anayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, TÜBİTAK’ın baş ve boyun kanserlerinin tedavisinde kullanılmak üzere başlattığı yerli ilaç çalışmalarını yerinde inceledi. Ziyarette yerli biyobenzer kanser ilaç geliştirme çalışmaları laboratuvar ortamında ilk kez görüntülendi.
İHA'nın haberine göre; Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Gebze’de bulunan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ni (MAM) ziyaret etti. Kanser Tedavisine Yönelik Yerli Biyobenzer İlaç Geliştirilmesi ve Üretimi (BİOSİM) projesi ile ilgili bilgi alan Bakan Varank, Gen Merkezi laboratuvarlarında ilacın tüm üretim aşamalarını inceledi.
Projeye verdiği önemi göstermek ve çalışmalara destek vermek amacıyla bu laboratuvarı ziyaret ettiğini belirten Bakan Varank, “BİOSİM, biyobenzer baş ve boyun kanserine karşı bir ilacın geliştirilmesi projesi. Buradaki çalışmaları ve yürütücü arkadaşları ziyaret edip onlardan bilgi aldık. Bu çok önemli bir teknoloji. Bunun gibi başka 180 farklı biyobenzer olarak üretebileceğimiz ilacımız var. İnşallah burada geliştirdiğimiz teknoloji ve altyapı ile bu ilaçları da Türkiye’de üretip, paranın ülkemizdeki kalmasını istiyoruz. Biosim kanser ilacı laboratuvar ortamında üretildi. Mayıs 2019’da firmaya teslim edilecek. Kamu-sanayi işbirliği ve Sağlık Bakanlığımızın desteğiyle geliştirilen bu ilacın eczanelerde yerini alması ve hastalarımıza şifa olabilmesi için preklinik ve klinik çalışmalarının tamamlanıp bazı süreçlerden daha geçmesi gerekiyor" ifadelerine yer verdi.
Proje hakkında bilgi veren TÜBİTAK Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Şaban Tekin ise, “BİOSİM kapsamında geliştirdiğimiz ilaç, baş ve boyun kanseri tedavisinde kullanılıyor. Biz de genden itibaren hücreyi geliştiriyoruz. Antikor üreten hücreyi geliştiriyoruz. Geliştirdiğimiz hücre, proje yürütücüsü olan firmaya teslim edilecek. Onlar da preklinik ve klinik çalışmalardan sonra ilacın ruhsat başvurusu ve ticarileştirme işlemini gerçekleştirecekler” diye belirtti. Tekin, biyobenzerinin yapıldığı referans ilacın 100 mg’lık formunun 500 TL olduğunu belirterek, “Kilogram değeri bir milyon dolar. O kadar katma değerli ürün bunlar. Türkiye bu teknolojiyi öğreniyor artık" dedi.
Bakan Varank’ın TÜBİTAK MAM ziyaretine Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır, TÜBİTAK Başkanı Hasan Mandal, TÜBİTAK MAM Başkanı İbrahim Kılıçarslan ve Kocaeli Valisi Hüseyin Aksoy da eşlik etti.
Dünyada en yaygın hastalıklar arasında yer alan kanserin tedavisinde ağırlıklı olarak kimyasal kemoterapi ilaçları kullanılıyor. Ancak son yıllarda bu ilaçların yerini biyoteknolojik ilaçlar almaya başladı. Bu ilaçlar yüksek teknoloji gerektiren moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği yöntemleriyle canlı hücreler kullanılarak geliştirilip üretiliyor. Kanser tedavisinde kullanılan biyoteknolojik ilaçların başında Rekombinant Antikorlar geliyor. Bu antikor yapısındaki biyoteknolojik ilaçlar vücutta sadece kanser hücrelerini seçici olarak hedef alıyor, onlara bağlanarak bu hücrelerinin gelişip çoğalmasını engelliyor.
Dünya ilaç endüstrisi, en yüksek Ar-Ge potansiyeline sahip sektör olmasıyla dikkat çekiyor. “Milli Teknoloji Hamlesi” ile her alanda yerli ve milli ürünlere ağırlık veren Türkiye, ilaç endüstrisindeki Ar-Ge yatırımlarına da hız veriyor. Türkiye’deki ilaç piyasasının yüzde 20’sini biyoteknolojik ilaçlar oluşturuyor. Türkiye, ileri teknoloji ürünler olarak tanımlanan biyoteknolojik ilaçların tamamını ithal ediyor. Biyoteknolojik ilaçların kilo başı değerinin ortalama bir milyon doları bulduğu belirtiliyor.
Dünya ilaç pazarın 1.2 trilyon dolar, biyoteknolojik ilaçların buradaki payı da 260 milyar dolar civarında. Ağustos 2018 itibariyle Türkiye biyoteknolojik ilaç pazarı yaklaşık 5 milyar TL düzeyinde. Referans ilaçların bu pazardaki payı 4.8 milyar TL iken, biyobenzer ilaç pazarı 247 milyon TL’ye ulaşmış durumda. Türkiye’de biyobenzeri üretilen referans kanser ilacının 2018’in ilk yarısında dünya geneli satışı 1.3 milyar dolar. Aynı dönemde Türkiye satışı da 16 milyon dolar. Türkiye’de üretilen ve önümüzdeki yıllarda ticarileşecek ilacın fiyatı ise henüz belli değil. Ancak, yerli üretim olduğu için referans ilaçtan daha ucuz olacak ve bu sayede, yurt dışına döviz çıkışı olmayacak. Bununla beraber yerli kanser ilacının ihracatı da mümkün olacak.
https://www.bundlehaber.com/detay/6c44b0be-bdee-430d-8984-fdb093d41fb7?l=1
18 Kasım 2018 Pazar
Dünyanın en pahalı zeytinyağı yüzde 36 zamlandı
1800 yıllık Umay Nine isimli zeytin ağacının zeytinlerinden yapılan Zeytinyağı Seferihisar belediyesi tarafından düzenlenen açık artırmada son birkaç yıldır satılıyor
İzmir Seferihisar'da 500 yaş ve üzerinde olan 200 ağaç Seferihisar Belediyesi tarafından tespit edildi, toplanan zeytinler belediyenin zeytinyağı fabrikasında geleneksel yöntemlerle sıkıldı. Aralarında bin 800 yılık Umay Nine isimli zeytin ağacının da bulunduğu ağaçlardan elde edilen zeytinyağları, 21 kategoride paketler halinde müzayede usulü ile satıldı. 3. kez düzenlenen müzayedeyi Nedim Atilla yönetirken, Umay Nine'den elde edilen zeytinyağının yarım litresi 30 bin liraya satıldı.
Salih Değerli, 30 bin lira verdiği zeytinyağını, torunu Sami Değerli ile birlikte Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer'in elinden aldı. Satıştan elde edilen gelir, öğrencilere burs olarak verilecek. Bin 800 yıllık zeytin ağacından elde edilen yarım litrelik zeytinyağı, geçen 22 bin liraya satılmıştı. Müzayedede diğer zeytinyağı şişelerinin bulunduğu paketler ise 21 kategoride toplam 17 bin 750 liraya alıcılarını buldu. Öte yandan, müzayede başlanmadan önce katılımcılara koku ve zeytinyağı tadımı eğitimi de verildi.
500 YAŞ VE ÜZERİ 200 AĞAÇ
Müzayede öncesi konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “Teos, 2 bin 500 yıllık bir İyon kenti. İki limanı var, sanatçılar şehri olmakla ünlenmiş bir şehir. Aynı zamanda binlerce yıldır yaşayan zeytin ağaçlarımıza da ev sahipliği yapıyor. Bir yanıyla muazzam köklü bir kültürün kenti, bir yandan da muazzam bir doğal zenginliğin kenti. Bu müzayede ile ikisini birleştirerek farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Bugün yaklaşık 200 civarındaki 500 üzeri ağacımızdan toplayarak sıktığımız ürünlerin müzayede usulü ile satışını gerçekleştireceğiz. Umarım rakamlar çok yükselir. Bence rakam ne kadar yükselirse yükselsin, onun kıymetini anlatmakta yetersiz kalacak. Zeytin, sağlıklı yaşamın sembolü. Biz sadece bu kıymetin bilinirliğine katkı sunmaya çalışacağız” dedi.
REKOR KIRILDI
İsmini Buket Uzuner’in kitap karakterinden alan Umay Nine ağacı hakkında konuşan Başkan Soyer, “Tam bir bilge ağaç. Üzerinde her daim meyvesi var. Bizim için bir umut, bir sembol. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Müzayede farklı kategorilerde düzenlenecek. Son ürün, Umay Nine'den toplanan zeytinlerin sıkılmasıyla elde edilen zeytinyağımız olacak. Geçen sene aynı ağaçtan elde edilen yarım litre zeytin yağı 22 bin liraya satılmıştı. O bile dünyanın en pahalı zeytinyağı unvanını almamıza yetmişti. Bu sene o rekoru kıracağız zannediyorum” diye konuştu.
İzmir Seferihisar'da 500 yaş ve üzerinde olan 200 ağaç Seferihisar Belediyesi tarafından tespit edildi, toplanan zeytinler belediyenin zeytinyağı fabrikasında geleneksel yöntemlerle sıkıldı. Aralarında bin 800 yılık Umay Nine isimli zeytin ağacının da bulunduğu ağaçlardan elde edilen zeytinyağları, 21 kategoride paketler halinde müzayede usulü ile satıldı. 3. kez düzenlenen müzayedeyi Nedim Atilla yönetirken, Umay Nine'den elde edilen zeytinyağının yarım litresi 30 bin liraya satıldı.
Salih Değerli, 30 bin lira verdiği zeytinyağını, torunu Sami Değerli ile birlikte Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer'in elinden aldı. Satıştan elde edilen gelir, öğrencilere burs olarak verilecek. Bin 800 yıllık zeytin ağacından elde edilen yarım litrelik zeytinyağı, geçen 22 bin liraya satılmıştı. Müzayedede diğer zeytinyağı şişelerinin bulunduğu paketler ise 21 kategoride toplam 17 bin 750 liraya alıcılarını buldu. Öte yandan, müzayede başlanmadan önce katılımcılara koku ve zeytinyağı tadımı eğitimi de verildi.
500 YAŞ VE ÜZERİ 200 AĞAÇ
Müzayede öncesi konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “Teos, 2 bin 500 yıllık bir İyon kenti. İki limanı var, sanatçılar şehri olmakla ünlenmiş bir şehir. Aynı zamanda binlerce yıldır yaşayan zeytin ağaçlarımıza da ev sahipliği yapıyor. Bir yanıyla muazzam köklü bir kültürün kenti, bir yandan da muazzam bir doğal zenginliğin kenti. Bu müzayede ile ikisini birleştirerek farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Bugün yaklaşık 200 civarındaki 500 üzeri ağacımızdan toplayarak sıktığımız ürünlerin müzayede usulü ile satışını gerçekleştireceğiz. Umarım rakamlar çok yükselir. Bence rakam ne kadar yükselirse yükselsin, onun kıymetini anlatmakta yetersiz kalacak. Zeytin, sağlıklı yaşamın sembolü. Biz sadece bu kıymetin bilinirliğine katkı sunmaya çalışacağız” dedi.
REKOR KIRILDI
İsmini Buket Uzuner’in kitap karakterinden alan Umay Nine ağacı hakkında konuşan Başkan Soyer, “Tam bir bilge ağaç. Üzerinde her daim meyvesi var. Bizim için bir umut, bir sembol. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Müzayede farklı kategorilerde düzenlenecek. Son ürün, Umay Nine'den toplanan zeytinlerin sıkılmasıyla elde edilen zeytinyağımız olacak. Geçen sene aynı ağaçtan elde edilen yarım litre zeytin yağı 22 bin liraya satılmıştı. O bile dünyanın en pahalı zeytinyağı unvanını almamıza yetmişti. Bu sene o rekoru kıracağız zannediyorum” diye konuştu.
17 Kasım 2018 Cumartesi
Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu?
Karın bölgemizin kafatası kadar önemli bir kontrol merkezi olduğu artık su götürmez bir gerçek.
Şimdi ‘Hocam nereden çıktı bu bağırsak muhabbeti’ diyebilirsiniz. Merakım yeni. Bu sene bizim bölümdeki araştırma seminerlerini ben yürütüyorum. Bu işin en güzel tarafı her hafta alanında çığır açmış isimleri kampusta ağırlamak, onlardan çalışmalarını doğrudan dinlemek. Bu haftaki konuğumuz Columbia Üniversitesi’nden Dr. Bridget Callaghan’dı. Kendisi son dönemin belki de en popüler konularından biri olan beyin-bağırsak eksenini çalışıyor.
BEYİN-BAĞIRSAK EKSENİ NEDİR?
Beyin-Bağırsak Ekseni sağlık bilimlerinden psikolojiye son dönemin en popüler araştırma sahalarından biri. Bu teze göre şimdiye kadar tek başına olan beynin kontrol sistemine benzer bir ikinci kontrol mekanizması daha var. Yani beyin her şeyi tek başına yapmıyor. Çoğu durumda beyin ile bağırsaklar birbirini etkiliyor. Eğitimde başarıdan depresyona, Parkinson hastalığından otizme pek çok farklı alanda beyin kadar bağırsakların da belirleyici bir rolü var. Örneğin, eskiden ruhsal sorunu olanların sindirim sisteminde zorluk yaşadığına dair veriler var iken, bugün sindirim sisteminde sıkıntı yaşayanların ruhsal sorunlar yaşadığından söz ediliyor. Yani neyin, neyi etkilediği, sebep-sonuç ilişkisi tamamen yön değiştirmiş durumda yeni verilerle. Hal böyle olunca da bağırsaklara eskiden olduğu gibi, pasif bir organ olarak değil, aktif ve belirleyici ‘ikinci beyin’ olarak bakılıyor.
Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu
TRAVMANIN ETKİSİ 3 KUŞAK SÜRÜYOR!
Bridget’in yaptığı bir deney beyin-bağırsak ekseninin ortaya çıkardığı mekanizmaları anlamamıza ışık tutuyor. Deneyin amacı erken yaşta maruz kalınan travma ve stresin beyin-bağırsak ekseni üzerindeki etkisini araştırmak. Deney düzeneği çok basit. Rasgele seçilen fare yavrularının yarısı annesinden zorla ayrılarak bir travmaya maruz bırakılıyor, diğer yarısı da aynı süreyi annesinin yanında geçiriyor. Çıkan sonuçlar tahmin ettiğiniz gibi. Annesiyle farklı kafesi paylaşan fareler hem beyin hem de sindirim sistemi bakımından diğer farelere göre daha sorunlu hareket ediyor. Ama daha önemli sonuç şu: Travmaya maruz kalmış farelerin yaşadığı tahribatın sindirim sisteminde bıraktığı etki tam üç kuşak sonra bile fark edilebiliyor. Yani doğum sonrası kritik gelişim döneminde travma yaşayan farenin torunu bile o travmanın izlerini taşıyor! Böyle bir deneyi insanlar üzerinden yapmak etik olarak mümkün değil elbette ancak Bridget’in aileleri tarafından terk edilerek bir bakımevine bırakılmış çocuklar üzerinde yaptığı çalışmalar travma izlerinin uzun vadede kalıcı olduğunu ve bunların izinin de hem zihinsel hem de sindirimsel olduğunu gösteriyor. Bu tahribatı gidermenin bir yolu var mı?
EVET, KEFİR...
Bridget ve arkadaşları travmaya maruz kalmış farelerin diyetini değiştirerek onların sindirim sistemindeki dengeyi normale dönüştürmenin yollarını da araştırmış. Tıpkı bir önceki deney gibi bu sefer de travma yaşamış fareleri iki gruba ayırıp birinci gruba literatürde bağırsakları düzenleyici etkisi olduğu bilinen ‘probiyotik’ veriliyor, ikinci gruba ise normal diyet veriliyor. Sonuç çok dramatik. Probiyotik, yani bizim kefir ve yoğurtta bulunan kültürlerden muhteva ilacı alan fareler diğerlerine göre travmanın izlerini daha az gösteriyor. Umut veren bu ve benzer deneyler daha çok yeni ama çalışmaların vardığı nokta çok net: Yediğimiz gıdalar hem fiziksel hem de ruhsal olarak bizim hayatımızı etkiliyor. Yani kimi gıdalar yerken bizi bunalıma sokabiliyorken kimi gıdalar da yerken bizi iyileştiriyor. Daha şimdiden elimizdeki veriler örneğin yoğurt ve kefirin depresyon ve kaygı bozukluğunu azalttığını gösteriyor. O nedenle önümüzdeki dönem bizi iyileştiren yiyeceklerin, yani terapötik gıdaların dönemi olacak.
Şimdi ‘Hocam nereden çıktı bu bağırsak muhabbeti’ diyebilirsiniz. Merakım yeni. Bu sene bizim bölümdeki araştırma seminerlerini ben yürütüyorum. Bu işin en güzel tarafı her hafta alanında çığır açmış isimleri kampusta ağırlamak, onlardan çalışmalarını doğrudan dinlemek. Bu haftaki konuğumuz Columbia Üniversitesi’nden Dr. Bridget Callaghan’dı. Kendisi son dönemin belki de en popüler konularından biri olan beyin-bağırsak eksenini çalışıyor.
BEYİN-BAĞIRSAK EKSENİ NEDİR?
Beyin-Bağırsak Ekseni sağlık bilimlerinden psikolojiye son dönemin en popüler araştırma sahalarından biri. Bu teze göre şimdiye kadar tek başına olan beynin kontrol sistemine benzer bir ikinci kontrol mekanizması daha var. Yani beyin her şeyi tek başına yapmıyor. Çoğu durumda beyin ile bağırsaklar birbirini etkiliyor. Eğitimde başarıdan depresyona, Parkinson hastalığından otizme pek çok farklı alanda beyin kadar bağırsakların da belirleyici bir rolü var. Örneğin, eskiden ruhsal sorunu olanların sindirim sisteminde zorluk yaşadığına dair veriler var iken, bugün sindirim sisteminde sıkıntı yaşayanların ruhsal sorunlar yaşadığından söz ediliyor. Yani neyin, neyi etkilediği, sebep-sonuç ilişkisi tamamen yön değiştirmiş durumda yeni verilerle. Hal böyle olunca da bağırsaklara eskiden olduğu gibi, pasif bir organ olarak değil, aktif ve belirleyici ‘ikinci beyin’ olarak bakılıyor.
Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu
TRAVMANIN ETKİSİ 3 KUŞAK SÜRÜYOR!
Bridget’in yaptığı bir deney beyin-bağırsak ekseninin ortaya çıkardığı mekanizmaları anlamamıza ışık tutuyor. Deneyin amacı erken yaşta maruz kalınan travma ve stresin beyin-bağırsak ekseni üzerindeki etkisini araştırmak. Deney düzeneği çok basit. Rasgele seçilen fare yavrularının yarısı annesinden zorla ayrılarak bir travmaya maruz bırakılıyor, diğer yarısı da aynı süreyi annesinin yanında geçiriyor. Çıkan sonuçlar tahmin ettiğiniz gibi. Annesiyle farklı kafesi paylaşan fareler hem beyin hem de sindirim sistemi bakımından diğer farelere göre daha sorunlu hareket ediyor. Ama daha önemli sonuç şu: Travmaya maruz kalmış farelerin yaşadığı tahribatın sindirim sisteminde bıraktığı etki tam üç kuşak sonra bile fark edilebiliyor. Yani doğum sonrası kritik gelişim döneminde travma yaşayan farenin torunu bile o travmanın izlerini taşıyor! Böyle bir deneyi insanlar üzerinden yapmak etik olarak mümkün değil elbette ancak Bridget’in aileleri tarafından terk edilerek bir bakımevine bırakılmış çocuklar üzerinde yaptığı çalışmalar travma izlerinin uzun vadede kalıcı olduğunu ve bunların izinin de hem zihinsel hem de sindirimsel olduğunu gösteriyor. Bu tahribatı gidermenin bir yolu var mı?
EVET, KEFİR...
Bridget ve arkadaşları travmaya maruz kalmış farelerin diyetini değiştirerek onların sindirim sistemindeki dengeyi normale dönüştürmenin yollarını da araştırmış. Tıpkı bir önceki deney gibi bu sefer de travma yaşamış fareleri iki gruba ayırıp birinci gruba literatürde bağırsakları düzenleyici etkisi olduğu bilinen ‘probiyotik’ veriliyor, ikinci gruba ise normal diyet veriliyor. Sonuç çok dramatik. Probiyotik, yani bizim kefir ve yoğurtta bulunan kültürlerden muhteva ilacı alan fareler diğerlerine göre travmanın izlerini daha az gösteriyor. Umut veren bu ve benzer deneyler daha çok yeni ama çalışmaların vardığı nokta çok net: Yediğimiz gıdalar hem fiziksel hem de ruhsal olarak bizim hayatımızı etkiliyor. Yani kimi gıdalar yerken bizi bunalıma sokabiliyorken kimi gıdalar da yerken bizi iyileştiriyor. Daha şimdiden elimizdeki veriler örneğin yoğurt ve kefirin depresyon ve kaygı bozukluğunu azalttığını gösteriyor. O nedenle önümüzdeki dönem bizi iyileştiren yiyeceklerin, yani terapötik gıdaların dönemi olacak.
16 Kasım 2018 Cuma
Sosyal medya depresyona neden olabilir
Sosyal medyada fazla zaman geçirmenin kişileri depresyona sürükleyebileceği belirtildi
Sosyal medyada fazla zaman geçirmenin kişileri depresyona sürükleyebileceği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesinden psikologların yaptığı çalışmada, ilk kez sosyal medyada geçirilen zaman ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında nedensel bir ilişki olduğu ortaya konuldu.
AA'nın haberine göre; çalışmanın lideri Profesör Melissa Hunt ve ekibi, birkaç hafta boyuna 143 üniversite öğrencisinin ruh halini ve mutluluk hissini 7 farklı skala kullanarak test etti.
Katılımcıların yarısı, belirlenen sosyal paylaşım sitelerini kullanmaya normal şekilde devam ederken, diğer yarısının belirlenen her bir sosyal paylaşım sitesini günde 10'ar dakika kullanmasına izin verildi.
Kullanım, katılımcıların telefonlarından pil verilerini gösteren düzenli ekran görüntüleri alınarak izlendi.
SOSYAL MEDYADA VAKİT GEÇİRME SÜRESİNİ AZALTTILAR, GÖRDÜLER Kİ...
Çalışma boyunca sosyal medyada vakit geçirme süresini azaltan kullanıcıların depresyon ve yalnızlık hissinde "klinik olarak belirgin" düşüş gözlenirken, sosyal medya alışkanlığını değiştirmeyen katılımcıların sonuçlarında değişiklik kaydedilmedi.
Hunt, "Üç hafta boyunca, sosyal medya kullanımını sınırlayan kişilerdeki depresyon ve yalnızlık hissi oranlarında kayda değer düşüş olduğunu gördük" dedi.
Araştırmacılar, Facebook, Instagram ve Snapchat'in yalnız ve depresif kişiler tarafından sevilmediğini, aksine bu mecraların söz konusu kişileri daha da yalnızlaştırdığı ve depresyona soktuğunu belirtti.
Daha önce, bu konuda yapılan çalışmalar sosyal medya kullanımı ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında korelasyon olduğunu ortaya koyarken, bu çalışma her ikisi arasındaki "nedensel ilişkiyi" gösterdi.
Çalışmanın sonuçları "Journal of Social and Clinical Psychology"de yayımlanacak.
Sosyal medyada fazla zaman geçirmenin kişileri depresyona sürükleyebileceği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesinden psikologların yaptığı çalışmada, ilk kez sosyal medyada geçirilen zaman ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında nedensel bir ilişki olduğu ortaya konuldu.
AA'nın haberine göre; çalışmanın lideri Profesör Melissa Hunt ve ekibi, birkaç hafta boyuna 143 üniversite öğrencisinin ruh halini ve mutluluk hissini 7 farklı skala kullanarak test etti.
Katılımcıların yarısı, belirlenen sosyal paylaşım sitelerini kullanmaya normal şekilde devam ederken, diğer yarısının belirlenen her bir sosyal paylaşım sitesini günde 10'ar dakika kullanmasına izin verildi.
Kullanım, katılımcıların telefonlarından pil verilerini gösteren düzenli ekran görüntüleri alınarak izlendi.
SOSYAL MEDYADA VAKİT GEÇİRME SÜRESİNİ AZALTTILAR, GÖRDÜLER Kİ...
Çalışma boyunca sosyal medyada vakit geçirme süresini azaltan kullanıcıların depresyon ve yalnızlık hissinde "klinik olarak belirgin" düşüş gözlenirken, sosyal medya alışkanlığını değiştirmeyen katılımcıların sonuçlarında değişiklik kaydedilmedi.
Hunt, "Üç hafta boyunca, sosyal medya kullanımını sınırlayan kişilerdeki depresyon ve yalnızlık hissi oranlarında kayda değer düşüş olduğunu gördük" dedi.
Araştırmacılar, Facebook, Instagram ve Snapchat'in yalnız ve depresif kişiler tarafından sevilmediğini, aksine bu mecraların söz konusu kişileri daha da yalnızlaştırdığı ve depresyona soktuğunu belirtti.
Daha önce, bu konuda yapılan çalışmalar sosyal medya kullanımı ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında korelasyon olduğunu ortaya koyarken, bu çalışma her ikisi arasındaki "nedensel ilişkiyi" gösterdi.
Çalışmanın sonuçları "Journal of Social and Clinical Psychology"de yayımlanacak.
Türkiye'de 3 milyon kişi bu hastalığı taşıyor
Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetlilerin sayısı her geçen gün artıyor
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Endokrinoloji ve Diyabet Kliniği Başkanı Prof. Dr. Behzat Özkan, "Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor." dedi.
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi bahçesinde düzenlenen "14 Kasım Dünya Diyabet Günü" etkinliğinde konuşan Özkan, diyabetli hasta sayısının her geçen gün arttığını söyledi.
Diyabetin dikkate alınması gereken bir hastalık olduğunu belirten Özkan, "Dünya Sağlık Örgütü'nün 2015 verilerine göre, kayıtlı diyabetli sayısı yaklaşık 400 milyon kişi, 2040 yılında bu rakamın yaklaşık 600 milyona ulaşması bekleniyor. Eğer basit bir şekilde yaşam tarzı değişikliği yapabilirse 160 milyon kişinin diyabetli olmasını engelleyebiliriz." diye konuştu.
Özkan, yanlış beslenmeye bağlı olarak artan obezite nedeniyle diyabet hastalığının görülme yaşının her geçen yıl düştüğünü ifade etti.
"TÜRKİYE'DE YAKLAŞIK 10 MİLYON DİYABET HASTASI VAR"
Türkiye'de de diyabetli hasta sayısının sürekli arttığını vurgulayan Özkan, şunları kaydetti:
"Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor. Herkes şekerini ölçtürmeli. Yine ülkemizde yaklaşık 20 bine yakın çocuğumuz diyabet hastası. İnsüline bağlı yaşamak zorundalar. Kendimizin ve çocuğumuzun sağlığı açısından mutlaka diyabet hastalığına karşı önlemlerimizi almalıyız."
Özkan, "tip 1" diyabet hastalığının tedavisinin insülin olduğunu, "tip 2" diyabetin, özellikle beslenme ve yaşama alışkanlığı değişikliği nedeniyle son yıllarda çocuklarda da görülmeye başlandığını aktardı.
"Tip 2" diyabet hastalığının tedavi sürecinin daha kolay olduğunun altını çizen Özkan, "Hazır gıdalardan özellikle çocuklarımızı uzak tutmak zorundayız. Ev yemekleri varken dışarıda hamburger ya da şekerli içecek tüketmemeliyiz. Beslenmemize dikkat ederken spor aktivitelerine de mutlaka katılmalıyız." şeklinde konuştu.
Özkan, başkanı olduğu klinikte yılda yaklaşık 300'e yakın diyabetli çocuğu tedavi ettiklerini sözlerine ekledi.
Diyabet tedavisi gören çocukların şiir okuduğu programın ardından hastaneden Cumhuriyet Meydanı'na kadar farkındalık yürüyüşü düzenlendi.
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Endokrinoloji ve Diyabet Kliniği Başkanı Prof. Dr. Behzat Özkan, "Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor." dedi.
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi bahçesinde düzenlenen "14 Kasım Dünya Diyabet Günü" etkinliğinde konuşan Özkan, diyabetli hasta sayısının her geçen gün arttığını söyledi.
Diyabetin dikkate alınması gereken bir hastalık olduğunu belirten Özkan, "Dünya Sağlık Örgütü'nün 2015 verilerine göre, kayıtlı diyabetli sayısı yaklaşık 400 milyon kişi, 2040 yılında bu rakamın yaklaşık 600 milyona ulaşması bekleniyor. Eğer basit bir şekilde yaşam tarzı değişikliği yapabilirse 160 milyon kişinin diyabetli olmasını engelleyebiliriz." diye konuştu.
Özkan, yanlış beslenmeye bağlı olarak artan obezite nedeniyle diyabet hastalığının görülme yaşının her geçen yıl düştüğünü ifade etti.
"TÜRKİYE'DE YAKLAŞIK 10 MİLYON DİYABET HASTASI VAR"
Türkiye'de de diyabetli hasta sayısının sürekli arttığını vurgulayan Özkan, şunları kaydetti:
"Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor. Herkes şekerini ölçtürmeli. Yine ülkemizde yaklaşık 20 bine yakın çocuğumuz diyabet hastası. İnsüline bağlı yaşamak zorundalar. Kendimizin ve çocuğumuzun sağlığı açısından mutlaka diyabet hastalığına karşı önlemlerimizi almalıyız."
Özkan, "tip 1" diyabet hastalığının tedavisinin insülin olduğunu, "tip 2" diyabetin, özellikle beslenme ve yaşama alışkanlığı değişikliği nedeniyle son yıllarda çocuklarda da görülmeye başlandığını aktardı.
"Tip 2" diyabet hastalığının tedavi sürecinin daha kolay olduğunun altını çizen Özkan, "Hazır gıdalardan özellikle çocuklarımızı uzak tutmak zorundayız. Ev yemekleri varken dışarıda hamburger ya da şekerli içecek tüketmemeliyiz. Beslenmemize dikkat ederken spor aktivitelerine de mutlaka katılmalıyız." şeklinde konuştu.
Özkan, başkanı olduğu klinikte yılda yaklaşık 300'e yakın diyabetli çocuğu tedavi ettiklerini sözlerine ekledi.
Diyabet tedavisi gören çocukların şiir okuduğu programın ardından hastaneden Cumhuriyet Meydanı'na kadar farkındalık yürüyüşü düzenlendi.
Sağlık düzenlemesi TBMM'de kabul edildi
Sağlık alanında düzenlemeler içeren kanun teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.
Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek, yasalaştı.
Kanun, Türkiye'de ruhsatlı olmayan veya ruhsatlı olup piyasada bulunmayan ilaçların, reçeteli olarak şahsi kullanım için Sağlık Bakanlığının izniyle Türk Eczacıları Birliğince (TEB) yurt dışından temininde yaşanan sıkıntılara çözüm getiriyor.
Buna göre, TEB'in yanı sıra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen kamu kurum/kuruluşları aracılığıyla şahsi kullanım için yurt dışından ilaç sağlanabilecek, doğrudan hastalara verilebilecek.
Hastanelerin yurt dışından toplu olarak getirdiği ilaçların temini de bu şekilde sağlanabilecek.
Bu ilaçlar için yurt dışı ilaç listesine girdiği tarihten itibaren 3 yıl içinde izin/ruhsat sahibi tarafından ruhsat başvurusunda bulunulacak, başvuru tarihinden itibaren en geç 2 yıl içinde ruhsat alınacak.
Cumhurbaşkanı, ruhsat başvurusu yapılmayan veya ruhsatı alınmayan ilaçların bu şekilde teminine devam edilmesine karar verebilecek.
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu da ceza uygulayabilecek
Kanunla; Ecza Ticarethaneleriyle Sanat Ve Ziraat İşlerinde Kullanılan Zehirli Ve Müessir Kimyevi Maddelerin Satıldığı Dükkanlara Mahsus Kanun'da değişiklik yapılıyor.
Cezaların zamanında ve gecikmeden tesis edilebilmesi için mahalli mülki idarelere göndermeden Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna da ceza uygulayabilme yetkisi veriliyor, caydırıcılığı sağlamak için fiilin niteliği ve önemine göre para cezalarının alt ve üst sınırı yeniden belirleniyor.
Kanunda belirtilen kurallara ve yasaklara uymayan eczane sahipleri veya mesul müdürü ile sanat ve ziraat işlerinde kullanılan zehirli ve müessir madde satıcılığı yapanlara, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu veya mahalli mülki amir tarafından 2 bin liradan 20 bin liraya kadar idari para cezası kesilecek. Fiilin bir yıl içinde tekrarı halinde ceza bir kat artırılacak.
Yurt dışından sağlanan ilaçlar için ruhsat başvurusunda bulunma süresi, maddenin yürürlüğe girdiği tarihte başlayacak.
Eczacı olmayanların, eczacı mesul müdür atayarak eczane açabileceği kuralı şirketler için de uygulanacak, böylece muvazaalı ortaklıklar ortadan kaldırılacak. Diplomalı eczacı olmak şartıyla, ortaklardan birinin ticarethane işlerinden mesul müdür gösterilmesi şartı kaldırılacak.
Kamudan çıkarılan 450 gün sonunda mesleklerini yapabilecek
Terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu için kamu görevinden çıkarılan ve güvenlik soruşturması sonucunda kamu görevine alınmayan devlet hizmeti yükümlüsü doktorlar, çıkarma veya göreve alınmama kararının verildiği tarihten itibaren 450 gün sonunda mesleklerini icra edebilecek. Teklifin mevcut halinde bu süre 600 gün idi.
Devlet yükümlülüğünü yerine getirirken kamu görevinden çıkarılanların hizmet süreleri bu süreden düşürülecek.
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce oral patoloji alanında doktora eğitimi yapmış veya doktora eğitimine başlamış olanlardan eğitimlerini başarı ile bitiren diş hekimlerine, oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Diş hekimlerinden, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce tıbbı patoloji ve tümör patolojisi alanlarında doktora eğitimi yapmış olup yurt içinde veya yurt dışında en az iki yılı eğitim kurumlarında olmak üzere üç yıl süreyle oral patoloji alanında araştırma, uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar, belgelerini ve bu alanda yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz ederek, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına başvurabilecek.
Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru süresinin bitiminden itibaren 6 ay içerisinde başvuruları değerlendirecek. Çalışmaları yeterli görülenlere oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Oral patoloji, Diş Hekimliğinde Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Çizelge'ye diş hekimliğinde uzmanlık ana dalı olarak ekleniyor.
Tıbbi cihazların ruhsatlandırma süreçlerinin daha kısa sürede yapılabilmesini sağlamak amacıyla ruhsatlandırmaya esas tahliller, Sağlık Bakanlığının yanı sıra Bakanlıkça yetkilendirilen laboratuvarlarda da yaptırılabilecek.
Müstahzar olmamakla beraber hastalıkları teşhis veya tedavi ettiği beyanı ile herhangi bir ürünün satışını, pazarlamasını veya reklamını yapanlar 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak.
Tabip odasından izin almayacaklar
Tabiplerin birden fazla tabiplik görevi kabul etmeleri için tabip odasından izin almaları şartı kaldırılacak.
Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı, her bütçe yılında Cumhurbaşkanı tarafından ihtiyaca göre artırılabilecek. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı 10 milyar lira olacak.
Sağlık Bakanlığına bağlı döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri bakanlıkça yürütülecek ancak Bakanlık tarafından teklif edilen ve Hazine ve Maliye Bakanlığınca uygun görülen döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilebilecek.
Embriyo ve üreme hücresi bağışlayana ceza
Kanuna aykırı şekilde embriyo ve üreme hücresi bağışlayan, aşılayan, bulunduran, kullanan, saklayan ve nakledenlerle bunların alım ve satımını yapanlar, alım ve satımına aracılık edenler veya komisyonculuğunu yapanlar veya bu fiilleri özendiren, bunlara yönlendiren, bunlara yönelik ilan, reklam veren, yayınlayan kişiler hakkında, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç teşkil etmediği takdirde 3 yıldan 5 yıla kadar hapis ve bin günden 2 bin güne kadar adli para cezası uygulanacak.
Bakanlıktan izin almadan organ nakli ve üremeye yardımcı tedavi merkezi açılamayacak. Kanuna ve Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara aykırı şekilde faaliyet gösteren sağlık kurum ve kuruluşlarının, fiilin niteliği ve tekerrürü halinde faaliyeti durdurulacak veya faaliyet izni iptal edilecek.
Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek, yasalaştı.
Kanun, Türkiye'de ruhsatlı olmayan veya ruhsatlı olup piyasada bulunmayan ilaçların, reçeteli olarak şahsi kullanım için Sağlık Bakanlığının izniyle Türk Eczacıları Birliğince (TEB) yurt dışından temininde yaşanan sıkıntılara çözüm getiriyor.
Buna göre, TEB'in yanı sıra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen kamu kurum/kuruluşları aracılığıyla şahsi kullanım için yurt dışından ilaç sağlanabilecek, doğrudan hastalara verilebilecek.
Hastanelerin yurt dışından toplu olarak getirdiği ilaçların temini de bu şekilde sağlanabilecek.
Bu ilaçlar için yurt dışı ilaç listesine girdiği tarihten itibaren 3 yıl içinde izin/ruhsat sahibi tarafından ruhsat başvurusunda bulunulacak, başvuru tarihinden itibaren en geç 2 yıl içinde ruhsat alınacak.
Cumhurbaşkanı, ruhsat başvurusu yapılmayan veya ruhsatı alınmayan ilaçların bu şekilde teminine devam edilmesine karar verebilecek.
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu da ceza uygulayabilecek
Kanunla; Ecza Ticarethaneleriyle Sanat Ve Ziraat İşlerinde Kullanılan Zehirli Ve Müessir Kimyevi Maddelerin Satıldığı Dükkanlara Mahsus Kanun'da değişiklik yapılıyor.
Cezaların zamanında ve gecikmeden tesis edilebilmesi için mahalli mülki idarelere göndermeden Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna da ceza uygulayabilme yetkisi veriliyor, caydırıcılığı sağlamak için fiilin niteliği ve önemine göre para cezalarının alt ve üst sınırı yeniden belirleniyor.
Kanunda belirtilen kurallara ve yasaklara uymayan eczane sahipleri veya mesul müdürü ile sanat ve ziraat işlerinde kullanılan zehirli ve müessir madde satıcılığı yapanlara, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu veya mahalli mülki amir tarafından 2 bin liradan 20 bin liraya kadar idari para cezası kesilecek. Fiilin bir yıl içinde tekrarı halinde ceza bir kat artırılacak.
Yurt dışından sağlanan ilaçlar için ruhsat başvurusunda bulunma süresi, maddenin yürürlüğe girdiği tarihte başlayacak.
Eczacı olmayanların, eczacı mesul müdür atayarak eczane açabileceği kuralı şirketler için de uygulanacak, böylece muvazaalı ortaklıklar ortadan kaldırılacak. Diplomalı eczacı olmak şartıyla, ortaklardan birinin ticarethane işlerinden mesul müdür gösterilmesi şartı kaldırılacak.
Kamudan çıkarılan 450 gün sonunda mesleklerini yapabilecek
Terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu için kamu görevinden çıkarılan ve güvenlik soruşturması sonucunda kamu görevine alınmayan devlet hizmeti yükümlüsü doktorlar, çıkarma veya göreve alınmama kararının verildiği tarihten itibaren 450 gün sonunda mesleklerini icra edebilecek. Teklifin mevcut halinde bu süre 600 gün idi.
Devlet yükümlülüğünü yerine getirirken kamu görevinden çıkarılanların hizmet süreleri bu süreden düşürülecek.
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce oral patoloji alanında doktora eğitimi yapmış veya doktora eğitimine başlamış olanlardan eğitimlerini başarı ile bitiren diş hekimlerine, oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Diş hekimlerinden, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce tıbbı patoloji ve tümör patolojisi alanlarında doktora eğitimi yapmış olup yurt içinde veya yurt dışında en az iki yılı eğitim kurumlarında olmak üzere üç yıl süreyle oral patoloji alanında araştırma, uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar, belgelerini ve bu alanda yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz ederek, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına başvurabilecek.
Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru süresinin bitiminden itibaren 6 ay içerisinde başvuruları değerlendirecek. Çalışmaları yeterli görülenlere oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Oral patoloji, Diş Hekimliğinde Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Çizelge'ye diş hekimliğinde uzmanlık ana dalı olarak ekleniyor.
Tıbbi cihazların ruhsatlandırma süreçlerinin daha kısa sürede yapılabilmesini sağlamak amacıyla ruhsatlandırmaya esas tahliller, Sağlık Bakanlığının yanı sıra Bakanlıkça yetkilendirilen laboratuvarlarda da yaptırılabilecek.
Müstahzar olmamakla beraber hastalıkları teşhis veya tedavi ettiği beyanı ile herhangi bir ürünün satışını, pazarlamasını veya reklamını yapanlar 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak.
Tabip odasından izin almayacaklar
Tabiplerin birden fazla tabiplik görevi kabul etmeleri için tabip odasından izin almaları şartı kaldırılacak.
Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı, her bütçe yılında Cumhurbaşkanı tarafından ihtiyaca göre artırılabilecek. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı 10 milyar lira olacak.
Sağlık Bakanlığına bağlı döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri bakanlıkça yürütülecek ancak Bakanlık tarafından teklif edilen ve Hazine ve Maliye Bakanlığınca uygun görülen döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilebilecek.
Embriyo ve üreme hücresi bağışlayana ceza
Kanuna aykırı şekilde embriyo ve üreme hücresi bağışlayan, aşılayan, bulunduran, kullanan, saklayan ve nakledenlerle bunların alım ve satımını yapanlar, alım ve satımına aracılık edenler veya komisyonculuğunu yapanlar veya bu fiilleri özendiren, bunlara yönlendiren, bunlara yönelik ilan, reklam veren, yayınlayan kişiler hakkında, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç teşkil etmediği takdirde 3 yıldan 5 yıla kadar hapis ve bin günden 2 bin güne kadar adli para cezası uygulanacak.
Bakanlıktan izin almadan organ nakli ve üremeye yardımcı tedavi merkezi açılamayacak. Kanuna ve Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara aykırı şekilde faaliyet gösteren sağlık kurum ve kuruluşlarının, fiilin niteliği ve tekerrürü halinde faaliyeti durdurulacak veya faaliyet izni iptal edilecek.
10 Kasım 2018 Cumartesi
İyot eksikliği zeka geriliği yapabiliyor
Doç. Dr. Irmak Sayın Alan, yetersiz iyot alımının tiroid bezinde fonksiyon bozukluğuna yol açarak, guatr, zeka geriliğine yol açabildiğini söyledi.
İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Irmak Sayın Alan, “İyotun vücudumuzdaki tek fizyolojik rolü tiroid hormonlarının bir parçasını oluşturmaktır. Dolayısıyla yetersiz iyot alımı tiroid bezinde fonksiyon bozukluğuna (hipotiroidizm) yol açmaktadır. İyot eksikliği bunun dışında guatr, zekâ geriliği ve yenidoğan bebeklerde artmış ölüm riski ile ilişkilidir’’ dedi.
Peki neler yapılmalı?
-Toplum bazında: En sık kullanılan yöntem sofra tuzlarına iyot eklenmesidir. Diğer alternatifler; iyodize yağ (Lipiodol), iyotlu su ve iyot tabletleri veya damlalardır. Ek olarak, gıdaların iyot açısından zenginleştirme çalışmaları halen devam etmektedir.
-ŞAHIS bazında: Şahıs için iyot uygulamaları içerisinde, her 2-4 hafta arasında bir potasyum iyodür çözeltisinin ağızdan uygulanması ve 100-300 mcg potasyum iyodür ihtiva eden tabletlerin günlük verilmesi bulunmaktadır. İkincisi, gebelik ve emzirme döneminde artan iyot ihtiyaçlarını karşılamak için önerilen iyot preperatlarının rutin olarak kullanılması olabilir.
-Gebelik ve emzirme dönemi: Dünya Sağlık Örgütü, hamilelik ve emzirme döneminde günlük 250 mcg iyot alımını önermektedir. Ancak hipotiroidizm tedavisi için levotiroksin kullanan kadınlarda iyot takviyesi gerekli değildir. Sigara dumanında bulunan tiyosiyanat anne sütü ile iyotun taşınmasını engellediği için anne sütünün iyotunu azaltır. Bu sebeple gebelik ve emzirme döneminde sigaranın bırakılması önemlidir.
İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Irmak Sayın Alan, “İyotun vücudumuzdaki tek fizyolojik rolü tiroid hormonlarının bir parçasını oluşturmaktır. Dolayısıyla yetersiz iyot alımı tiroid bezinde fonksiyon bozukluğuna (hipotiroidizm) yol açmaktadır. İyot eksikliği bunun dışında guatr, zekâ geriliği ve yenidoğan bebeklerde artmış ölüm riski ile ilişkilidir’’ dedi.
Peki neler yapılmalı?
-Toplum bazında: En sık kullanılan yöntem sofra tuzlarına iyot eklenmesidir. Diğer alternatifler; iyodize yağ (Lipiodol), iyotlu su ve iyot tabletleri veya damlalardır. Ek olarak, gıdaların iyot açısından zenginleştirme çalışmaları halen devam etmektedir.
-ŞAHIS bazında: Şahıs için iyot uygulamaları içerisinde, her 2-4 hafta arasında bir potasyum iyodür çözeltisinin ağızdan uygulanması ve 100-300 mcg potasyum iyodür ihtiva eden tabletlerin günlük verilmesi bulunmaktadır. İkincisi, gebelik ve emzirme döneminde artan iyot ihtiyaçlarını karşılamak için önerilen iyot preperatlarının rutin olarak kullanılması olabilir.
-Gebelik ve emzirme dönemi: Dünya Sağlık Örgütü, hamilelik ve emzirme döneminde günlük 250 mcg iyot alımını önermektedir. Ancak hipotiroidizm tedavisi için levotiroksin kullanan kadınlarda iyot takviyesi gerekli değildir. Sigara dumanında bulunan tiyosiyanat anne sütü ile iyotun taşınmasını engellediği için anne sütünün iyotunu azaltır. Bu sebeple gebelik ve emzirme döneminde sigaranın bırakılması önemlidir.
Tuzsuz kalmak kalp krizi yapabilir
Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından gerçekleştirilen araştırmada Türkiye’nin başlıca tuz üretim merkezlerinde üretilen 16 farklı markada sofra tuzunun tamamında miktoplastik bulunması ile ilgili de konuşan Karatay, Kaya tuzunun aslında bir tuz değil, çok önemli bir mineral olduğunu belirtti.
Sputnik’ten alınan haber egöre, Karatay, “Tuzsuz kalmak kalp krizi ve felç yapabilir. Sofra tuzu tehlikelidir. Rafine edilmesi lâzım” dedi. Prof. Dr. Canan Karatay, “Öğütülmemiş, rafine olmamış kaya tuzu… Kristale bir şey bulaşmaz. Tuz tüketmezsek hayat olmaz. Bütün sinir sistemimizin iletisindeki her şeyin altında tuz var. Tuz olmazsa hiçbir organımız çalışmaz” diye konuştu. Karatay, “Tuzsuz kalmak kalp krizi ve felç yapabilir. Sofra tuzu tehlikelidir. İşlem görüyor. Tuz çok önemli bir madde. Rafine edilmesi lâzım. Tansiyonu yükselten şekerdir. Tuzsuz hayat olmaz” şeklinde konuştu. Karatay, “Kaya tuzu ile suyu içebilirsiniz. Bu sağlıklı. Ast yapan şekerdir, ekmektir, undur, şekerli ve gazlı içeceklerdir” dedi.
Antidepresan kullanımı arttı
Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, “Antidepresan kullanımı son 5 yılda yüzde 27 arttı. Bu artışın önemli bir nedeni internet, sosyal medya ya da kulaktan dolma bilgiler” dedi.
Beykoz Üniversitesi’nde ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’ düzenlendi. Panelde günümüz insanının yaşadığı ruhsal sorunlar ile uygulanan tedavi yöntemlerindeki hatalara değinen Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, geleneksel uygulamalardaki yanlışlara dikkat çekti. Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık yaratan bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” dedi.
Beykoz Üniversitesi Rektörlük Yerleşkesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’nde uzmanlar bireysel ve toplumsal ruh sağlığımızı tüm dünyadan istatistiki bilgilerle masaya yatırdı. Konuya ilişkin çözüm teklifleri sundu. Moderatörlüğünü Öğretim Üyesi Petek Akman Özdemir’in yaptığı panele Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek ile Psikolog Deniz Ergül konuşmacı olarak katıldı. Beyazyürek, ruhî hastalıkların sanılanın aksine toplumun bütününü ilgilendiren bir sorun olduğunu ve sanılandan daha sık görüldüğünün altını çizdi. İstatistiki verilerle ruh sağlığı hizmetlerinin yetersiz kaldığının bilgisini verdi.
300 milyondan fazla kişi depresif
Beyazyürek, ruhî sorunların tedavi edilmediğinde hem şahsı hem de toplumu etkilediğini ve çeşitli kayıplara yol açabildiğini söyledi. Günümüzde insanların yüzde 25’inin hayatın bir döneminde ruhî hastalıklardan etkilendiğini belirten Beyazyürek, sözlerine şöyle devam etti: “75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanların oranı yüzde 50.8. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre 300 milyondan fazla kişide depresif bozukluklar var. 250 milyondan fazla kişi kaygı bozukluklarından muzdarip. Her iki hastalığın neden olduğu üretkenlik kaybının dünya ekonomisine olan maliyeti ise 1 trilyon dolarından fazla.”
Yeni modeller tartışılmalı
Ruh sağlığı sorunlarının gündelik hayatı ciddî boyutlarda etkilediğini ifade eden Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık doğuran bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” diye konuştu.
Türkiye,sondan 4’üncü
Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerini açıklayan Beyazyürek, raporda yılda yaklaşık 9 milyon kişinin, ruh ve sinir hastalıkları dolayısıyla doktora başvurduğunu kaydetti. Beyazyürek şunları anlattı: “Antidepresan kullanımı son 5 yılda yüzde 27 arttı. Bu artışın önemli bir nedeni internet, sosyal medya ya da kulaktan dolma bilgilerle ilâç kullanımı. Depresyon, kaygı bozukluğu olan hastaların yalnızca 3’te 1’i psikiyatriste gidiyor. 2016 yılının ilk dokuz ayında 33 milyon 368 bin 916 kutu antidepresan tüketildi. 145 ülkede 154 bin kişi üzerinde gerçekleştirilen 2018 Gallup Küresel Duygu Raporu’ndaki en mutlu ülkeler sıralamasına göre Türkiye 53 puanla sondan 4’üncü sırada. Türkiye’yi Tunus, Yemen, Afganistan takip ediyor.”
Beykoz Üniversitesi’nde ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’ düzenlendi. Panelde günümüz insanının yaşadığı ruhsal sorunlar ile uygulanan tedavi yöntemlerindeki hatalara değinen Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, geleneksel uygulamalardaki yanlışlara dikkat çekti. Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık yaratan bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” dedi.
Beykoz Üniversitesi Rektörlük Yerleşkesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’nde uzmanlar bireysel ve toplumsal ruh sağlığımızı tüm dünyadan istatistiki bilgilerle masaya yatırdı. Konuya ilişkin çözüm teklifleri sundu. Moderatörlüğünü Öğretim Üyesi Petek Akman Özdemir’in yaptığı panele Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek ile Psikolog Deniz Ergül konuşmacı olarak katıldı. Beyazyürek, ruhî hastalıkların sanılanın aksine toplumun bütününü ilgilendiren bir sorun olduğunu ve sanılandan daha sık görüldüğünün altını çizdi. İstatistiki verilerle ruh sağlığı hizmetlerinin yetersiz kaldığının bilgisini verdi.
300 milyondan fazla kişi depresif
Beyazyürek, ruhî sorunların tedavi edilmediğinde hem şahsı hem de toplumu etkilediğini ve çeşitli kayıplara yol açabildiğini söyledi. Günümüzde insanların yüzde 25’inin hayatın bir döneminde ruhî hastalıklardan etkilendiğini belirten Beyazyürek, sözlerine şöyle devam etti: “75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanların oranı yüzde 50.8. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre 300 milyondan fazla kişide depresif bozukluklar var. 250 milyondan fazla kişi kaygı bozukluklarından muzdarip. Her iki hastalığın neden olduğu üretkenlik kaybının dünya ekonomisine olan maliyeti ise 1 trilyon dolarından fazla.”
Yeni modeller tartışılmalı
Ruh sağlığı sorunlarının gündelik hayatı ciddî boyutlarda etkilediğini ifade eden Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık doğuran bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” diye konuştu.
Türkiye,sondan 4’üncü
Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerini açıklayan Beyazyürek, raporda yılda yaklaşık 9 milyon kişinin, ruh ve sinir hastalıkları dolayısıyla doktora başvurduğunu kaydetti. Beyazyürek şunları anlattı: “Antidepresan kullanımı son 5 yılda yüzde 27 arttı. Bu artışın önemli bir nedeni internet, sosyal medya ya da kulaktan dolma bilgilerle ilâç kullanımı. Depresyon, kaygı bozukluğu olan hastaların yalnızca 3’te 1’i psikiyatriste gidiyor. 2016 yılının ilk dokuz ayında 33 milyon 368 bin 916 kutu antidepresan tüketildi. 145 ülkede 154 bin kişi üzerinde gerçekleştirilen 2018 Gallup Küresel Duygu Raporu’ndaki en mutlu ülkeler sıralamasına göre Türkiye 53 puanla sondan 4’üncü sırada. Türkiye’yi Tunus, Yemen, Afganistan takip ediyor.”
Karatay'dan yine ezber bozacak açıklama: Tuzlu su için
İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Konferans Salonu'nda düzenlenen "Gerçek Tıbbın 10 Şifresi" adlı söyleşideki konuşmasında, çocukların doğduğu andan itibaren anne sütündeki sağlıklı tüm besinleri aldığını anlattı.
Doğal ürünlere öncelik verilmesi gerektiğini vurgulayan Karatay, karbonhidratın zararlarına değindi. Karatay, "Gaziantep gibi bir yerde 'Karbonhidrat yemeyin' diyorum ben de. Yani 'Baklava yemeyin' diyoruz. İşiniz zor o yüzden." dedi.
"İçi mineral dolu tuzlu su tüm hücrelerimize yararlı"
Sağlıklı olmak için öncelikle vücuda yeterli miktarda suyun gitmesi gerektiğini belirten Karatay, şöyle konuştu:
"Sağlıklı olmak için suyun yanında vücuda yeterli hayvansal yağ, protein gidecek. O zaman hastalanmıyoruz. Hastalanmış olsak bile yavaş yavaş hastalıklarımızdan kurtuluyoruz. Yeterli miktarda su için ama bu su sağlıklı su olmalı. Sağlıklı su dediğimiz bildiğiniz alınan şişedeki su değil. Nedir o, yüzde 60 ila 80 arasındaki tuzlu su. Bu oran da yaşa göre değişir. Saf su değil, tuzlu su için. İçi tuz dolu olacak. Dengeli, içi minerallerle dolu su için çünkü bu, vücutta tüm işlevleri görecek. Göz görecek, sinir sistemini rahatlatacak. Aklınıza ne gelirse. İçi mineral dolu tuzlu su olması tüm hücrelerimize yararlı. Onun dışında da yüzde 20 oranında hayvansal protein, bunun yanında da yüzde 19,9 oranında hayvansal yağ olacak. Bunlar dengeli olarak vücuda arz edildiği zaman hücrelerin toparlandığı görülecek. "
Doğal ürünlere öncelik verilmesi gerektiğini vurgulayan Karatay, karbonhidratın zararlarına değindi. Karatay, "Gaziantep gibi bir yerde 'Karbonhidrat yemeyin' diyorum ben de. Yani 'Baklava yemeyin' diyoruz. İşiniz zor o yüzden." dedi.
"İçi mineral dolu tuzlu su tüm hücrelerimize yararlı"
Sağlıklı olmak için öncelikle vücuda yeterli miktarda suyun gitmesi gerektiğini belirten Karatay, şöyle konuştu:
"Sağlıklı olmak için suyun yanında vücuda yeterli hayvansal yağ, protein gidecek. O zaman hastalanmıyoruz. Hastalanmış olsak bile yavaş yavaş hastalıklarımızdan kurtuluyoruz. Yeterli miktarda su için ama bu su sağlıklı su olmalı. Sağlıklı su dediğimiz bildiğiniz alınan şişedeki su değil. Nedir o, yüzde 60 ila 80 arasındaki tuzlu su. Bu oran da yaşa göre değişir. Saf su değil, tuzlu su için. İçi tuz dolu olacak. Dengeli, içi minerallerle dolu su için çünkü bu, vücutta tüm işlevleri görecek. Göz görecek, sinir sistemini rahatlatacak. Aklınıza ne gelirse. İçi mineral dolu tuzlu su olması tüm hücrelerimize yararlı. Onun dışında da yüzde 20 oranında hayvansal protein, bunun yanında da yüzde 19,9 oranında hayvansal yağ olacak. Bunlar dengeli olarak vücuda arz edildiği zaman hücrelerin toparlandığı görülecek. "
2 Kasım 2018 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)