teknoloji ile karşı karşıya kalırsa ilerleyen yıllarda dil gelişimini, sosyal gelişimini ve bilinçsel gelişimini etkileyebiliyor."
Teknolojinin bilinçli kullanılması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aral, "Yaşlara göre kullanım süreleri var. 3-6 yaşta bir çocuk teknolojik araç kullanıyorsa günlük 20-30 dakika sınırını koymak lazım. Yaş ilerledikçe bunun süresi biraz artabilir. Çocuklar 3 yaşından önce teknolojik alet kullanmasın. Kullanırken de uygun olan teknolojik araçları kullanmalılar. Uygun programları izlemeliler." diye konuştu.
1 Mart 2019 Cuma
Sigara paketine yeni düzenleme
Yeni yönetmelikle, sigara paketlerinin üzerindeki uyarı alanı yüzde 85'e çıkartıldı. Marka ve logo isimlerinin kaldırıldığı uygulama, 5 Temmuz'da başlayacak.
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın sigaralar için hazırladığı yeni paket yönetmeliği bugünkü Resmi Gazete'de yayımlandı.
Buna göre, paketlerin üzerinde markaların logosu, simgesi veya işaretleri bulunmayacak.
Uyarı alanlarının yüzde 85'e yükseltildiği (Şu an yüzde 65) standart sigara pakletleri ile çekiciliğin ve yanıltıcı özelliğin ortadan kaldırılması hedefleniyor.
Yeni uygulama 5 Temmuz 2019 itibarıyla başlayacak, 5 Ocak 2020'den sonra piyasadaeski hiçbir ürün kalmayacak; eski ürünler imha edilecek.
Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yer alan Tarım ve Orman Bakanlığı yönetmeliğine göre, sigara ve tütün mamullerinin üzerinde birleşik sağlık uyarısı, yüzey alanının en az yüzde 50’sini, uyarı metni en az yüzde 30’unu ve bırakma bilgisi yüzde 12’den fazla olmamak üzere en az yüzde 10’unu kaplayacak.
"Bu Yönetmelik, tütün mamullerinin girdi, emisyon, raporlama, etiketleme, paketleme ve güvenlik özellikleri de dahil olmak üzere tütün mamullerinin üretim şekli ve piyasaya arzına ilişkin usul ve esasları kapsar" denilen yönetmeliğin amacı şöyle tanımlandı:
"İnsan sağlığını esas alarak, tütün mamullerinin çeşitli şekillerde tüketiminden kaynaklanan kamusal, toplumsal ya da tıbbi nitelikteki her türlü zararlı etkilerini önlemeye yönelik tedbirler çerçevesinde, sigaralar için azami zifir, nikotin ve karbon monoksit emisyon seviyeleri dahil olmak üzere tütün mamullerinin girdi, emisyon ve raporlama yükümlülükleri ile tütün mamullerinin, birim paketi ve grupmanı üzerindeki sağlık uyarıları dahil olmak üzere aynı şekilde tasarlanmış düz ve standart biçimde etiketlenmesini, paketlenmesini ve güvenlik özelliklerini belirlemektir."
Türkiye'de üretilen veya ithal edilen tütün mamulleri dış ambalajında marka; bulunduğu yüzey alanının yüzde 5'ini aşmayacak şekilde, kabartma ve varak kullanmaksızın, helvetica karakterde ve yeknesak puntoda yazılacak.
Bir tütün mamulünün sağlık açısından faydalı olduğu veya daha az sağlık riski gösterdiği izlenimini yaratan vitaminler ve diğer katkı maddeleri, kafein veya taurin veya enerji ve canlılık ile ilişkili diğer katkı maddeleri ve uyarıcı bileşikler, emisyonlar için renklendirici özellikleri olan katkı maddeleri, içimlik tütün mamulleri için inhalasyonu veya nikotin alımını kolaylaştıran katkı maddeleri ile yanmamış formda kanserojen, mutojen, reprotoksik özelliklerine sahip olan katkı maddeleri içeren tütün mamulleri piyasaya arz edilemeyecek.
Uygulama 5 Temmuz'da başlayacak ve belirlenen normlara uymayan tütün mamulleri 5 Ocak 2020 tarihinden sonra piyasada bulundurulamayacak.
Üretimi 31 Aralık 2018 tarihinde sona eren ve üretiminde mentol veya türevleri kullanılan sigaralar 5 Temmuz'dan sonra piyasaya arz edilemeyecek.
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın sigaralar için hazırladığı yeni paket yönetmeliği bugünkü Resmi Gazete'de yayımlandı.
Buna göre, paketlerin üzerinde markaların logosu, simgesi veya işaretleri bulunmayacak.
Uyarı alanlarının yüzde 85'e yükseltildiği (Şu an yüzde 65) standart sigara pakletleri ile çekiciliğin ve yanıltıcı özelliğin ortadan kaldırılması hedefleniyor.
Yeni uygulama 5 Temmuz 2019 itibarıyla başlayacak, 5 Ocak 2020'den sonra piyasadaeski hiçbir ürün kalmayacak; eski ürünler imha edilecek.
Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yer alan Tarım ve Orman Bakanlığı yönetmeliğine göre, sigara ve tütün mamullerinin üzerinde birleşik sağlık uyarısı, yüzey alanının en az yüzde 50’sini, uyarı metni en az yüzde 30’unu ve bırakma bilgisi yüzde 12’den fazla olmamak üzere en az yüzde 10’unu kaplayacak.
"Bu Yönetmelik, tütün mamullerinin girdi, emisyon, raporlama, etiketleme, paketleme ve güvenlik özellikleri de dahil olmak üzere tütün mamullerinin üretim şekli ve piyasaya arzına ilişkin usul ve esasları kapsar" denilen yönetmeliğin amacı şöyle tanımlandı:
"İnsan sağlığını esas alarak, tütün mamullerinin çeşitli şekillerde tüketiminden kaynaklanan kamusal, toplumsal ya da tıbbi nitelikteki her türlü zararlı etkilerini önlemeye yönelik tedbirler çerçevesinde, sigaralar için azami zifir, nikotin ve karbon monoksit emisyon seviyeleri dahil olmak üzere tütün mamullerinin girdi, emisyon ve raporlama yükümlülükleri ile tütün mamullerinin, birim paketi ve grupmanı üzerindeki sağlık uyarıları dahil olmak üzere aynı şekilde tasarlanmış düz ve standart biçimde etiketlenmesini, paketlenmesini ve güvenlik özelliklerini belirlemektir."
Türkiye'de üretilen veya ithal edilen tütün mamulleri dış ambalajında marka; bulunduğu yüzey alanının yüzde 5'ini aşmayacak şekilde, kabartma ve varak kullanmaksızın, helvetica karakterde ve yeknesak puntoda yazılacak.
Bir tütün mamulünün sağlık açısından faydalı olduğu veya daha az sağlık riski gösterdiği izlenimini yaratan vitaminler ve diğer katkı maddeleri, kafein veya taurin veya enerji ve canlılık ile ilişkili diğer katkı maddeleri ve uyarıcı bileşikler, emisyonlar için renklendirici özellikleri olan katkı maddeleri, içimlik tütün mamulleri için inhalasyonu veya nikotin alımını kolaylaştıran katkı maddeleri ile yanmamış formda kanserojen, mutojen, reprotoksik özelliklerine sahip olan katkı maddeleri içeren tütün mamulleri piyasaya arz edilemeyecek.
Uygulama 5 Temmuz'da başlayacak ve belirlenen normlara uymayan tütün mamulleri 5 Ocak 2020 tarihinden sonra piyasada bulundurulamayacak.
Üretimi 31 Aralık 2018 tarihinde sona eren ve üretiminde mentol veya türevleri kullanılan sigaralar 5 Temmuz'dan sonra piyasaya arz edilemeyecek.
21 Ocak 2019 Pazartesi
Kilosu 4 bin liraya satılıyor! Kapış kapış gidiyor...
Dünyada, 'İmparatorların çayı' olarak bilinen, Türkiye'de ise 'Beyaz iksir' adıyla kilosu 4 bin liradan 2 ay önce satışa çıkarılan beyaz çay, kısa sürede tükendi.
Beyaz çayın üretimi, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Rize, Trabzon, Artvin ve Giresun'da, 5 yıl önce başladı. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR) tarafından başlatılan uygulamayla, 'Tomurcuk' olarak bilinen çayın üst filizleri üreticiler tarafından elle toplanıyor. Üreticiden kilosu 500 liraya alınan beyaz çayın üretiminin artırılması için çalışma yapıldı. Bahçeye giren üreticiler de olgunlaşan tomurcuk filizlerinin hasadını yaptı. Bu hasat döneminde Çaykur üreticilerden 911 kilo beyaz çay satın aldı. Rakamın düşük olduğu ve istenen miktarda beyaz çayın bu yıl da alımının gerçekleştirilemediği belirtildi. Ürün miktarının düşük olmasının, insan sağlığına faydaları nedeniyle üreticilerin beyaz çayı kendileri için saklamasından kaynaklandığı ifade edildi.
20'ŞER GRAMLIK KAVANOZLARDA SATILIYOR
Dünyada, 'İmparatorların çayı' olarak bilinen, Türkiye'de ise 'Beyaz iksir' adıyla kilosu 4 bin liraya alıcı bulan beyaz çay, 2 ay önce satışa çıkarıldı. Raflarda yerini alan beyaz çay, kısa sürede tükendi. Sınırlı üretilen beyaz çay, bu sezon da talepleri karşılayamadı. 20'şer gramlık kavanozlarda 80 liradan satışa sunulan beyaz çayı, Çaykur üretici ve çalışanlarına ise indirimle kilosu 2 bin 250 liradan satışa sundu. Beyaz çayın bu yıl özellikle yurt dışından talep gördüğü belirtildi. Ortadoğu ve Arap ülkelerinin yanı sıra Avrupa'dan da çok sayıda kişi beyaz çay için siparişte bulundu.
'SINIRLI MİKTARDA ÜRETİLİYOR'
Çaykur Genel Müdür Vekili Yusuf Ziya Alim, 911 kilo beyaz çay ürettiklerini açıkladı. Alim, "Beyaz çay sınırlı miktarda üretiliyor. Hasat döneminde üreticilerden 911 kilo beyaz çay aldık. Kilosu 4 bin liraya satılıyor. Üretici ve çalışanlarımıza ise kilosunu 2 bin 250 liradan veriyoruz. Fazla bir beyaz çay alamadık. Üretim miktarı düşük kaldı. Gelecek yıllarda bu miktarı artırmaya çalışacağız" dedi.
KANSERLİ HÜCRELERİ YOK EDEN ETKEN MADDEYE RASTLANMIŞTI
Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize, Trabzon, Artvin ve Giresun illerinde 5 yıl önce başlanan beyaz çay üretiminde geçen sürede 3 ton ürün elde edildi. Dünyada kilosu bin dolardan 15 bin dolara kadar değişen fiyatlarla satılan beyaz çayın vücut direncini artırarak bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanı sıra, insan sağlığına önemli faydalarının bulunduğu biliniyor. Japonyada yürütülen bir çalışmada, Türk beyaz çayında kanserli hücreleri yok eden etken bir maddeye rastlanmıştı.
Beyaz çayın üretimi, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Rize, Trabzon, Artvin ve Giresun'da, 5 yıl önce başladı. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR) tarafından başlatılan uygulamayla, 'Tomurcuk' olarak bilinen çayın üst filizleri üreticiler tarafından elle toplanıyor. Üreticiden kilosu 500 liraya alınan beyaz çayın üretiminin artırılması için çalışma yapıldı. Bahçeye giren üreticiler de olgunlaşan tomurcuk filizlerinin hasadını yaptı. Bu hasat döneminde Çaykur üreticilerden 911 kilo beyaz çay satın aldı. Rakamın düşük olduğu ve istenen miktarda beyaz çayın bu yıl da alımının gerçekleştirilemediği belirtildi. Ürün miktarının düşük olmasının, insan sağlığına faydaları nedeniyle üreticilerin beyaz çayı kendileri için saklamasından kaynaklandığı ifade edildi.
20'ŞER GRAMLIK KAVANOZLARDA SATILIYOR
Dünyada, 'İmparatorların çayı' olarak bilinen, Türkiye'de ise 'Beyaz iksir' adıyla kilosu 4 bin liraya alıcı bulan beyaz çay, 2 ay önce satışa çıkarıldı. Raflarda yerini alan beyaz çay, kısa sürede tükendi. Sınırlı üretilen beyaz çay, bu sezon da talepleri karşılayamadı. 20'şer gramlık kavanozlarda 80 liradan satışa sunulan beyaz çayı, Çaykur üretici ve çalışanlarına ise indirimle kilosu 2 bin 250 liradan satışa sundu. Beyaz çayın bu yıl özellikle yurt dışından talep gördüğü belirtildi. Ortadoğu ve Arap ülkelerinin yanı sıra Avrupa'dan da çok sayıda kişi beyaz çay için siparişte bulundu.
'SINIRLI MİKTARDA ÜRETİLİYOR'
Çaykur Genel Müdür Vekili Yusuf Ziya Alim, 911 kilo beyaz çay ürettiklerini açıkladı. Alim, "Beyaz çay sınırlı miktarda üretiliyor. Hasat döneminde üreticilerden 911 kilo beyaz çay aldık. Kilosu 4 bin liraya satılıyor. Üretici ve çalışanlarımıza ise kilosunu 2 bin 250 liradan veriyoruz. Fazla bir beyaz çay alamadık. Üretim miktarı düşük kaldı. Gelecek yıllarda bu miktarı artırmaya çalışacağız" dedi.
KANSERLİ HÜCRELERİ YOK EDEN ETKEN MADDEYE RASTLANMIŞTI
Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize, Trabzon, Artvin ve Giresun illerinde 5 yıl önce başlanan beyaz çay üretiminde geçen sürede 3 ton ürün elde edildi. Dünyada kilosu bin dolardan 15 bin dolara kadar değişen fiyatlarla satılan beyaz çayın vücut direncini artırarak bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanı sıra, insan sağlığına önemli faydalarının bulunduğu biliniyor. Japonyada yürütülen bir çalışmada, Türk beyaz çayında kanserli hücreleri yok eden etken bir maddeye rastlanmıştı.
17 Ocak 2019 Perşembe
Sporcu gıdalarına 'kreatin' sınırı
Sporcu gıdalarında, ürünün günlük tüketilmesi önerilen dozundaki kreatin monohidrat miktarı 5 gramı geçemeyecek.
Tarım ve Orman Bakanlığının "Türk Gıda Kodeksi Sporcu Gıdaları Tebliği'nde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ"i Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Buna göre, sporcu gıdalarında ürünün günlük tüketilmesi önerilen dozundaki kreatin monohidrat miktarının üst sınırı 5 gram olarak belirlendi.
Kullanılacak kreatin monohidratın saflık kriterleri, ulusal veya uluslararası kurumlar tarafından tespit edilen genel kabul görmüş kriterlere uygun olacak.
Kreatin monohidrat içeren sporcu gıdalarının etiketinde, kreatinin bazı kişilerde mide ve bağırsak rahatsızlığına neden olabileceğine ve böbrek fonksiyonlarını bozabileceğine dair uyarı yer alacak.
Gıda işletmecileri, söz konusu düzenlemelere 31 Aralık 2019'a kadar uymak zorunda olacak.
Tarım ve Orman Bakanlığının "Türk Gıda Kodeksi Sporcu Gıdaları Tebliği'nde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ"i Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Buna göre, sporcu gıdalarında ürünün günlük tüketilmesi önerilen dozundaki kreatin monohidrat miktarının üst sınırı 5 gram olarak belirlendi.
Kullanılacak kreatin monohidratın saflık kriterleri, ulusal veya uluslararası kurumlar tarafından tespit edilen genel kabul görmüş kriterlere uygun olacak.
Kreatin monohidrat içeren sporcu gıdalarının etiketinde, kreatinin bazı kişilerde mide ve bağırsak rahatsızlığına neden olabileceğine ve böbrek fonksiyonlarını bozabileceğine dair uyarı yer alacak.
Gıda işletmecileri, söz konusu düzenlemelere 31 Aralık 2019'a kadar uymak zorunda olacak.
14 Ocak 2019 Pazartesi
Bir serum 800 lira
Özel hastanelerin bir bölümü vatandaşa “hizmet” adı altında uçuk faturalar kesiyor.
Özel hastaneler kış aylarının gelmesi ile birlikte artan hastalıkları fırsatçılığa çevirdi. Bazı hastanelerin sıkı denetimlere rağmen 'hizmet' adı altında vatandaşları açık açık soyduğu yönünde şikayetler arttı. Doktorda grip tedavisinde yaygın kullanılan bir serumu reçetelendiren Yeni Şafak muhabiri İstanbul’un 3 ilçesinde 6 özel hastane ve polikliniğe başvurdu. Sonuç şaşırtıcıydı. “SGK anlaşmamız yok” diyen hastane eczanede 12 lira olan serumu takmak için 800 lira istedi. SGK ile anlaşmalı hastanelerin fiyatı 50 ila 400 arasındaydı. 120 lira isteyen poliklinik ise pazarlık kapısını açık bıraktı.
40 TL’YE KADAR DÜŞTÜ
Cep yakan fiyatı aldıktan sonra SGK ile anlaşmalı hastanelere yöneldik. Girişteki görevlilere başvurarak reçetemizi gösterdik. Görevliler ise bizi ‘Acil’ bölümüne yönlendirdi. Tekrar reçetemizi gösterdik, bu kez istenen tutar 270 lira oldu. Aynı bölgedeki başka bir hastane ise reçetemize 300 TL fiyat biçti, gerekli görülmesi durumunda ilave ücret çıkabileceği uyarısında da bulundu. Gezdiğimiz diğer 3 hastanede 'acil servislere' yaptığımız başvurularda da 50 liradan 400 liraya kadar değişen ücretler talep edildi, ayrıca ilave ücretler istenebileceği de şerh düşüldü.
ECZANEDE 30 TL
Yolda gördüğümüz küçük bir polikliniğe de uğradık. SGK anlaşması olmadığını, serumu 150 liraya takabileceklerini söylediler. Çıkarken de 'bir şeyler yaparız' diyerek pazarlık kapısını açık bıraktılar. Hastaneleri dolaştıktan sonra bir de tedavide kullanılacak ilacın fiyatını eczaneye sorduk. Serumun 12 TL, içine katılacak grip ilaçları ile maliyetin 30 lirayı geçmeyeceği cevabını aldık.
PARA BİLE ALINAMAZ
Fiyat farklarını sorduğumuz Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Genel Başkanı Orhan Demir, böyle bir durumda ücret alınamayacağını söyledi. Demir şunları kaydetti: "Özel hastaneye ücret ödeyip ödemeyeceği yapılan müdahaleye bağlı, yatış yapılıyorsa, müşahade altına alınıyorsa veya tıbbi müdahale yapılıyorsa bu acildir. Dolayasıyla bir kişi özel hastaneye gittiğinde ister acilden girsin ister girmesin ücret alınamaz. Doktor serum takılmasını gerekli görüyorsa burada acil bir durum vardır. Zaten serum takmak tıbbi bir müdahaledir, damar yolu açılır, bir tıpçı gelir müdahale eder. Enjeksiyon yapma hatta koltuk altına ateşi düşsün diye soğuk tampon yapma bile tıbbi müdahaleye giriyor." Demir eczanede 50 lirayı geçmeyen bu ilaçlar için 500 lira alınamayacağını söyledi.
(Talha Menteş - Yeni Şafak)
Özel hastaneler kış aylarının gelmesi ile birlikte artan hastalıkları fırsatçılığa çevirdi. Bazı hastanelerin sıkı denetimlere rağmen 'hizmet' adı altında vatandaşları açık açık soyduğu yönünde şikayetler arttı. Doktorda grip tedavisinde yaygın kullanılan bir serumu reçetelendiren Yeni Şafak muhabiri İstanbul’un 3 ilçesinde 6 özel hastane ve polikliniğe başvurdu. Sonuç şaşırtıcıydı. “SGK anlaşmamız yok” diyen hastane eczanede 12 lira olan serumu takmak için 800 lira istedi. SGK ile anlaşmalı hastanelerin fiyatı 50 ila 400 arasındaydı. 120 lira isteyen poliklinik ise pazarlık kapısını açık bıraktı.
40 TL’YE KADAR DÜŞTÜ
Cep yakan fiyatı aldıktan sonra SGK ile anlaşmalı hastanelere yöneldik. Girişteki görevlilere başvurarak reçetemizi gösterdik. Görevliler ise bizi ‘Acil’ bölümüne yönlendirdi. Tekrar reçetemizi gösterdik, bu kez istenen tutar 270 lira oldu. Aynı bölgedeki başka bir hastane ise reçetemize 300 TL fiyat biçti, gerekli görülmesi durumunda ilave ücret çıkabileceği uyarısında da bulundu. Gezdiğimiz diğer 3 hastanede 'acil servislere' yaptığımız başvurularda da 50 liradan 400 liraya kadar değişen ücretler talep edildi, ayrıca ilave ücretler istenebileceği de şerh düşüldü.
ECZANEDE 30 TL
Yolda gördüğümüz küçük bir polikliniğe de uğradık. SGK anlaşması olmadığını, serumu 150 liraya takabileceklerini söylediler. Çıkarken de 'bir şeyler yaparız' diyerek pazarlık kapısını açık bıraktılar. Hastaneleri dolaştıktan sonra bir de tedavide kullanılacak ilacın fiyatını eczaneye sorduk. Serumun 12 TL, içine katılacak grip ilaçları ile maliyetin 30 lirayı geçmeyeceği cevabını aldık.
PARA BİLE ALINAMAZ
Fiyat farklarını sorduğumuz Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Genel Başkanı Orhan Demir, böyle bir durumda ücret alınamayacağını söyledi. Demir şunları kaydetti: "Özel hastaneye ücret ödeyip ödemeyeceği yapılan müdahaleye bağlı, yatış yapılıyorsa, müşahade altına alınıyorsa veya tıbbi müdahale yapılıyorsa bu acildir. Dolayasıyla bir kişi özel hastaneye gittiğinde ister acilden girsin ister girmesin ücret alınamaz. Doktor serum takılmasını gerekli görüyorsa burada acil bir durum vardır. Zaten serum takmak tıbbi bir müdahaledir, damar yolu açılır, bir tıpçı gelir müdahale eder. Enjeksiyon yapma hatta koltuk altına ateşi düşsün diye soğuk tampon yapma bile tıbbi müdahaleye giriyor." Demir eczanede 50 lirayı geçmeyen bu ilaçlar için 500 lira alınamayacağını söyledi.
(Talha Menteş - Yeni Şafak)
SGK 30 ilacı daha geri ödeme listesine aldı
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, yazılı açıklamasında, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak Tıbbi ve Ekonomik Değerlendirme Komisyonunda alınan kararlara göre 30 ilacın, bedeli ödenecek ilaçlar listesine dahil edildiğini belirtti.
Eşdeğer bu ilaçlar sayesinde sigortalıların tedavilerinde alternatifler ve erişim kolaylığı sağlandığını vurgulayan Selçuk, şunları kaydetti:
"Geri ödeme listesine eklediğimiz ilaçlar, antibakteriyel ilaçlar, kalp rahatsızlıklarında kullanılan ilaçlar, vitamin destek grupları, KOAH, epilepsi, analjezik, antitrombotik, demir ilaçları ve solunum yolu hastalıkları tedavisinde kullanılan ilaçlardan oluşmaktadır."
Selçuk, eklenen 30 ilacın mevcut durumda eşdeğeri bulunduğunu, bu ilaçların geri ödeme listesine ilave edilmesiyle kullanıldıkları tedaviler için alternatifler ve erişim kolaylığı sağlandığını bildirdi.
Bakan Selçuk, bu 30 ilaçla birlikte bedeli ödenen yurt içi ilaç sayısının 8 bin 547'ye yükseldiğini bildirdi.
Eşdeğer bu ilaçlar sayesinde sigortalıların tedavilerinde alternatifler ve erişim kolaylığı sağlandığını vurgulayan Selçuk, şunları kaydetti:
"Geri ödeme listesine eklediğimiz ilaçlar, antibakteriyel ilaçlar, kalp rahatsızlıklarında kullanılan ilaçlar, vitamin destek grupları, KOAH, epilepsi, analjezik, antitrombotik, demir ilaçları ve solunum yolu hastalıkları tedavisinde kullanılan ilaçlardan oluşmaktadır."
Selçuk, eklenen 30 ilacın mevcut durumda eşdeğeri bulunduğunu, bu ilaçların geri ödeme listesine ilave edilmesiyle kullanıldıkları tedaviler için alternatifler ve erişim kolaylığı sağlandığını bildirdi.
Bakan Selçuk, bu 30 ilaçla birlikte bedeli ödenen yurt içi ilaç sayısının 8 bin 547'ye yükseldiğini bildirdi.
11 Ocak 2019 Cuma
Dr. Yavuz Dizdar, tepki çeken sözlerine cevap verdi
Onkolog Dr. Yavuz Dizdar, "ortada kanser hastalığı yok" sözlerine gelen tepkilere cevap verdi. Dizdar, açıklamalarının arkasında olduğunu söyledi.
Onkolog Doktor Yavuz Dizdar, geçtiğimiz günlerde yaptığı "Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık falan yok... Sistem hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor." açıklamaları hakkında gelen tepkileri CNN Türk'te katıldığı 40 programında Buket Aydın'a değerlendirdi.
Aydın'ın sunduğu programda Dr. Yavuz Dizdar, "Kanser vakalarının büyük bölümü kanser değil. Bunu medyada söylemek risk değil mi?" sorusuna "Risk değil, nasıl söyleyeceksiniz başka? Kulaktan kulağa mı oynayacağız, bir şekilde söylemek zorundasınız." dedi. İşte Yavuz Dizdar'ın Buket Aydın'ın sunduğu 40 programında yaptığı açıklamalar şu şekilde:
"Söylediğiniz zaman tepki nereden geliyor? Bu işten nemalananlardan gelmiyor. Bir şekilde işini doğru yapanlardan geliyor. Çünkü onlar bu konuda hassaslar. Adam tümörün çapına göre 'Ameliyat parası istiyorum.' diyormuş. Olabilir mi? Kendine göre bir yol bellemiş. Fakat siz ortalama koşullarda yüksek çözünürlüklü kameraları düşünün. Bir alanı çektiğinizde fotoğrafı büyüttüğünüzde herkesin suratını seçebilir hale geliyorsunuz. Bu kadar hassaslaşmış olan makinalarla tanısı koyulan şeyin ileride kansere dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyorsunuz ki. Tabii ki vücudumuzda kanser hücresi var. Siz bunu görünür hale getirirseniz yani çocuk durup dururken sıvı biyopsi denen gerçek biyopsi de yapmıyor, kandan örnek aldırtıp genetik taramaya gönderiyor. 'Sende falan filan mutasyonlar var.' diyor. Çocuk panik içerisinde, 'Bende mutasyon varmış.' diyor. Halbuki hiçbir alakası olmayan sistemi köpürtüyoruz"
YAVUZ DİZDAR NE DEMİŞTİ?
Dr. Yavuz Dindar, geçtiğimiz günlerde Sözcü gazetesinden Nazan Doğaner Halıcı'ya verdiği röprotaj da "Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık falan yok… Sistem hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor. Patolog birtakım olguların mikroskopta kansere benzediğini düşünüp, kanser diyor. Halbuki hastaya bakıyorsunuz; iştahı yerinde, kilo kaybı yok, hiçbir şeyi yok ama vücudunda bir şey çıkmış ya da bir şey genellikle çıkmamış ama biz tarayıp saptamışız. Artan tiroit kanserleri bunun bir örneği, prostat belli yaştan sonra standart hale geliyor.
"SAĞLIK ENDÜSTRİSİ İÇİN BİR GELİR KAYNAĞI"
Bunları saptayıp, mikroskopla tanı koymanızın geçerliliği kayboluyor, zira başta beslenme olmak üzere yaşam ve vücut değişmiş. Ancak tıp işin bu tarafıyla ilgilenmiyor, bilakis tanı konan her kişiye hasta muamelesi yapıp, sonra da tedavi ettik diyorlar. Amerika nispeten rahat, onlar zaten özel sigortası olmayanları dikkate almıyor. Oysa bizim için aslında hasta olmayan bu grup da genel sağlık sigortası kapsamında olduğundan, sağlık endüstrisi için bir gelir kaynağı. Devlet ödüyor, ödedikçe sistem bu şekilde suni biçimde şişiyor." demişti.
DR. YAVUZ DİNDAR KİMDİR?
1964 yılında dünyaya gelen Yavuz Dizdar, İstanbul'da doğdu. 1982 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ndeki orta eğitimini tamamlarken 1988 yılında da İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki eğitimini bitirdi. Tıp eğitiminin ardından o yıllarda Siirt’e bağlı olan Batman’da yaklaşık bir yıl mecburi hizmet yaptı.
1989-1992 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı’nda ilaç bilimi üzerine, 1992-1996 yıllarında Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı’nda kanser üzerine uzmanlık eğitimini tamamladı. Dizdar aldığı bu eğitimlerinin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nde kanser biyolojisi ve immünolojisi doktorası unvanını aldı.
Halen aynı enstitüde radyasyon onkolojisi uzmanı olarak çalışan Yavuz Dizdar, tıbbi çalışmalarına paralel olarak 1994’ten bu yana Dünya Gazetesi’nde sağlık ekonomisi ve politikası konusunda yazılar yazmaktadır.
Onkolog Doktor Yavuz Dizdar, geçtiğimiz günlerde yaptığı "Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık falan yok... Sistem hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor." açıklamaları hakkında gelen tepkileri CNN Türk'te katıldığı 40 programında Buket Aydın'a değerlendirdi.
Aydın'ın sunduğu programda Dr. Yavuz Dizdar, "Kanser vakalarının büyük bölümü kanser değil. Bunu medyada söylemek risk değil mi?" sorusuna "Risk değil, nasıl söyleyeceksiniz başka? Kulaktan kulağa mı oynayacağız, bir şekilde söylemek zorundasınız." dedi. İşte Yavuz Dizdar'ın Buket Aydın'ın sunduğu 40 programında yaptığı açıklamalar şu şekilde:
"Söylediğiniz zaman tepki nereden geliyor? Bu işten nemalananlardan gelmiyor. Bir şekilde işini doğru yapanlardan geliyor. Çünkü onlar bu konuda hassaslar. Adam tümörün çapına göre 'Ameliyat parası istiyorum.' diyormuş. Olabilir mi? Kendine göre bir yol bellemiş. Fakat siz ortalama koşullarda yüksek çözünürlüklü kameraları düşünün. Bir alanı çektiğinizde fotoğrafı büyüttüğünüzde herkesin suratını seçebilir hale geliyorsunuz. Bu kadar hassaslaşmış olan makinalarla tanısı koyulan şeyin ileride kansere dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyorsunuz ki. Tabii ki vücudumuzda kanser hücresi var. Siz bunu görünür hale getirirseniz yani çocuk durup dururken sıvı biyopsi denen gerçek biyopsi de yapmıyor, kandan örnek aldırtıp genetik taramaya gönderiyor. 'Sende falan filan mutasyonlar var.' diyor. Çocuk panik içerisinde, 'Bende mutasyon varmış.' diyor. Halbuki hiçbir alakası olmayan sistemi köpürtüyoruz"
YAVUZ DİZDAR NE DEMİŞTİ?
Dr. Yavuz Dindar, geçtiğimiz günlerde Sözcü gazetesinden Nazan Doğaner Halıcı'ya verdiği röprotaj da "Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık falan yok… Sistem hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor. Patolog birtakım olguların mikroskopta kansere benzediğini düşünüp, kanser diyor. Halbuki hastaya bakıyorsunuz; iştahı yerinde, kilo kaybı yok, hiçbir şeyi yok ama vücudunda bir şey çıkmış ya da bir şey genellikle çıkmamış ama biz tarayıp saptamışız. Artan tiroit kanserleri bunun bir örneği, prostat belli yaştan sonra standart hale geliyor.
"SAĞLIK ENDÜSTRİSİ İÇİN BİR GELİR KAYNAĞI"
Bunları saptayıp, mikroskopla tanı koymanızın geçerliliği kayboluyor, zira başta beslenme olmak üzere yaşam ve vücut değişmiş. Ancak tıp işin bu tarafıyla ilgilenmiyor, bilakis tanı konan her kişiye hasta muamelesi yapıp, sonra da tedavi ettik diyorlar. Amerika nispeten rahat, onlar zaten özel sigortası olmayanları dikkate almıyor. Oysa bizim için aslında hasta olmayan bu grup da genel sağlık sigortası kapsamında olduğundan, sağlık endüstrisi için bir gelir kaynağı. Devlet ödüyor, ödedikçe sistem bu şekilde suni biçimde şişiyor." demişti.
DR. YAVUZ DİNDAR KİMDİR?
1964 yılında dünyaya gelen Yavuz Dizdar, İstanbul'da doğdu. 1982 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ndeki orta eğitimini tamamlarken 1988 yılında da İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki eğitimini bitirdi. Tıp eğitiminin ardından o yıllarda Siirt’e bağlı olan Batman’da yaklaşık bir yıl mecburi hizmet yaptı.
1989-1992 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı’nda ilaç bilimi üzerine, 1992-1996 yıllarında Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı’nda kanser üzerine uzmanlık eğitimini tamamladı. Dizdar aldığı bu eğitimlerinin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nde kanser biyolojisi ve immünolojisi doktorası unvanını aldı.
Halen aynı enstitüde radyasyon onkolojisi uzmanı olarak çalışan Yavuz Dizdar, tıbbi çalışmalarına paralel olarak 1994’ten bu yana Dünya Gazetesi’nde sağlık ekonomisi ve politikası konusunda yazılar yazmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)