Çocuklara yönelik radyo ve televizyon programlarında, "abur cubur" diye tabir edilen çikolata, şeker, gofret, cips gibi aşırı tüketimi tavsiye edilmeyen gıda ve içeceklerin reklamı yapılamayacak.
Ticaret Bakanlığınca, çocuklara yönelik radyo ve televizyon programlarında, "abur cubur" diye tabir edilen çikolata, şeker, gofret, cips gibi aşırı tüketimi tavsiye edilmeyen gıda ve içeceklerin reklamının yapılması yasaklandı.
Bakanlığın Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği'nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliği, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Yönetmelikle çocuklara yönelik reklamlarda düzenlemeye gidildi.
Buna göre, çocuklar için hazırlanan radyo ve televizyon programlarında ve münhasıran çocuklara yönelik diğer her türlü mecrada, Sağlık Bakanlığınca hazırlanan gıda ve içecekler listesinin kırmızı kategorisinde yer alan çikolata, şeker, gofret, enerji barı, kek, tatlı bisküvi, meyveli pay, çikolata kaplı bisküvi, cips, gevrek çerezler, meyve suları, enerji içecekleri, tatlandırıcılı tüm içeceklerle yenilebilir buzlar gibi aşırı tüketimi tavsiye edilmeyen gıda ve içeceklerin reklamı yapılamayacak.
Yetişkinlere yönelik programlarda ise bu ürünlerin reklamının yapılması halinde, televizyonda ekranın alt kısmında izleyiciler tarafından rahatça okunabilir akar bant şeklinde, diğer mecralarda ise mecranın yapısına uygun bir şekilde, içinde düzenli ve dengeli beslenmeyi teşvik eden ifadelerin bulunduğu yazılı veya sözlü uyarılar yer alacak. Ürün gruplarında kullanılacak ifadeler Sağlık Bakanlığınca belirlenecek.
"Abur cubur" için hediye verilemeyecek
Aşırı tüketimi tavsiye edilmeyen gıdaların satışını artırmaya yönelik uygulamalar kapsamında, çocuklar hedef alınarak, ürünle birlikte çocukların ilgi alanlarına ve beğenilerine yönelik hediyeler verilemeyecek ve benzeri hiçbir pazarlama tekniği uygulanamayacak.
Gıda üreticilerinin uyum sağlayabilmeleri için 30 Haziran 2019'da yürürlüğe girecek düzenleme hükümlerine aykırı davrananlar hakkında reklamın veya promosyonun yayınlandığı mecraya göre Reklam Kurulu tarafından 8 bin 546 lira ile 341 bin 921 lira arasında idari para cezası uygulanacak. İhlalin tekrarı halinde Kurul cezayı 10 katına kadar artırmaya yetkili olacak.
Yönetmeliğin, "aynı amaca ya da ihtiyacı karşılamaya yönelik rakip mal veya hizmetlere ilişkin hususların karşılaştırıldığı reklamlarda, rakiplere ait ürün adı, marka, logo, ticaret unvanı, işletme adı veya diğer ayırt edici unsurlara yer verilmeyeceği"ne ilişkin maddesi ise bugünden itibaren yürürlüğe girdi.
29 Aralık 2018 Cumartesi
7 Aralık 2018 Cuma
Stres, çocuklarda DNA haritasını değiştiriyor
Kaliforniya'daki Salk Enstitüsü'nden genetikbilimci Fred Gage ve arkadaşları tarafından yapılan araştırmaya göre erken çocukluk dönemindeki stresin DNA haritasını değiştirdiği sonucuna ulaşıldı
Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, stres faktörlerine maruz kalan bütün canlıların risk altında olduğunu ifade etti.
DHA'nın haberine göre; Genetikbilimci Fred Gage ve arkadaşlarının fareler üzerinde yaptıkları çalışmada doğum sonrasında anne ilgisinin yavruların DNA'sını değiştirdiğini ortaya koydu.
'Genlerimiz doğuştan geldiği şekliyle mi etki gösterir? Yoksa doğum sonrasındaki tecrübelerin genler üzerinde bir etkisi olabilir mi?" sorularına yanıt arayan Gage ve ekibi, bu çalışma ile erken çocukluk dönemindeki stresin DNA haritasını değiştirdiği sonucuna ulaştı.
Erken çocukluk döneminde hücrelerin hızlıca bölündüğünü ifade eden Prof. Dr. Yazıcıoğlu, "Çocuklar stres altında olduğu zaman DNA'ların mutasyonel mekanizmalarca bozulmaları ve ayrıca epigenetik mekanizmalarca da düzenlenmeleri söz konusu. Bu yönde çalışmalar var. Tabii ki stresi çeşitlendirebiliriz. Deneyde gösterildiği gibi anne ilgisi veya ilgisizliği bir stres yaratabilir. Bunun yanında çevresel koşullar, beslenme şekli, yaşama tarzı da çeşitli stresler yaratabilir" dedi.
BİRÇOK HASTALIĞA SEBEBİYET VERİYOR
Bu stres faktörlerine maruz kalan bütün canlıların risk altında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yazıcıoğlu, "Kısa süreye kadar DNA´mızın stabil olduğu düşünülüyordu. Ancak görüldü ki DNA'mız stabil değil, dinamik bir yapıya sahip. Aslında yapılan çalışmalar gösteriyor ki epigenetik düzenlemeler, kanser, metabolik hastalıklar ve nörorelatif hastalıklara sebep oluyor. Bunun yanında hareketli genler dediğimiz çalışmada da örneği verilen L1 geni ile benzer genlerin, aslında kanser riskini artırdığı, hemofili hastalığına sebep olduğu, kas hastalıklarını tetiklediği, psikolojik ve nörodejeneratif hastalıklardan olan Alzheimer, Parkinson gibi hastalıkları da tetiklediği bilinmekte" diye konuştu.
"RUHSAL BOZUKLUKLAR ORTAYA ÇIKABİLİR"
Çocukluk çağı travmalarının vücutta biyolojik olarak bir stres tepkisine sebep olduğunun altını çizen Psikoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Atilla Tekin ise, "Bu sebeple de DNA hasarına sebep olarak ruhsal bozuklukların ortaya çıkışını kolaylaştırdığı biliniyor" diye konuştu.
"AİLELER BİLGİLENDİRİLMELİ"
Bu konuda ebeveynlere tavsiyelerde bulunan Dr. Atilla Tekin şunları söyledi: "Ailelerin bu konuda özellikle ihmal ve istismar kavramlarının ne olduğunu, hangi yaşantıların ya da hangi durumların çocuklar için travma niteliğinde olduğunu bilmeleri gerekir. Ülkemizde bu anlamda pedagojik olarak çok yeterli bir eğitim sistemi yok. Bu yüzden ailelerin çocukların temel duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının ne olduğuna dair bilgilendirilmeleri uygun olacaktır. Şüpheler söz konusu olduğunda ya da çocukların ruhsal gelişimi ile ilgili olumsuzluklar gözlemlendiğinde bizlere, yani ruh sağlığı çalışanlarına, profesyonellere başvurmalarını tavsiye ederim."
Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burcu Irmak Yazıcıoğlu, stres faktörlerine maruz kalan bütün canlıların risk altında olduğunu ifade etti.
DHA'nın haberine göre; Genetikbilimci Fred Gage ve arkadaşlarının fareler üzerinde yaptıkları çalışmada doğum sonrasında anne ilgisinin yavruların DNA'sını değiştirdiğini ortaya koydu.
'Genlerimiz doğuştan geldiği şekliyle mi etki gösterir? Yoksa doğum sonrasındaki tecrübelerin genler üzerinde bir etkisi olabilir mi?" sorularına yanıt arayan Gage ve ekibi, bu çalışma ile erken çocukluk dönemindeki stresin DNA haritasını değiştirdiği sonucuna ulaştı.
Erken çocukluk döneminde hücrelerin hızlıca bölündüğünü ifade eden Prof. Dr. Yazıcıoğlu, "Çocuklar stres altında olduğu zaman DNA'ların mutasyonel mekanizmalarca bozulmaları ve ayrıca epigenetik mekanizmalarca da düzenlenmeleri söz konusu. Bu yönde çalışmalar var. Tabii ki stresi çeşitlendirebiliriz. Deneyde gösterildiği gibi anne ilgisi veya ilgisizliği bir stres yaratabilir. Bunun yanında çevresel koşullar, beslenme şekli, yaşama tarzı da çeşitli stresler yaratabilir" dedi.
BİRÇOK HASTALIĞA SEBEBİYET VERİYOR
Bu stres faktörlerine maruz kalan bütün canlıların risk altında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yazıcıoğlu, "Kısa süreye kadar DNA´mızın stabil olduğu düşünülüyordu. Ancak görüldü ki DNA'mız stabil değil, dinamik bir yapıya sahip. Aslında yapılan çalışmalar gösteriyor ki epigenetik düzenlemeler, kanser, metabolik hastalıklar ve nörorelatif hastalıklara sebep oluyor. Bunun yanında hareketli genler dediğimiz çalışmada da örneği verilen L1 geni ile benzer genlerin, aslında kanser riskini artırdığı, hemofili hastalığına sebep olduğu, kas hastalıklarını tetiklediği, psikolojik ve nörodejeneratif hastalıklardan olan Alzheimer, Parkinson gibi hastalıkları da tetiklediği bilinmekte" diye konuştu.
"RUHSAL BOZUKLUKLAR ORTAYA ÇIKABİLİR"
Çocukluk çağı travmalarının vücutta biyolojik olarak bir stres tepkisine sebep olduğunun altını çizen Psikoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Atilla Tekin ise, "Bu sebeple de DNA hasarına sebep olarak ruhsal bozuklukların ortaya çıkışını kolaylaştırdığı biliniyor" diye konuştu.
"AİLELER BİLGİLENDİRİLMELİ"
Bu konuda ebeveynlere tavsiyelerde bulunan Dr. Atilla Tekin şunları söyledi: "Ailelerin bu konuda özellikle ihmal ve istismar kavramlarının ne olduğunu, hangi yaşantıların ya da hangi durumların çocuklar için travma niteliğinde olduğunu bilmeleri gerekir. Ülkemizde bu anlamda pedagojik olarak çok yeterli bir eğitim sistemi yok. Bu yüzden ailelerin çocukların temel duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının ne olduğuna dair bilgilendirilmeleri uygun olacaktır. Şüpheler söz konusu olduğunda ya da çocukların ruhsal gelişimi ile ilgili olumsuzluklar gözlemlendiğinde bizlere, yani ruh sağlığı çalışanlarına, profesyonellere başvurmalarını tavsiye ederim."
Bilim insanları en zararlı uyku biçimini açıkladı
Bilim insanları, yüz üstü uyumanın çeşitli sağlık problemlerine yol açtığını belirledi. Yapılan araştırmaya göre; yüz üstü uyumak sırt, boyun ağrısı ve eklemlerde karıncalanmaya yol açıyor
American Mayo Clinic'ten uzmanların yaptığı araştırmaya göre, yüz üstü uyumak sırt, boyun ağrısı ve eklemlerde karıncalanmaya yol açıyor. Ayrıca, mide üzerinde uyumanın da nefes almayı zorlaştırdığı belirtildi. Özellikle hamile kadınların yüz üstü uyumamaları konusunda uyarıda bulunan uzmanlar, yüz üstü pozisyonun kan akışını zorlaştırdığını belirtti.
"KARNINIZIN ALTINA YASTIK KOYUN" ÖNERİSİ
Sputnik News'ta yer alan habere göre; uzmanlar, yüz üstü pozisyonda uyurken omurganın zarar görmemesi için karın bölgesinin altına bir yastık koyulması ve sert bir yatakta yatılması önerisinde bulunuyor. Uzmanlar ayrıca, omurganın sağlığı için boynun rahatça hareket edebileceği pozisyonlarda uyunması gerektiğini vurguluyor.
YETERSİZ UYKU ALZHEIMER YAPABİLİR!
ABD'li bilim insanları tarafından yapılan bir diğer araştırmada ise, yetersiz gece uykusu ve Alzheimer hastalığı arasında bağlantı olduğu ortaya çıkarıldı. Uykusuzluk çeken insanlarda var olan 'amiloid plak birikiminin' diğer insanlara göre neredeyse üç kat daha fazla olduğu belirtildi.
American Mayo Clinic'ten uzmanların yaptığı araştırmaya göre, yüz üstü uyumak sırt, boyun ağrısı ve eklemlerde karıncalanmaya yol açıyor. Ayrıca, mide üzerinde uyumanın da nefes almayı zorlaştırdığı belirtildi. Özellikle hamile kadınların yüz üstü uyumamaları konusunda uyarıda bulunan uzmanlar, yüz üstü pozisyonun kan akışını zorlaştırdığını belirtti.
"KARNINIZIN ALTINA YASTIK KOYUN" ÖNERİSİ
Sputnik News'ta yer alan habere göre; uzmanlar, yüz üstü pozisyonda uyurken omurganın zarar görmemesi için karın bölgesinin altına bir yastık koyulması ve sert bir yatakta yatılması önerisinde bulunuyor. Uzmanlar ayrıca, omurganın sağlığı için boynun rahatça hareket edebileceği pozisyonlarda uyunması gerektiğini vurguluyor.
YETERSİZ UYKU ALZHEIMER YAPABİLİR!
ABD'li bilim insanları tarafından yapılan bir diğer araştırmada ise, yetersiz gece uykusu ve Alzheimer hastalığı arasında bağlantı olduğu ortaya çıkarıldı. Uykusuzluk çeken insanlarda var olan 'amiloid plak birikiminin' diğer insanlara göre neredeyse üç kat daha fazla olduğu belirtildi.
Dizdar açıkladı! Ortada hastalık falan yok...
Onkolog Doktor Yavuz Dizdar, “Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık yok. Sistem, hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor” dedi
Kanser teşhislerine dair açıklamalarda bulunan Dr. Yavuz Dizdar, Sözcü'den Nazan Doğaner Halıcı'ya konuştu. "Beslenme değiştiğinde vücut da değişir, bunu bir saksının toprağının değişmemesi durumunda bile gözleyebilirsiniz, bitki uzar, ama yaprak vermez, cılızlaşır. Tonlarca kimyasal kullanıp yapay yollarla çoğalttıklarınızı, binlerce ucuz market açıp bedava fiyata verdiğinizde ister istemez görülen hastalıklar da farklılaşacaktır" dedi.
Dizdar, sözlerine şöyle devam etti:
* Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık falan yok… Sistem hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor. Patolog birtakım olguların mikroskopta kansere benzediğini düşünüp, kanser diyor. Halbuki hastaya bakıyorsunuz; iştahı yerinde, kilo kaybı yok, hiçbir şeyi yok ama vücudunda bir şey çıkmış ya da bir şey genellikle çıkmamış ama biz tarayıp saptamışız. Artan tiroit kanserleri bunun bir örneği, prostat belli yaştan sonra standart hale geliyor.
* Bunları saptayıp, mikroskopla tanı koymanızın geçerliliği kayboluyor, zira başta beslenme olmak üzere yaşam ve vücut değişmiş. Ancak tıp işin bu tarafıyla ilgilenmiyor, bilakis tanı konan her kişiye hasta muamelesi yapıp, sonra da tedavi ettik diyorlar. Amerika nispeten rahat, onlar zaten özel sigortası olmayanları dikkate almıyor. Oysa bizim için aslında hasta olmayan bu grup da genel sağlık sigortası kapsamında olduğundan, sağlık endüstrisi için bir gelir kaynağı. Devlet ödüyor, ödedikçe sistem bu şekilde suni biçimde şişiyor.
Dizdar, insanların çalışma hayatına atıldığında kendilerine çocukluğunda benimsetilmeye çalışılan genel ilkeleri de unuttuğunu söyledi.
"Oysa bize benimsetilmiş olan bu ilkeler temel ahlak kuralları olmanın ötesinde 'kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapma' şeklinde özetlenebilecek kavramlardan oluşuyor" ifadesini kullanan Dizdar, şu görüşleri dile getirdi:
* Ben genel olarak bu mesajın hatırlanmasını istiyorum, işte o zaman konu vicdana geliyor… Vicdan aslında herkeste bulunan, ama sesi pek duyulmayan, ışıltısı görülmeyen bir kavram… Günümüzde artık iyice vahşileşmiş olan üretim, pazarlama modellerinden tutun, haksız kazanca dair ne varsa vicdanın unutulmasından kaynaklandığını görüyorsunuz. Bu hastalığa en çabuk tutulan ya da işleri gereği en çok dikkati çekenler de ister istemez doktorlar oluyor, "beyaz ilk önce kirleniyor". Bu durumda hastalık, buna tutulan ya da potansiyel hasta olan herkes ticari faaliyetin bir parçası haline geliyor. İnanın bunun ürün miktarının suni yollarla artırılmasından bir farkı yok.
Doktor hastayı kazanç, hasta da doktoru onu örselemeye hazır bir sistemin parçası olarak algılamaya başlıyor. O nedenle eleştirinin temelini kendi alnımın yozlaşmasına, yani tıp ticareti üzerine kuruyorum. Özetle doktorların hepsi olmasa da önemli bir bölümü vicdanlarını kaybetmiş. Onlara bunu hatırlatmak gerekiyordu.
Kanser teşhislerine dair açıklamalarda bulunan Dr. Yavuz Dizdar, Sözcü'den Nazan Doğaner Halıcı'ya konuştu. "Beslenme değiştiğinde vücut da değişir, bunu bir saksının toprağının değişmemesi durumunda bile gözleyebilirsiniz, bitki uzar, ama yaprak vermez, cılızlaşır. Tonlarca kimyasal kullanıp yapay yollarla çoğalttıklarınızı, binlerce ucuz market açıp bedava fiyata verdiğinizde ister istemez görülen hastalıklar da farklılaşacaktır" dedi.
Dizdar, sözlerine şöyle devam etti:
* Bugün kanser denen vakaların büyük bir bölümü taramayla saptanıp hastalık konumuna sokuluyor, oysa ortada hastalık falan yok… Sistem hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor. Patolog birtakım olguların mikroskopta kansere benzediğini düşünüp, kanser diyor. Halbuki hastaya bakıyorsunuz; iştahı yerinde, kilo kaybı yok, hiçbir şeyi yok ama vücudunda bir şey çıkmış ya da bir şey genellikle çıkmamış ama biz tarayıp saptamışız. Artan tiroit kanserleri bunun bir örneği, prostat belli yaştan sonra standart hale geliyor.
* Bunları saptayıp, mikroskopla tanı koymanızın geçerliliği kayboluyor, zira başta beslenme olmak üzere yaşam ve vücut değişmiş. Ancak tıp işin bu tarafıyla ilgilenmiyor, bilakis tanı konan her kişiye hasta muamelesi yapıp, sonra da tedavi ettik diyorlar. Amerika nispeten rahat, onlar zaten özel sigortası olmayanları dikkate almıyor. Oysa bizim için aslında hasta olmayan bu grup da genel sağlık sigortası kapsamında olduğundan, sağlık endüstrisi için bir gelir kaynağı. Devlet ödüyor, ödedikçe sistem bu şekilde suni biçimde şişiyor.
Dizdar, insanların çalışma hayatına atıldığında kendilerine çocukluğunda benimsetilmeye çalışılan genel ilkeleri de unuttuğunu söyledi.
"Oysa bize benimsetilmiş olan bu ilkeler temel ahlak kuralları olmanın ötesinde 'kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapma' şeklinde özetlenebilecek kavramlardan oluşuyor" ifadesini kullanan Dizdar, şu görüşleri dile getirdi:
* Ben genel olarak bu mesajın hatırlanmasını istiyorum, işte o zaman konu vicdana geliyor… Vicdan aslında herkeste bulunan, ama sesi pek duyulmayan, ışıltısı görülmeyen bir kavram… Günümüzde artık iyice vahşileşmiş olan üretim, pazarlama modellerinden tutun, haksız kazanca dair ne varsa vicdanın unutulmasından kaynaklandığını görüyorsunuz. Bu hastalığa en çabuk tutulan ya da işleri gereği en çok dikkati çekenler de ister istemez doktorlar oluyor, "beyaz ilk önce kirleniyor". Bu durumda hastalık, buna tutulan ya da potansiyel hasta olan herkes ticari faaliyetin bir parçası haline geliyor. İnanın bunun ürün miktarının suni yollarla artırılmasından bir farkı yok.
Doktor hastayı kazanç, hasta da doktoru onu örselemeye hazır bir sistemin parçası olarak algılamaya başlıyor. O nedenle eleştirinin temelini kendi alnımın yozlaşmasına, yani tıp ticareti üzerine kuruyorum. Özetle doktorların hepsi olmasa da önemli bir bölümü vicdanlarını kaybetmiş. Onlara bunu hatırlatmak gerekiyordu.
'Yerli aşı, 2019'da kullanılmaya başlanacak'
Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, "Difteri ve tetanoz için 2019'dan itibaren Türkiye'de üretilen aşı kullanılmaya başlanacak" dedi
Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığınca önerilen aşılar hakkında aile hekimlerini bilgilendirmek amacıyla Antalya'da düzenlenen 9. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimliği Kongresi'ne katıldı. Aile hekimlerinden aşılamanın önemini vatandaşlara anlatmalarını isteyen Ceyhan, Türkiye'de aşı alanında yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Türkiye'nin 1800'lü yılların sonunda aşı üreten üç ülkeden biri konumunda olduğunu anlatan Ceyhan, cumhuriyetin ilk yıllarında 22 çeşit aşı üretildiğini, ancak yıllar sonra teknolojiye uyum sağlanamaması nedeniyle üretimin bırakıldığını ifade etti.
Son yıllarda milli aşı üretimi için önemli adımlar atıldığını belirten Ceyhan, sağlık camiasını heyecanlandıran gelişmelerin olduğunu bildirdi.
İlk olarak difteri ve tetanoz aşısı için çalışmaların başladığını söyleyen Ceyhan, Bakanlık ile yerli bir firma arasında 3 yıl önce sözleşme imzalandığını anımsattı.
Ceyhan, firmanın da Ankara'da antijen üretim ve aşı dolum tesisi için çalışmalarına başladığını kaydetti. Çalışmaların tamamlanmak üzere olduğunu dile getiren Ceyhan, "Difteri ve tetanoz için 2019'dan itibaren Türkiye'de üretilen aşı kullanılmaya başlanacak" diye konuştu.
Bunun dışında halk arasında zatürre aşısı olarak bilinen her çocuğa yapılan konjuge pnömokok aşısı için de antijenlerin dışarıdan gelerek, İstanbul'daki bir merkezde işlendiğini dile getiren Ceyhan, beşli karma aşısının da Türkiye'de şişelendiğini, lokal olarak hepatit A aşısı ile ilgili çalışmalar da bulunduğunu bildirdi.
Aşı üretiminin sadece ülkenin ihtiyacını karşılaşacak şekilde düşünülmemesi gerektiğine işaret eden Ceyhan, aşı yaparken gelir elde etmenin de hedeflenmesi gerektiğini belirtti. Ceyhan, yüksek teknolojideki aşıların da üretilmesi ve yaygınlaştırılmasının önemine vurgu yaptı.
"AVRUPA'DA 50 ÜLKEDEN SADECE 5'İNDE"
Avrupa'da 50 ülkeden sadece beşinde aşı üretilebildiğini aktaran Ceyhan, "Şu anda paranız var, gidip aşıyı alabiliyorsunuz ama paranız olsa bile aşıyı alamayabilirsiniz. Biz bu gözle baktığımız için 'milli aşı üretimi' diye seferberlik başlattık. Sadece üretime başlamak önemli değil, o teknolojiyi sürdürmek, geliştirmek de önemli" dedi.
Aşılamanın hiçbir ilaçla kıyaslanamayacak kadar çok önemli bir konu olduğunu vurgulayan Ceyhan, sözlerini şöyle sürdürdü: "İnsanlar yeni bir şey zannediyorlar ama aşılama bizim geleneksel tıbbımız. Bugün halk arasında bilinen hacamat, kupa, sülük, akupunktur gibi tedaviler bizim geleneksel tıbbımız değil, bunlar bize dışarıdan gelmiş. Halbuki aşılar atalarımızın Orta Asya'dan getirip, İngilizler aracılığıyla dünyaya öğrettikleri bir uygulama. Şu anda dünyada küçüklü büyüklü bütün ülkeler bir şema dahilinde ekonomik imkanlarına göre birçok hastalığa karşı aşıyla korunmaya çalışıyorlar. Hiçbir ülke 'aşı yaptırmayalım' demiyor. Herkes program dahilinde uyguluyor."
Aşılama ile dünyada 3 milyon çocuğun ölümden kurtulduğunu belirten Ceyhan, daha doğru bir planlama ile 2 milyon çocuğun daha hayatının kurtulabileceğini söyledi.
"AŞI, EN UCUZ SAĞLIKLI KALMA YÖNTEMİ"
Türkiye'de çocuk ve bebeklerdeki aşılanma oranlarının yüzde 96-98 civarında olduğunu dile getiren Ceyhan, yetişkinlerde aşılamanın yeterli düzeyle olmadığını bildirdi.
"Türkiye'de yetişkin aşılama çok kötü durumda. Maalesef yüzde 70-75 seviyelerde. Grip aşısı için yüzde 4, zatürre aşısı için ise yüzde birlerin altında. Yetişkinlerde de başarılı bir aşılama uygulayabilirsek milyonlarca yetişkini aşıyla korunabilen hastalıklardan koruyabilir, ölümlerden kurtarabiliriz." diyen Ceyhan, bu açıdan aşı güvenliğinin çok iyi bilinmesi gerektiğini kaydetti.
"Aşıda yan etki" olarak konuşulan iddiaların doğru olmadığını savunan Ceyhan, "En ucuz sağlıklı kalma yöntemi. Bunu hiçbir ilaçla kıyaslamak mümkün değil" dedi.
Vatandaşın da Sağlık Bakanlığının önerdiği aşıları yüksek oranda uygulandığını belirten Ceyhan, duyarlılığın daha da artırılması için hekimlerin daha hassas davranmalarını istedi.
Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığınca önerilen aşılar hakkında aile hekimlerini bilgilendirmek amacıyla Antalya'da düzenlenen 9. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimliği Kongresi'ne katıldı. Aile hekimlerinden aşılamanın önemini vatandaşlara anlatmalarını isteyen Ceyhan, Türkiye'de aşı alanında yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Türkiye'nin 1800'lü yılların sonunda aşı üreten üç ülkeden biri konumunda olduğunu anlatan Ceyhan, cumhuriyetin ilk yıllarında 22 çeşit aşı üretildiğini, ancak yıllar sonra teknolojiye uyum sağlanamaması nedeniyle üretimin bırakıldığını ifade etti.
Son yıllarda milli aşı üretimi için önemli adımlar atıldığını belirten Ceyhan, sağlık camiasını heyecanlandıran gelişmelerin olduğunu bildirdi.
İlk olarak difteri ve tetanoz aşısı için çalışmaların başladığını söyleyen Ceyhan, Bakanlık ile yerli bir firma arasında 3 yıl önce sözleşme imzalandığını anımsattı.
Ceyhan, firmanın da Ankara'da antijen üretim ve aşı dolum tesisi için çalışmalarına başladığını kaydetti. Çalışmaların tamamlanmak üzere olduğunu dile getiren Ceyhan, "Difteri ve tetanoz için 2019'dan itibaren Türkiye'de üretilen aşı kullanılmaya başlanacak" diye konuştu.
Bunun dışında halk arasında zatürre aşısı olarak bilinen her çocuğa yapılan konjuge pnömokok aşısı için de antijenlerin dışarıdan gelerek, İstanbul'daki bir merkezde işlendiğini dile getiren Ceyhan, beşli karma aşısının da Türkiye'de şişelendiğini, lokal olarak hepatit A aşısı ile ilgili çalışmalar da bulunduğunu bildirdi.
Aşı üretiminin sadece ülkenin ihtiyacını karşılaşacak şekilde düşünülmemesi gerektiğine işaret eden Ceyhan, aşı yaparken gelir elde etmenin de hedeflenmesi gerektiğini belirtti. Ceyhan, yüksek teknolojideki aşıların da üretilmesi ve yaygınlaştırılmasının önemine vurgu yaptı.
"AVRUPA'DA 50 ÜLKEDEN SADECE 5'İNDE"
Avrupa'da 50 ülkeden sadece beşinde aşı üretilebildiğini aktaran Ceyhan, "Şu anda paranız var, gidip aşıyı alabiliyorsunuz ama paranız olsa bile aşıyı alamayabilirsiniz. Biz bu gözle baktığımız için 'milli aşı üretimi' diye seferberlik başlattık. Sadece üretime başlamak önemli değil, o teknolojiyi sürdürmek, geliştirmek de önemli" dedi.
Aşılamanın hiçbir ilaçla kıyaslanamayacak kadar çok önemli bir konu olduğunu vurgulayan Ceyhan, sözlerini şöyle sürdürdü: "İnsanlar yeni bir şey zannediyorlar ama aşılama bizim geleneksel tıbbımız. Bugün halk arasında bilinen hacamat, kupa, sülük, akupunktur gibi tedaviler bizim geleneksel tıbbımız değil, bunlar bize dışarıdan gelmiş. Halbuki aşılar atalarımızın Orta Asya'dan getirip, İngilizler aracılığıyla dünyaya öğrettikleri bir uygulama. Şu anda dünyada küçüklü büyüklü bütün ülkeler bir şema dahilinde ekonomik imkanlarına göre birçok hastalığa karşı aşıyla korunmaya çalışıyorlar. Hiçbir ülke 'aşı yaptırmayalım' demiyor. Herkes program dahilinde uyguluyor."
Aşılama ile dünyada 3 milyon çocuğun ölümden kurtulduğunu belirten Ceyhan, daha doğru bir planlama ile 2 milyon çocuğun daha hayatının kurtulabileceğini söyledi.
"AŞI, EN UCUZ SAĞLIKLI KALMA YÖNTEMİ"
Türkiye'de çocuk ve bebeklerdeki aşılanma oranlarının yüzde 96-98 civarında olduğunu dile getiren Ceyhan, yetişkinlerde aşılamanın yeterli düzeyle olmadığını bildirdi.
"Türkiye'de yetişkin aşılama çok kötü durumda. Maalesef yüzde 70-75 seviyelerde. Grip aşısı için yüzde 4, zatürre aşısı için ise yüzde birlerin altında. Yetişkinlerde de başarılı bir aşılama uygulayabilirsek milyonlarca yetişkini aşıyla korunabilen hastalıklardan koruyabilir, ölümlerden kurtarabiliriz." diyen Ceyhan, bu açıdan aşı güvenliğinin çok iyi bilinmesi gerektiğini kaydetti.
"Aşıda yan etki" olarak konuşulan iddiaların doğru olmadığını savunan Ceyhan, "En ucuz sağlıklı kalma yöntemi. Bunu hiçbir ilaçla kıyaslamak mümkün değil" dedi.
Vatandaşın da Sağlık Bakanlığının önerdiği aşıları yüksek oranda uygulandığını belirten Ceyhan, duyarlılığın daha da artırılması için hekimlerin daha hassas davranmalarını istedi.
Bayındır Sağlık Grubu şimdi Azerbaycan'da
Türkiye İş Bankası iştiraklerinden Bayındır Sağlık Grubu, şimdi de kardeş ülke Azerbaycan’a sağlık köprüsü oluşturacak Bakü ofisi ile faaliyete başladı.
Kaliteli sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması vizyonu ile yola çıkan Bayındır Sağlık Grubu, Türkiye’de sağlık turizmini geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyor. Sağlık turizmine her daim destek verenBayındır Sağlık Grubu, Türkiye’ye gelen yabancı hasta sıralamasında ilk 4 ülke arasında yer alan kardeş ülke Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de açtığı ofis ile hizmet vermeye başladı. TC. Bakü BüyükelçiliğiTicaret Müşaviri Ahmet Ataker ve yardımcısı Mehmed Aliyev ile TC. Bakü Büyükelçiliği Gümrük Müşaviri Eser Çengel’in katıldığı açılış yoğun ilgi gördü.
Türkiye’de sağlık hizmeti almak isteyen Azeri hastalara tüm yönleriyle etkin bir tanıtımın yapılacağı ofiste aynı zamanda hastanın Türkiye’ye geliş organizasyonundan tedavi sonrası gerekli tıbbi kontrollerin yapılması ve hasta memnuniyeti takibine kadar birçok alanda destek sağlanacak.
“SAĞLIK TURİZMİNE KATKI”
Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır Sağlık Grubu’nun, uzun yıllardır sağlık turizminin sıhhatli, güvenilir ve katma değerli gelişmesi için çalışmalarını sürdürdüğünü hatırlatan Bayındır Sağlık Grubu Genel Müdürü Sezai Sevgin, “Türkiye sağlık turizminin parlayan yıldızı... Ülkemiz her ne kadar sağlık turizmi potansiyeline sahip olsa da yabancı hastalarla koordinasyonun sağlanması ve hastaların doğru bilgilendirilmesi açısından tanıtım çalışmalarının yapılması da ayrıca gereklilik arz ediyor. Bakü ofisimiz ile ülkemizin sağlık turizmi potansiyelinin tanıtımına katkı sağlamak bizim için ayrı bir kıvanç vesilesi. Bayındır Sağlık Grubu olarak sağlık turizmi alanında yıllardan bu yana olan tecrübemiz ve modern tıbbı yakından takip eden ihtisaslaşmış nitelikli kadrolarımızla hizmet vermekteyiz. Kardeş ülke Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de faaliyet geçirdiğimiz ofisimizle de sunduğumuz bu kaliteli hizmete erişimin kolaylaşacağı bir köprü kurmuş olduk. İki ülke arasında var olan dostane ilişkileri sağlık alanındaki birlikteliklerimiz ile bir adım daha ileriye taşıyacağını ve sağlık turizmine katkı sağlayacağına inandığımız ofisimizde hizmet vermekten mutluluk duyuyoruz” dedi.
Kaliteli sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması vizyonu ile yola çıkan Bayındır Sağlık Grubu, Türkiye’de sağlık turizmini geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyor. Sağlık turizmine her daim destek verenBayındır Sağlık Grubu, Türkiye’ye gelen yabancı hasta sıralamasında ilk 4 ülke arasında yer alan kardeş ülke Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de açtığı ofis ile hizmet vermeye başladı. TC. Bakü BüyükelçiliğiTicaret Müşaviri Ahmet Ataker ve yardımcısı Mehmed Aliyev ile TC. Bakü Büyükelçiliği Gümrük Müşaviri Eser Çengel’in katıldığı açılış yoğun ilgi gördü.
Türkiye’de sağlık hizmeti almak isteyen Azeri hastalara tüm yönleriyle etkin bir tanıtımın yapılacağı ofiste aynı zamanda hastanın Türkiye’ye geliş organizasyonundan tedavi sonrası gerekli tıbbi kontrollerin yapılması ve hasta memnuniyeti takibine kadar birçok alanda destek sağlanacak.
“SAĞLIK TURİZMİNE KATKI”
Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır Sağlık Grubu’nun, uzun yıllardır sağlık turizminin sıhhatli, güvenilir ve katma değerli gelişmesi için çalışmalarını sürdürdüğünü hatırlatan Bayındır Sağlık Grubu Genel Müdürü Sezai Sevgin, “Türkiye sağlık turizminin parlayan yıldızı... Ülkemiz her ne kadar sağlık turizmi potansiyeline sahip olsa da yabancı hastalarla koordinasyonun sağlanması ve hastaların doğru bilgilendirilmesi açısından tanıtım çalışmalarının yapılması da ayrıca gereklilik arz ediyor. Bakü ofisimiz ile ülkemizin sağlık turizmi potansiyelinin tanıtımına katkı sağlamak bizim için ayrı bir kıvanç vesilesi. Bayındır Sağlık Grubu olarak sağlık turizmi alanında yıllardan bu yana olan tecrübemiz ve modern tıbbı yakından takip eden ihtisaslaşmış nitelikli kadrolarımızla hizmet vermekteyiz. Kardeş ülke Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de faaliyet geçirdiğimiz ofisimizle de sunduğumuz bu kaliteli hizmete erişimin kolaylaşacağı bir köprü kurmuş olduk. İki ülke arasında var olan dostane ilişkileri sağlık alanındaki birlikteliklerimiz ile bir adım daha ileriye taşıyacağını ve sağlık turizmine katkı sağlayacağına inandığımız ofisimizde hizmet vermekten mutluluk duyuyoruz” dedi.
Kalp krizi tarih mi oluyor?
Pamukkale Üniversitesinde (PAÜ) bilim insanlarının yaptığı çalışma sonucu kalp krizi riskini önceden tahmin edebilen biyosensör geliştirildi
PAÜ Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necip Atar ile İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Lütfi Yola’nın ortaklaşa yürüttükleri kalp krizi riskini tahmin edebilen biyosensör geliştirme çalışmaları yaklaşık 9 ay sürdü.
RİSKLERİ ÖNCEDEN BELİRLENECEK
“Biosensors and Bioelectronics” isimli dergide de yayımlanan çalışmada geliştirilen elektrokimyasal biyosensör, kalp kasında meydana gelen hasarlar sonrasında kan dolaşımına salınan ve kalp krizini tetikleyecek troponin değerlerini anlık ve yüksek seçicilikle tespit edecek. Böylelikle zaman içinde oluşabilecek riskler en aza indirgenerek, kalp krizi riskleri önceden belirlenecek.
“KALP KRİZİNİN ÖNÜNE GEÇMİŞ OLACAĞIZ”
Prof. Dr. Necip Atar, yaptığı açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yayımlanan rapora göre hipertansiyon etkili koroner kalp yetmezliği, doğumsal kalp deliği ve koroner damar rahatsızlıkları içeren kardiyovasküler bozuklukların ölüm oranı en yüksek hastalıkların başında geldiğini belirtti. Nanoteknolojik esaslı biyosensörlerin geliştirilmesi, elektrokimyasal sensörlerin hazırlanması, çevre açısından bunların değerlendirilmesi gibi birçok konuda çalışmalar yaptıklarını dile getiren Atar, “Son yaptığımız çalışmada, kalp krizi riskini anlık tahmin eden bir biyosensör geliştirdik ve bu biyosensör, Avrupa’da yüksek impakt faktörlü dediğimiz prestijli bir dergide Biosensors and Bioelectronics’te yayımlandı. Plazmada eser oranda bulunan troponin 1 isimli madde kalp hasarlarından sonra anlık olarak yükselmektedir ve bunun sonucu kalp krizi gerçekleşmekte, nefes darlığı meydana gelmektedir. Bu madde kanda 1 hafta gibi bir süreyle bulunmaktadır. Bunu kalp krizi öncesi hızlı bir şekilde sensörle tayin ettiğimiz zaman kalp krizinin önüne geçmiş olacağız. Bu da tıp anlamında çok önemli bir keşif ve buluş olarak değerlendirilecektir” ifadelerini kullandı.
Bu biyosensör elektrotunun bor nitrür kuantum nano parçacıklarla yapıldığına işaret eden Atar, “Türkiye, dünyadaki bor rezervlerinin yüzde 73’üne sahip olmasından dolayı bor nitrür de tamamen milli ve yerli bor kimyasallarından elde edilen bir nano malzeme. Bu nano malzeme de biyosensörün temelini teşkil etmekte” diye konuştu.
Atar, bunun yanı sıra geliştirilen elektrokimyasal biyosensörün, şimdiye kadar kullanılan troponin kan testlerinden önemli bir farklılık ve avantajlar içerdiğini, bundan dolayı seçiciliği yüksek ve hızlı cevap alabilen biyosensörün kalp krizi gibi önemli sağlık risklerini önceden tahmin ederek ölüm riskinin azalmasını sağlayacağını, tedaviye başlama zamanı ve uygun tedavi konusunda yol gösterici olacağını ifade etti.
PAÜ Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necip Atar ile İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Lütfi Yola’nın ortaklaşa yürüttükleri kalp krizi riskini tahmin edebilen biyosensör geliştirme çalışmaları yaklaşık 9 ay sürdü.
RİSKLERİ ÖNCEDEN BELİRLENECEK
“Biosensors and Bioelectronics” isimli dergide de yayımlanan çalışmada geliştirilen elektrokimyasal biyosensör, kalp kasında meydana gelen hasarlar sonrasında kan dolaşımına salınan ve kalp krizini tetikleyecek troponin değerlerini anlık ve yüksek seçicilikle tespit edecek. Böylelikle zaman içinde oluşabilecek riskler en aza indirgenerek, kalp krizi riskleri önceden belirlenecek.
“KALP KRİZİNİN ÖNÜNE GEÇMİŞ OLACAĞIZ”
Prof. Dr. Necip Atar, yaptığı açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yayımlanan rapora göre hipertansiyon etkili koroner kalp yetmezliği, doğumsal kalp deliği ve koroner damar rahatsızlıkları içeren kardiyovasküler bozuklukların ölüm oranı en yüksek hastalıkların başında geldiğini belirtti. Nanoteknolojik esaslı biyosensörlerin geliştirilmesi, elektrokimyasal sensörlerin hazırlanması, çevre açısından bunların değerlendirilmesi gibi birçok konuda çalışmalar yaptıklarını dile getiren Atar, “Son yaptığımız çalışmada, kalp krizi riskini anlık tahmin eden bir biyosensör geliştirdik ve bu biyosensör, Avrupa’da yüksek impakt faktörlü dediğimiz prestijli bir dergide Biosensors and Bioelectronics’te yayımlandı. Plazmada eser oranda bulunan troponin 1 isimli madde kalp hasarlarından sonra anlık olarak yükselmektedir ve bunun sonucu kalp krizi gerçekleşmekte, nefes darlığı meydana gelmektedir. Bu madde kanda 1 hafta gibi bir süreyle bulunmaktadır. Bunu kalp krizi öncesi hızlı bir şekilde sensörle tayin ettiğimiz zaman kalp krizinin önüne geçmiş olacağız. Bu da tıp anlamında çok önemli bir keşif ve buluş olarak değerlendirilecektir” ifadelerini kullandı.
Bu biyosensör elektrotunun bor nitrür kuantum nano parçacıklarla yapıldığına işaret eden Atar, “Türkiye, dünyadaki bor rezervlerinin yüzde 73’üne sahip olmasından dolayı bor nitrür de tamamen milli ve yerli bor kimyasallarından elde edilen bir nano malzeme. Bu nano malzeme de biyosensörün temelini teşkil etmekte” diye konuştu.
Atar, bunun yanı sıra geliştirilen elektrokimyasal biyosensörün, şimdiye kadar kullanılan troponin kan testlerinden önemli bir farklılık ve avantajlar içerdiğini, bundan dolayı seçiciliği yüksek ve hızlı cevap alabilen biyosensörün kalp krizi gibi önemli sağlık risklerini önceden tahmin ederek ölüm riskinin azalmasını sağlayacağını, tedaviye başlama zamanı ve uygun tedavi konusunda yol gösterici olacağını ifade etti.
18 Kasım 2018 Pazar
Türkiye'nin ilk yerli kanser ilacı üretildi
anayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, TÜBİTAK’ın baş ve boyun kanserlerinin tedavisinde kullanılmak üzere başlattığı yerli ilaç çalışmalarını yerinde inceledi. Ziyarette yerli biyobenzer kanser ilaç geliştirme çalışmaları laboratuvar ortamında ilk kez görüntülendi.
İHA'nın haberine göre; Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Gebze’de bulunan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ni (MAM) ziyaret etti. Kanser Tedavisine Yönelik Yerli Biyobenzer İlaç Geliştirilmesi ve Üretimi (BİOSİM) projesi ile ilgili bilgi alan Bakan Varank, Gen Merkezi laboratuvarlarında ilacın tüm üretim aşamalarını inceledi.
Projeye verdiği önemi göstermek ve çalışmalara destek vermek amacıyla bu laboratuvarı ziyaret ettiğini belirten Bakan Varank, “BİOSİM, biyobenzer baş ve boyun kanserine karşı bir ilacın geliştirilmesi projesi. Buradaki çalışmaları ve yürütücü arkadaşları ziyaret edip onlardan bilgi aldık. Bu çok önemli bir teknoloji. Bunun gibi başka 180 farklı biyobenzer olarak üretebileceğimiz ilacımız var. İnşallah burada geliştirdiğimiz teknoloji ve altyapı ile bu ilaçları da Türkiye’de üretip, paranın ülkemizdeki kalmasını istiyoruz. Biosim kanser ilacı laboratuvar ortamında üretildi. Mayıs 2019’da firmaya teslim edilecek. Kamu-sanayi işbirliği ve Sağlık Bakanlığımızın desteğiyle geliştirilen bu ilacın eczanelerde yerini alması ve hastalarımıza şifa olabilmesi için preklinik ve klinik çalışmalarının tamamlanıp bazı süreçlerden daha geçmesi gerekiyor" ifadelerine yer verdi.
Proje hakkında bilgi veren TÜBİTAK Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Şaban Tekin ise, “BİOSİM kapsamında geliştirdiğimiz ilaç, baş ve boyun kanseri tedavisinde kullanılıyor. Biz de genden itibaren hücreyi geliştiriyoruz. Antikor üreten hücreyi geliştiriyoruz. Geliştirdiğimiz hücre, proje yürütücüsü olan firmaya teslim edilecek. Onlar da preklinik ve klinik çalışmalardan sonra ilacın ruhsat başvurusu ve ticarileştirme işlemini gerçekleştirecekler” diye belirtti. Tekin, biyobenzerinin yapıldığı referans ilacın 100 mg’lık formunun 500 TL olduğunu belirterek, “Kilogram değeri bir milyon dolar. O kadar katma değerli ürün bunlar. Türkiye bu teknolojiyi öğreniyor artık" dedi.
Bakan Varank’ın TÜBİTAK MAM ziyaretine Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır, TÜBİTAK Başkanı Hasan Mandal, TÜBİTAK MAM Başkanı İbrahim Kılıçarslan ve Kocaeli Valisi Hüseyin Aksoy da eşlik etti.
Dünyada en yaygın hastalıklar arasında yer alan kanserin tedavisinde ağırlıklı olarak kimyasal kemoterapi ilaçları kullanılıyor. Ancak son yıllarda bu ilaçların yerini biyoteknolojik ilaçlar almaya başladı. Bu ilaçlar yüksek teknoloji gerektiren moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği yöntemleriyle canlı hücreler kullanılarak geliştirilip üretiliyor. Kanser tedavisinde kullanılan biyoteknolojik ilaçların başında Rekombinant Antikorlar geliyor. Bu antikor yapısındaki biyoteknolojik ilaçlar vücutta sadece kanser hücrelerini seçici olarak hedef alıyor, onlara bağlanarak bu hücrelerinin gelişip çoğalmasını engelliyor.
Dünya ilaç endüstrisi, en yüksek Ar-Ge potansiyeline sahip sektör olmasıyla dikkat çekiyor. “Milli Teknoloji Hamlesi” ile her alanda yerli ve milli ürünlere ağırlık veren Türkiye, ilaç endüstrisindeki Ar-Ge yatırımlarına da hız veriyor. Türkiye’deki ilaç piyasasının yüzde 20’sini biyoteknolojik ilaçlar oluşturuyor. Türkiye, ileri teknoloji ürünler olarak tanımlanan biyoteknolojik ilaçların tamamını ithal ediyor. Biyoteknolojik ilaçların kilo başı değerinin ortalama bir milyon doları bulduğu belirtiliyor.
Dünya ilaç pazarın 1.2 trilyon dolar, biyoteknolojik ilaçların buradaki payı da 260 milyar dolar civarında. Ağustos 2018 itibariyle Türkiye biyoteknolojik ilaç pazarı yaklaşık 5 milyar TL düzeyinde. Referans ilaçların bu pazardaki payı 4.8 milyar TL iken, biyobenzer ilaç pazarı 247 milyon TL’ye ulaşmış durumda. Türkiye’de biyobenzeri üretilen referans kanser ilacının 2018’in ilk yarısında dünya geneli satışı 1.3 milyar dolar. Aynı dönemde Türkiye satışı da 16 milyon dolar. Türkiye’de üretilen ve önümüzdeki yıllarda ticarileşecek ilacın fiyatı ise henüz belli değil. Ancak, yerli üretim olduğu için referans ilaçtan daha ucuz olacak ve bu sayede, yurt dışına döviz çıkışı olmayacak. Bununla beraber yerli kanser ilacının ihracatı da mümkün olacak.
https://www.bundlehaber.com/detay/6c44b0be-bdee-430d-8984-fdb093d41fb7?l=1
İHA'nın haberine göre; Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Gebze’de bulunan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ni (MAM) ziyaret etti. Kanser Tedavisine Yönelik Yerli Biyobenzer İlaç Geliştirilmesi ve Üretimi (BİOSİM) projesi ile ilgili bilgi alan Bakan Varank, Gen Merkezi laboratuvarlarında ilacın tüm üretim aşamalarını inceledi.
Projeye verdiği önemi göstermek ve çalışmalara destek vermek amacıyla bu laboratuvarı ziyaret ettiğini belirten Bakan Varank, “BİOSİM, biyobenzer baş ve boyun kanserine karşı bir ilacın geliştirilmesi projesi. Buradaki çalışmaları ve yürütücü arkadaşları ziyaret edip onlardan bilgi aldık. Bu çok önemli bir teknoloji. Bunun gibi başka 180 farklı biyobenzer olarak üretebileceğimiz ilacımız var. İnşallah burada geliştirdiğimiz teknoloji ve altyapı ile bu ilaçları da Türkiye’de üretip, paranın ülkemizdeki kalmasını istiyoruz. Biosim kanser ilacı laboratuvar ortamında üretildi. Mayıs 2019’da firmaya teslim edilecek. Kamu-sanayi işbirliği ve Sağlık Bakanlığımızın desteğiyle geliştirilen bu ilacın eczanelerde yerini alması ve hastalarımıza şifa olabilmesi için preklinik ve klinik çalışmalarının tamamlanıp bazı süreçlerden daha geçmesi gerekiyor" ifadelerine yer verdi.
Proje hakkında bilgi veren TÜBİTAK Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Şaban Tekin ise, “BİOSİM kapsamında geliştirdiğimiz ilaç, baş ve boyun kanseri tedavisinde kullanılıyor. Biz de genden itibaren hücreyi geliştiriyoruz. Antikor üreten hücreyi geliştiriyoruz. Geliştirdiğimiz hücre, proje yürütücüsü olan firmaya teslim edilecek. Onlar da preklinik ve klinik çalışmalardan sonra ilacın ruhsat başvurusu ve ticarileştirme işlemini gerçekleştirecekler” diye belirtti. Tekin, biyobenzerinin yapıldığı referans ilacın 100 mg’lık formunun 500 TL olduğunu belirterek, “Kilogram değeri bir milyon dolar. O kadar katma değerli ürün bunlar. Türkiye bu teknolojiyi öğreniyor artık" dedi.
Bakan Varank’ın TÜBİTAK MAM ziyaretine Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır, TÜBİTAK Başkanı Hasan Mandal, TÜBİTAK MAM Başkanı İbrahim Kılıçarslan ve Kocaeli Valisi Hüseyin Aksoy da eşlik etti.
Dünyada en yaygın hastalıklar arasında yer alan kanserin tedavisinde ağırlıklı olarak kimyasal kemoterapi ilaçları kullanılıyor. Ancak son yıllarda bu ilaçların yerini biyoteknolojik ilaçlar almaya başladı. Bu ilaçlar yüksek teknoloji gerektiren moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği yöntemleriyle canlı hücreler kullanılarak geliştirilip üretiliyor. Kanser tedavisinde kullanılan biyoteknolojik ilaçların başında Rekombinant Antikorlar geliyor. Bu antikor yapısındaki biyoteknolojik ilaçlar vücutta sadece kanser hücrelerini seçici olarak hedef alıyor, onlara bağlanarak bu hücrelerinin gelişip çoğalmasını engelliyor.
Dünya ilaç endüstrisi, en yüksek Ar-Ge potansiyeline sahip sektör olmasıyla dikkat çekiyor. “Milli Teknoloji Hamlesi” ile her alanda yerli ve milli ürünlere ağırlık veren Türkiye, ilaç endüstrisindeki Ar-Ge yatırımlarına da hız veriyor. Türkiye’deki ilaç piyasasının yüzde 20’sini biyoteknolojik ilaçlar oluşturuyor. Türkiye, ileri teknoloji ürünler olarak tanımlanan biyoteknolojik ilaçların tamamını ithal ediyor. Biyoteknolojik ilaçların kilo başı değerinin ortalama bir milyon doları bulduğu belirtiliyor.
Dünya ilaç pazarın 1.2 trilyon dolar, biyoteknolojik ilaçların buradaki payı da 260 milyar dolar civarında. Ağustos 2018 itibariyle Türkiye biyoteknolojik ilaç pazarı yaklaşık 5 milyar TL düzeyinde. Referans ilaçların bu pazardaki payı 4.8 milyar TL iken, biyobenzer ilaç pazarı 247 milyon TL’ye ulaşmış durumda. Türkiye’de biyobenzeri üretilen referans kanser ilacının 2018’in ilk yarısında dünya geneli satışı 1.3 milyar dolar. Aynı dönemde Türkiye satışı da 16 milyon dolar. Türkiye’de üretilen ve önümüzdeki yıllarda ticarileşecek ilacın fiyatı ise henüz belli değil. Ancak, yerli üretim olduğu için referans ilaçtan daha ucuz olacak ve bu sayede, yurt dışına döviz çıkışı olmayacak. Bununla beraber yerli kanser ilacının ihracatı da mümkün olacak.
https://www.bundlehaber.com/detay/6c44b0be-bdee-430d-8984-fdb093d41fb7?l=1
Dünyanın en pahalı zeytinyağı yüzde 36 zamlandı
1800 yıllık Umay Nine isimli zeytin ağacının zeytinlerinden yapılan Zeytinyağı Seferihisar belediyesi tarafından düzenlenen açık artırmada son birkaç yıldır satılıyor
İzmir Seferihisar'da 500 yaş ve üzerinde olan 200 ağaç Seferihisar Belediyesi tarafından tespit edildi, toplanan zeytinler belediyenin zeytinyağı fabrikasında geleneksel yöntemlerle sıkıldı. Aralarında bin 800 yılık Umay Nine isimli zeytin ağacının da bulunduğu ağaçlardan elde edilen zeytinyağları, 21 kategoride paketler halinde müzayede usulü ile satıldı. 3. kez düzenlenen müzayedeyi Nedim Atilla yönetirken, Umay Nine'den elde edilen zeytinyağının yarım litresi 30 bin liraya satıldı.
Salih Değerli, 30 bin lira verdiği zeytinyağını, torunu Sami Değerli ile birlikte Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer'in elinden aldı. Satıştan elde edilen gelir, öğrencilere burs olarak verilecek. Bin 800 yıllık zeytin ağacından elde edilen yarım litrelik zeytinyağı, geçen 22 bin liraya satılmıştı. Müzayedede diğer zeytinyağı şişelerinin bulunduğu paketler ise 21 kategoride toplam 17 bin 750 liraya alıcılarını buldu. Öte yandan, müzayede başlanmadan önce katılımcılara koku ve zeytinyağı tadımı eğitimi de verildi.
500 YAŞ VE ÜZERİ 200 AĞAÇ
Müzayede öncesi konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “Teos, 2 bin 500 yıllık bir İyon kenti. İki limanı var, sanatçılar şehri olmakla ünlenmiş bir şehir. Aynı zamanda binlerce yıldır yaşayan zeytin ağaçlarımıza da ev sahipliği yapıyor. Bir yanıyla muazzam köklü bir kültürün kenti, bir yandan da muazzam bir doğal zenginliğin kenti. Bu müzayede ile ikisini birleştirerek farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Bugün yaklaşık 200 civarındaki 500 üzeri ağacımızdan toplayarak sıktığımız ürünlerin müzayede usulü ile satışını gerçekleştireceğiz. Umarım rakamlar çok yükselir. Bence rakam ne kadar yükselirse yükselsin, onun kıymetini anlatmakta yetersiz kalacak. Zeytin, sağlıklı yaşamın sembolü. Biz sadece bu kıymetin bilinirliğine katkı sunmaya çalışacağız” dedi.
REKOR KIRILDI
İsmini Buket Uzuner’in kitap karakterinden alan Umay Nine ağacı hakkında konuşan Başkan Soyer, “Tam bir bilge ağaç. Üzerinde her daim meyvesi var. Bizim için bir umut, bir sembol. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Müzayede farklı kategorilerde düzenlenecek. Son ürün, Umay Nine'den toplanan zeytinlerin sıkılmasıyla elde edilen zeytinyağımız olacak. Geçen sene aynı ağaçtan elde edilen yarım litre zeytin yağı 22 bin liraya satılmıştı. O bile dünyanın en pahalı zeytinyağı unvanını almamıza yetmişti. Bu sene o rekoru kıracağız zannediyorum” diye konuştu.
İzmir Seferihisar'da 500 yaş ve üzerinde olan 200 ağaç Seferihisar Belediyesi tarafından tespit edildi, toplanan zeytinler belediyenin zeytinyağı fabrikasında geleneksel yöntemlerle sıkıldı. Aralarında bin 800 yılık Umay Nine isimli zeytin ağacının da bulunduğu ağaçlardan elde edilen zeytinyağları, 21 kategoride paketler halinde müzayede usulü ile satıldı. 3. kez düzenlenen müzayedeyi Nedim Atilla yönetirken, Umay Nine'den elde edilen zeytinyağının yarım litresi 30 bin liraya satıldı.
Salih Değerli, 30 bin lira verdiği zeytinyağını, torunu Sami Değerli ile birlikte Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer'in elinden aldı. Satıştan elde edilen gelir, öğrencilere burs olarak verilecek. Bin 800 yıllık zeytin ağacından elde edilen yarım litrelik zeytinyağı, geçen 22 bin liraya satılmıştı. Müzayedede diğer zeytinyağı şişelerinin bulunduğu paketler ise 21 kategoride toplam 17 bin 750 liraya alıcılarını buldu. Öte yandan, müzayede başlanmadan önce katılımcılara koku ve zeytinyağı tadımı eğitimi de verildi.
500 YAŞ VE ÜZERİ 200 AĞAÇ
Müzayede öncesi konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “Teos, 2 bin 500 yıllık bir İyon kenti. İki limanı var, sanatçılar şehri olmakla ünlenmiş bir şehir. Aynı zamanda binlerce yıldır yaşayan zeytin ağaçlarımıza da ev sahipliği yapıyor. Bir yanıyla muazzam köklü bir kültürün kenti, bir yandan da muazzam bir doğal zenginliğin kenti. Bu müzayede ile ikisini birleştirerek farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Bugün yaklaşık 200 civarındaki 500 üzeri ağacımızdan toplayarak sıktığımız ürünlerin müzayede usulü ile satışını gerçekleştireceğiz. Umarım rakamlar çok yükselir. Bence rakam ne kadar yükselirse yükselsin, onun kıymetini anlatmakta yetersiz kalacak. Zeytin, sağlıklı yaşamın sembolü. Biz sadece bu kıymetin bilinirliğine katkı sunmaya çalışacağız” dedi.
REKOR KIRILDI
İsmini Buket Uzuner’in kitap karakterinden alan Umay Nine ağacı hakkında konuşan Başkan Soyer, “Tam bir bilge ağaç. Üzerinde her daim meyvesi var. Bizim için bir umut, bir sembol. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Müzayede farklı kategorilerde düzenlenecek. Son ürün, Umay Nine'den toplanan zeytinlerin sıkılmasıyla elde edilen zeytinyağımız olacak. Geçen sene aynı ağaçtan elde edilen yarım litre zeytin yağı 22 bin liraya satılmıştı. O bile dünyanın en pahalı zeytinyağı unvanını almamıza yetmişti. Bu sene o rekoru kıracağız zannediyorum” diye konuştu.
17 Kasım 2018 Cumartesi
Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu?
Karın bölgemizin kafatası kadar önemli bir kontrol merkezi olduğu artık su götürmez bir gerçek.
Şimdi ‘Hocam nereden çıktı bu bağırsak muhabbeti’ diyebilirsiniz. Merakım yeni. Bu sene bizim bölümdeki araştırma seminerlerini ben yürütüyorum. Bu işin en güzel tarafı her hafta alanında çığır açmış isimleri kampusta ağırlamak, onlardan çalışmalarını doğrudan dinlemek. Bu haftaki konuğumuz Columbia Üniversitesi’nden Dr. Bridget Callaghan’dı. Kendisi son dönemin belki de en popüler konularından biri olan beyin-bağırsak eksenini çalışıyor.
BEYİN-BAĞIRSAK EKSENİ NEDİR?
Beyin-Bağırsak Ekseni sağlık bilimlerinden psikolojiye son dönemin en popüler araştırma sahalarından biri. Bu teze göre şimdiye kadar tek başına olan beynin kontrol sistemine benzer bir ikinci kontrol mekanizması daha var. Yani beyin her şeyi tek başına yapmıyor. Çoğu durumda beyin ile bağırsaklar birbirini etkiliyor. Eğitimde başarıdan depresyona, Parkinson hastalığından otizme pek çok farklı alanda beyin kadar bağırsakların da belirleyici bir rolü var. Örneğin, eskiden ruhsal sorunu olanların sindirim sisteminde zorluk yaşadığına dair veriler var iken, bugün sindirim sisteminde sıkıntı yaşayanların ruhsal sorunlar yaşadığından söz ediliyor. Yani neyin, neyi etkilediği, sebep-sonuç ilişkisi tamamen yön değiştirmiş durumda yeni verilerle. Hal böyle olunca da bağırsaklara eskiden olduğu gibi, pasif bir organ olarak değil, aktif ve belirleyici ‘ikinci beyin’ olarak bakılıyor.
Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu
TRAVMANIN ETKİSİ 3 KUŞAK SÜRÜYOR!
Bridget’in yaptığı bir deney beyin-bağırsak ekseninin ortaya çıkardığı mekanizmaları anlamamıza ışık tutuyor. Deneyin amacı erken yaşta maruz kalınan travma ve stresin beyin-bağırsak ekseni üzerindeki etkisini araştırmak. Deney düzeneği çok basit. Rasgele seçilen fare yavrularının yarısı annesinden zorla ayrılarak bir travmaya maruz bırakılıyor, diğer yarısı da aynı süreyi annesinin yanında geçiriyor. Çıkan sonuçlar tahmin ettiğiniz gibi. Annesiyle farklı kafesi paylaşan fareler hem beyin hem de sindirim sistemi bakımından diğer farelere göre daha sorunlu hareket ediyor. Ama daha önemli sonuç şu: Travmaya maruz kalmış farelerin yaşadığı tahribatın sindirim sisteminde bıraktığı etki tam üç kuşak sonra bile fark edilebiliyor. Yani doğum sonrası kritik gelişim döneminde travma yaşayan farenin torunu bile o travmanın izlerini taşıyor! Böyle bir deneyi insanlar üzerinden yapmak etik olarak mümkün değil elbette ancak Bridget’in aileleri tarafından terk edilerek bir bakımevine bırakılmış çocuklar üzerinde yaptığı çalışmalar travma izlerinin uzun vadede kalıcı olduğunu ve bunların izinin de hem zihinsel hem de sindirimsel olduğunu gösteriyor. Bu tahribatı gidermenin bir yolu var mı?
EVET, KEFİR...
Bridget ve arkadaşları travmaya maruz kalmış farelerin diyetini değiştirerek onların sindirim sistemindeki dengeyi normale dönüştürmenin yollarını da araştırmış. Tıpkı bir önceki deney gibi bu sefer de travma yaşamış fareleri iki gruba ayırıp birinci gruba literatürde bağırsakları düzenleyici etkisi olduğu bilinen ‘probiyotik’ veriliyor, ikinci gruba ise normal diyet veriliyor. Sonuç çok dramatik. Probiyotik, yani bizim kefir ve yoğurtta bulunan kültürlerden muhteva ilacı alan fareler diğerlerine göre travmanın izlerini daha az gösteriyor. Umut veren bu ve benzer deneyler daha çok yeni ama çalışmaların vardığı nokta çok net: Yediğimiz gıdalar hem fiziksel hem de ruhsal olarak bizim hayatımızı etkiliyor. Yani kimi gıdalar yerken bizi bunalıma sokabiliyorken kimi gıdalar da yerken bizi iyileştiriyor. Daha şimdiden elimizdeki veriler örneğin yoğurt ve kefirin depresyon ve kaygı bozukluğunu azalttığını gösteriyor. O nedenle önümüzdeki dönem bizi iyileştiren yiyeceklerin, yani terapötik gıdaların dönemi olacak.
Şimdi ‘Hocam nereden çıktı bu bağırsak muhabbeti’ diyebilirsiniz. Merakım yeni. Bu sene bizim bölümdeki araştırma seminerlerini ben yürütüyorum. Bu işin en güzel tarafı her hafta alanında çığır açmış isimleri kampusta ağırlamak, onlardan çalışmalarını doğrudan dinlemek. Bu haftaki konuğumuz Columbia Üniversitesi’nden Dr. Bridget Callaghan’dı. Kendisi son dönemin belki de en popüler konularından biri olan beyin-bağırsak eksenini çalışıyor.
BEYİN-BAĞIRSAK EKSENİ NEDİR?
Beyin-Bağırsak Ekseni sağlık bilimlerinden psikolojiye son dönemin en popüler araştırma sahalarından biri. Bu teze göre şimdiye kadar tek başına olan beynin kontrol sistemine benzer bir ikinci kontrol mekanizması daha var. Yani beyin her şeyi tek başına yapmıyor. Çoğu durumda beyin ile bağırsaklar birbirini etkiliyor. Eğitimde başarıdan depresyona, Parkinson hastalığından otizme pek çok farklı alanda beyin kadar bağırsakların da belirleyici bir rolü var. Örneğin, eskiden ruhsal sorunu olanların sindirim sisteminde zorluk yaşadığına dair veriler var iken, bugün sindirim sisteminde sıkıntı yaşayanların ruhsal sorunlar yaşadığından söz ediliyor. Yani neyin, neyi etkilediği, sebep-sonuç ilişkisi tamamen yön değiştirmiş durumda yeni verilerle. Hal böyle olunca da bağırsaklara eskiden olduğu gibi, pasif bir organ olarak değil, aktif ve belirleyici ‘ikinci beyin’ olarak bakılıyor.
Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu
TRAVMANIN ETKİSİ 3 KUŞAK SÜRÜYOR!
Bridget’in yaptığı bir deney beyin-bağırsak ekseninin ortaya çıkardığı mekanizmaları anlamamıza ışık tutuyor. Deneyin amacı erken yaşta maruz kalınan travma ve stresin beyin-bağırsak ekseni üzerindeki etkisini araştırmak. Deney düzeneği çok basit. Rasgele seçilen fare yavrularının yarısı annesinden zorla ayrılarak bir travmaya maruz bırakılıyor, diğer yarısı da aynı süreyi annesinin yanında geçiriyor. Çıkan sonuçlar tahmin ettiğiniz gibi. Annesiyle farklı kafesi paylaşan fareler hem beyin hem de sindirim sistemi bakımından diğer farelere göre daha sorunlu hareket ediyor. Ama daha önemli sonuç şu: Travmaya maruz kalmış farelerin yaşadığı tahribatın sindirim sisteminde bıraktığı etki tam üç kuşak sonra bile fark edilebiliyor. Yani doğum sonrası kritik gelişim döneminde travma yaşayan farenin torunu bile o travmanın izlerini taşıyor! Böyle bir deneyi insanlar üzerinden yapmak etik olarak mümkün değil elbette ancak Bridget’in aileleri tarafından terk edilerek bir bakımevine bırakılmış çocuklar üzerinde yaptığı çalışmalar travma izlerinin uzun vadede kalıcı olduğunu ve bunların izinin de hem zihinsel hem de sindirimsel olduğunu gösteriyor. Bu tahribatı gidermenin bir yolu var mı?
EVET, KEFİR...
Bridget ve arkadaşları travmaya maruz kalmış farelerin diyetini değiştirerek onların sindirim sistemindeki dengeyi normale dönüştürmenin yollarını da araştırmış. Tıpkı bir önceki deney gibi bu sefer de travma yaşamış fareleri iki gruba ayırıp birinci gruba literatürde bağırsakları düzenleyici etkisi olduğu bilinen ‘probiyotik’ veriliyor, ikinci gruba ise normal diyet veriliyor. Sonuç çok dramatik. Probiyotik, yani bizim kefir ve yoğurtta bulunan kültürlerden muhteva ilacı alan fareler diğerlerine göre travmanın izlerini daha az gösteriyor. Umut veren bu ve benzer deneyler daha çok yeni ama çalışmaların vardığı nokta çok net: Yediğimiz gıdalar hem fiziksel hem de ruhsal olarak bizim hayatımızı etkiliyor. Yani kimi gıdalar yerken bizi bunalıma sokabiliyorken kimi gıdalar da yerken bizi iyileştiriyor. Daha şimdiden elimizdeki veriler örneğin yoğurt ve kefirin depresyon ve kaygı bozukluğunu azalttığını gösteriyor. O nedenle önümüzdeki dönem bizi iyileştiren yiyeceklerin, yani terapötik gıdaların dönemi olacak.
16 Kasım 2018 Cuma
Sosyal medya depresyona neden olabilir
Sosyal medyada fazla zaman geçirmenin kişileri depresyona sürükleyebileceği belirtildi
Sosyal medyada fazla zaman geçirmenin kişileri depresyona sürükleyebileceği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesinden psikologların yaptığı çalışmada, ilk kez sosyal medyada geçirilen zaman ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında nedensel bir ilişki olduğu ortaya konuldu.
AA'nın haberine göre; çalışmanın lideri Profesör Melissa Hunt ve ekibi, birkaç hafta boyuna 143 üniversite öğrencisinin ruh halini ve mutluluk hissini 7 farklı skala kullanarak test etti.
Katılımcıların yarısı, belirlenen sosyal paylaşım sitelerini kullanmaya normal şekilde devam ederken, diğer yarısının belirlenen her bir sosyal paylaşım sitesini günde 10'ar dakika kullanmasına izin verildi.
Kullanım, katılımcıların telefonlarından pil verilerini gösteren düzenli ekran görüntüleri alınarak izlendi.
SOSYAL MEDYADA VAKİT GEÇİRME SÜRESİNİ AZALTTILAR, GÖRDÜLER Kİ...
Çalışma boyunca sosyal medyada vakit geçirme süresini azaltan kullanıcıların depresyon ve yalnızlık hissinde "klinik olarak belirgin" düşüş gözlenirken, sosyal medya alışkanlığını değiştirmeyen katılımcıların sonuçlarında değişiklik kaydedilmedi.
Hunt, "Üç hafta boyunca, sosyal medya kullanımını sınırlayan kişilerdeki depresyon ve yalnızlık hissi oranlarında kayda değer düşüş olduğunu gördük" dedi.
Araştırmacılar, Facebook, Instagram ve Snapchat'in yalnız ve depresif kişiler tarafından sevilmediğini, aksine bu mecraların söz konusu kişileri daha da yalnızlaştırdığı ve depresyona soktuğunu belirtti.
Daha önce, bu konuda yapılan çalışmalar sosyal medya kullanımı ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında korelasyon olduğunu ortaya koyarken, bu çalışma her ikisi arasındaki "nedensel ilişkiyi" gösterdi.
Çalışmanın sonuçları "Journal of Social and Clinical Psychology"de yayımlanacak.
Sosyal medyada fazla zaman geçirmenin kişileri depresyona sürükleyebileceği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesinden psikologların yaptığı çalışmada, ilk kez sosyal medyada geçirilen zaman ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında nedensel bir ilişki olduğu ortaya konuldu.
AA'nın haberine göre; çalışmanın lideri Profesör Melissa Hunt ve ekibi, birkaç hafta boyuna 143 üniversite öğrencisinin ruh halini ve mutluluk hissini 7 farklı skala kullanarak test etti.
Katılımcıların yarısı, belirlenen sosyal paylaşım sitelerini kullanmaya normal şekilde devam ederken, diğer yarısının belirlenen her bir sosyal paylaşım sitesini günde 10'ar dakika kullanmasına izin verildi.
Kullanım, katılımcıların telefonlarından pil verilerini gösteren düzenli ekran görüntüleri alınarak izlendi.
SOSYAL MEDYADA VAKİT GEÇİRME SÜRESİNİ AZALTTILAR, GÖRDÜLER Kİ...
Çalışma boyunca sosyal medyada vakit geçirme süresini azaltan kullanıcıların depresyon ve yalnızlık hissinde "klinik olarak belirgin" düşüş gözlenirken, sosyal medya alışkanlığını değiştirmeyen katılımcıların sonuçlarında değişiklik kaydedilmedi.
Hunt, "Üç hafta boyunca, sosyal medya kullanımını sınırlayan kişilerdeki depresyon ve yalnızlık hissi oranlarında kayda değer düşüş olduğunu gördük" dedi.
Araştırmacılar, Facebook, Instagram ve Snapchat'in yalnız ve depresif kişiler tarafından sevilmediğini, aksine bu mecraların söz konusu kişileri daha da yalnızlaştırdığı ve depresyona soktuğunu belirtti.
Daha önce, bu konuda yapılan çalışmalar sosyal medya kullanımı ile depresyon ve yalnızlık hissi arasında korelasyon olduğunu ortaya koyarken, bu çalışma her ikisi arasındaki "nedensel ilişkiyi" gösterdi.
Çalışmanın sonuçları "Journal of Social and Clinical Psychology"de yayımlanacak.
Türkiye'de 3 milyon kişi bu hastalığı taşıyor
Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetlilerin sayısı her geçen gün artıyor
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Endokrinoloji ve Diyabet Kliniği Başkanı Prof. Dr. Behzat Özkan, "Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor." dedi.
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi bahçesinde düzenlenen "14 Kasım Dünya Diyabet Günü" etkinliğinde konuşan Özkan, diyabetli hasta sayısının her geçen gün arttığını söyledi.
Diyabetin dikkate alınması gereken bir hastalık olduğunu belirten Özkan, "Dünya Sağlık Örgütü'nün 2015 verilerine göre, kayıtlı diyabetli sayısı yaklaşık 400 milyon kişi, 2040 yılında bu rakamın yaklaşık 600 milyona ulaşması bekleniyor. Eğer basit bir şekilde yaşam tarzı değişikliği yapabilirse 160 milyon kişinin diyabetli olmasını engelleyebiliriz." diye konuştu.
Özkan, yanlış beslenmeye bağlı olarak artan obezite nedeniyle diyabet hastalığının görülme yaşının her geçen yıl düştüğünü ifade etti.
"TÜRKİYE'DE YAKLAŞIK 10 MİLYON DİYABET HASTASI VAR"
Türkiye'de de diyabetli hasta sayısının sürekli arttığını vurgulayan Özkan, şunları kaydetti:
"Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor. Herkes şekerini ölçtürmeli. Yine ülkemizde yaklaşık 20 bine yakın çocuğumuz diyabet hastası. İnsüline bağlı yaşamak zorundalar. Kendimizin ve çocuğumuzun sağlığı açısından mutlaka diyabet hastalığına karşı önlemlerimizi almalıyız."
Özkan, "tip 1" diyabet hastalığının tedavisinin insülin olduğunu, "tip 2" diyabetin, özellikle beslenme ve yaşama alışkanlığı değişikliği nedeniyle son yıllarda çocuklarda da görülmeye başlandığını aktardı.
"Tip 2" diyabet hastalığının tedavi sürecinin daha kolay olduğunun altını çizen Özkan, "Hazır gıdalardan özellikle çocuklarımızı uzak tutmak zorundayız. Ev yemekleri varken dışarıda hamburger ya da şekerli içecek tüketmemeliyiz. Beslenmemize dikkat ederken spor aktivitelerine de mutlaka katılmalıyız." şeklinde konuştu.
Özkan, başkanı olduğu klinikte yılda yaklaşık 300'e yakın diyabetli çocuğu tedavi ettiklerini sözlerine ekledi.
Diyabet tedavisi gören çocukların şiir okuduğu programın ardından hastaneden Cumhuriyet Meydanı'na kadar farkındalık yürüyüşü düzenlendi.
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Endokrinoloji ve Diyabet Kliniği Başkanı Prof. Dr. Behzat Özkan, "Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor." dedi.
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi bahçesinde düzenlenen "14 Kasım Dünya Diyabet Günü" etkinliğinde konuşan Özkan, diyabetli hasta sayısının her geçen gün arttığını söyledi.
Diyabetin dikkate alınması gereken bir hastalık olduğunu belirten Özkan, "Dünya Sağlık Örgütü'nün 2015 verilerine göre, kayıtlı diyabetli sayısı yaklaşık 400 milyon kişi, 2040 yılında bu rakamın yaklaşık 600 milyona ulaşması bekleniyor. Eğer basit bir şekilde yaşam tarzı değişikliği yapabilirse 160 milyon kişinin diyabetli olmasını engelleyebiliriz." diye konuştu.
Özkan, yanlış beslenmeye bağlı olarak artan obezite nedeniyle diyabet hastalığının görülme yaşının her geçen yıl düştüğünü ifade etti.
"TÜRKİYE'DE YAKLAŞIK 10 MİLYON DİYABET HASTASI VAR"
Türkiye'de de diyabetli hasta sayısının sürekli arttığını vurgulayan Özkan, şunları kaydetti:
"Halk Sağlığı Başkanlığının verilerine bakarsak, Türkiye'de yaklaşık 10 milyon diyabet hastası var ancak bunların 3 milyonu diyabetli olduğunu bilmiyor. Herkes şekerini ölçtürmeli. Yine ülkemizde yaklaşık 20 bine yakın çocuğumuz diyabet hastası. İnsüline bağlı yaşamak zorundalar. Kendimizin ve çocuğumuzun sağlığı açısından mutlaka diyabet hastalığına karşı önlemlerimizi almalıyız."
Özkan, "tip 1" diyabet hastalığının tedavisinin insülin olduğunu, "tip 2" diyabetin, özellikle beslenme ve yaşama alışkanlığı değişikliği nedeniyle son yıllarda çocuklarda da görülmeye başlandığını aktardı.
"Tip 2" diyabet hastalığının tedavi sürecinin daha kolay olduğunun altını çizen Özkan, "Hazır gıdalardan özellikle çocuklarımızı uzak tutmak zorundayız. Ev yemekleri varken dışarıda hamburger ya da şekerli içecek tüketmemeliyiz. Beslenmemize dikkat ederken spor aktivitelerine de mutlaka katılmalıyız." şeklinde konuştu.
Özkan, başkanı olduğu klinikte yılda yaklaşık 300'e yakın diyabetli çocuğu tedavi ettiklerini sözlerine ekledi.
Diyabet tedavisi gören çocukların şiir okuduğu programın ardından hastaneden Cumhuriyet Meydanı'na kadar farkındalık yürüyüşü düzenlendi.
Sağlık düzenlemesi TBMM'de kabul edildi
Sağlık alanında düzenlemeler içeren kanun teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.
Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek, yasalaştı.
Kanun, Türkiye'de ruhsatlı olmayan veya ruhsatlı olup piyasada bulunmayan ilaçların, reçeteli olarak şahsi kullanım için Sağlık Bakanlığının izniyle Türk Eczacıları Birliğince (TEB) yurt dışından temininde yaşanan sıkıntılara çözüm getiriyor.
Buna göre, TEB'in yanı sıra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen kamu kurum/kuruluşları aracılığıyla şahsi kullanım için yurt dışından ilaç sağlanabilecek, doğrudan hastalara verilebilecek.
Hastanelerin yurt dışından toplu olarak getirdiği ilaçların temini de bu şekilde sağlanabilecek.
Bu ilaçlar için yurt dışı ilaç listesine girdiği tarihten itibaren 3 yıl içinde izin/ruhsat sahibi tarafından ruhsat başvurusunda bulunulacak, başvuru tarihinden itibaren en geç 2 yıl içinde ruhsat alınacak.
Cumhurbaşkanı, ruhsat başvurusu yapılmayan veya ruhsatı alınmayan ilaçların bu şekilde teminine devam edilmesine karar verebilecek.
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu da ceza uygulayabilecek
Kanunla; Ecza Ticarethaneleriyle Sanat Ve Ziraat İşlerinde Kullanılan Zehirli Ve Müessir Kimyevi Maddelerin Satıldığı Dükkanlara Mahsus Kanun'da değişiklik yapılıyor.
Cezaların zamanında ve gecikmeden tesis edilebilmesi için mahalli mülki idarelere göndermeden Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna da ceza uygulayabilme yetkisi veriliyor, caydırıcılığı sağlamak için fiilin niteliği ve önemine göre para cezalarının alt ve üst sınırı yeniden belirleniyor.
Kanunda belirtilen kurallara ve yasaklara uymayan eczane sahipleri veya mesul müdürü ile sanat ve ziraat işlerinde kullanılan zehirli ve müessir madde satıcılığı yapanlara, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu veya mahalli mülki amir tarafından 2 bin liradan 20 bin liraya kadar idari para cezası kesilecek. Fiilin bir yıl içinde tekrarı halinde ceza bir kat artırılacak.
Yurt dışından sağlanan ilaçlar için ruhsat başvurusunda bulunma süresi, maddenin yürürlüğe girdiği tarihte başlayacak.
Eczacı olmayanların, eczacı mesul müdür atayarak eczane açabileceği kuralı şirketler için de uygulanacak, böylece muvazaalı ortaklıklar ortadan kaldırılacak. Diplomalı eczacı olmak şartıyla, ortaklardan birinin ticarethane işlerinden mesul müdür gösterilmesi şartı kaldırılacak.
Kamudan çıkarılan 450 gün sonunda mesleklerini yapabilecek
Terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu için kamu görevinden çıkarılan ve güvenlik soruşturması sonucunda kamu görevine alınmayan devlet hizmeti yükümlüsü doktorlar, çıkarma veya göreve alınmama kararının verildiği tarihten itibaren 450 gün sonunda mesleklerini icra edebilecek. Teklifin mevcut halinde bu süre 600 gün idi.
Devlet yükümlülüğünü yerine getirirken kamu görevinden çıkarılanların hizmet süreleri bu süreden düşürülecek.
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce oral patoloji alanında doktora eğitimi yapmış veya doktora eğitimine başlamış olanlardan eğitimlerini başarı ile bitiren diş hekimlerine, oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Diş hekimlerinden, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce tıbbı patoloji ve tümör patolojisi alanlarında doktora eğitimi yapmış olup yurt içinde veya yurt dışında en az iki yılı eğitim kurumlarında olmak üzere üç yıl süreyle oral patoloji alanında araştırma, uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar, belgelerini ve bu alanda yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz ederek, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına başvurabilecek.
Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru süresinin bitiminden itibaren 6 ay içerisinde başvuruları değerlendirecek. Çalışmaları yeterli görülenlere oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Oral patoloji, Diş Hekimliğinde Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Çizelge'ye diş hekimliğinde uzmanlık ana dalı olarak ekleniyor.
Tıbbi cihazların ruhsatlandırma süreçlerinin daha kısa sürede yapılabilmesini sağlamak amacıyla ruhsatlandırmaya esas tahliller, Sağlık Bakanlığının yanı sıra Bakanlıkça yetkilendirilen laboratuvarlarda da yaptırılabilecek.
Müstahzar olmamakla beraber hastalıkları teşhis veya tedavi ettiği beyanı ile herhangi bir ürünün satışını, pazarlamasını veya reklamını yapanlar 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak.
Tabip odasından izin almayacaklar
Tabiplerin birden fazla tabiplik görevi kabul etmeleri için tabip odasından izin almaları şartı kaldırılacak.
Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı, her bütçe yılında Cumhurbaşkanı tarafından ihtiyaca göre artırılabilecek. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı 10 milyar lira olacak.
Sağlık Bakanlığına bağlı döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri bakanlıkça yürütülecek ancak Bakanlık tarafından teklif edilen ve Hazine ve Maliye Bakanlığınca uygun görülen döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilebilecek.
Embriyo ve üreme hücresi bağışlayana ceza
Kanuna aykırı şekilde embriyo ve üreme hücresi bağışlayan, aşılayan, bulunduran, kullanan, saklayan ve nakledenlerle bunların alım ve satımını yapanlar, alım ve satımına aracılık edenler veya komisyonculuğunu yapanlar veya bu fiilleri özendiren, bunlara yönlendiren, bunlara yönelik ilan, reklam veren, yayınlayan kişiler hakkında, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç teşkil etmediği takdirde 3 yıldan 5 yıla kadar hapis ve bin günden 2 bin güne kadar adli para cezası uygulanacak.
Bakanlıktan izin almadan organ nakli ve üremeye yardımcı tedavi merkezi açılamayacak. Kanuna ve Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara aykırı şekilde faaliyet gösteren sağlık kurum ve kuruluşlarının, fiilin niteliği ve tekerrürü halinde faaliyeti durdurulacak veya faaliyet izni iptal edilecek.
Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek, yasalaştı.
Kanun, Türkiye'de ruhsatlı olmayan veya ruhsatlı olup piyasada bulunmayan ilaçların, reçeteli olarak şahsi kullanım için Sağlık Bakanlığının izniyle Türk Eczacıları Birliğince (TEB) yurt dışından temininde yaşanan sıkıntılara çözüm getiriyor.
Buna göre, TEB'in yanı sıra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen kamu kurum/kuruluşları aracılığıyla şahsi kullanım için yurt dışından ilaç sağlanabilecek, doğrudan hastalara verilebilecek.
Hastanelerin yurt dışından toplu olarak getirdiği ilaçların temini de bu şekilde sağlanabilecek.
Bu ilaçlar için yurt dışı ilaç listesine girdiği tarihten itibaren 3 yıl içinde izin/ruhsat sahibi tarafından ruhsat başvurusunda bulunulacak, başvuru tarihinden itibaren en geç 2 yıl içinde ruhsat alınacak.
Cumhurbaşkanı, ruhsat başvurusu yapılmayan veya ruhsatı alınmayan ilaçların bu şekilde teminine devam edilmesine karar verebilecek.
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu da ceza uygulayabilecek
Kanunla; Ecza Ticarethaneleriyle Sanat Ve Ziraat İşlerinde Kullanılan Zehirli Ve Müessir Kimyevi Maddelerin Satıldığı Dükkanlara Mahsus Kanun'da değişiklik yapılıyor.
Cezaların zamanında ve gecikmeden tesis edilebilmesi için mahalli mülki idarelere göndermeden Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna da ceza uygulayabilme yetkisi veriliyor, caydırıcılığı sağlamak için fiilin niteliği ve önemine göre para cezalarının alt ve üst sınırı yeniden belirleniyor.
Kanunda belirtilen kurallara ve yasaklara uymayan eczane sahipleri veya mesul müdürü ile sanat ve ziraat işlerinde kullanılan zehirli ve müessir madde satıcılığı yapanlara, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu veya mahalli mülki amir tarafından 2 bin liradan 20 bin liraya kadar idari para cezası kesilecek. Fiilin bir yıl içinde tekrarı halinde ceza bir kat artırılacak.
Yurt dışından sağlanan ilaçlar için ruhsat başvurusunda bulunma süresi, maddenin yürürlüğe girdiği tarihte başlayacak.
Eczacı olmayanların, eczacı mesul müdür atayarak eczane açabileceği kuralı şirketler için de uygulanacak, böylece muvazaalı ortaklıklar ortadan kaldırılacak. Diplomalı eczacı olmak şartıyla, ortaklardan birinin ticarethane işlerinden mesul müdür gösterilmesi şartı kaldırılacak.
Kamudan çıkarılan 450 gün sonunda mesleklerini yapabilecek
Terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu için kamu görevinden çıkarılan ve güvenlik soruşturması sonucunda kamu görevine alınmayan devlet hizmeti yükümlüsü doktorlar, çıkarma veya göreve alınmama kararının verildiği tarihten itibaren 450 gün sonunda mesleklerini icra edebilecek. Teklifin mevcut halinde bu süre 600 gün idi.
Devlet yükümlülüğünü yerine getirirken kamu görevinden çıkarılanların hizmet süreleri bu süreden düşürülecek.
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce oral patoloji alanında doktora eğitimi yapmış veya doktora eğitimine başlamış olanlardan eğitimlerini başarı ile bitiren diş hekimlerine, oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Diş hekimlerinden, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce tıbbı patoloji ve tümör patolojisi alanlarında doktora eğitimi yapmış olup yurt içinde veya yurt dışında en az iki yılı eğitim kurumlarında olmak üzere üç yıl süreyle oral patoloji alanında araştırma, uygulama ve inceleme yapmış bulunanlar, belgelerini ve bu alanda yurt içi ve yurt dışında yayımlanmış bilimsel yayınlarını ibraz ederek, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde uzmanlık belgesi almak için Sağlık Bakanlığına başvurabilecek.
Tıpta Uzmanlık Kurulu, başvuru süresinin bitiminden itibaren 6 ay içerisinde başvuruları değerlendirecek. Çalışmaları yeterli görülenlere oral patoloji dalında uzmanlık belgesi verilecek.
Oral patoloji, Diş Hekimliğinde Uzmanlık Ana Dalları ve Eğitim Sürelerine Dair Çizelge'ye diş hekimliğinde uzmanlık ana dalı olarak ekleniyor.
Tıbbi cihazların ruhsatlandırma süreçlerinin daha kısa sürede yapılabilmesini sağlamak amacıyla ruhsatlandırmaya esas tahliller, Sağlık Bakanlığının yanı sıra Bakanlıkça yetkilendirilen laboratuvarlarda da yaptırılabilecek.
Müstahzar olmamakla beraber hastalıkları teşhis veya tedavi ettiği beyanı ile herhangi bir ürünün satışını, pazarlamasını veya reklamını yapanlar 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak.
Tabip odasından izin almayacaklar
Tabiplerin birden fazla tabiplik görevi kabul etmeleri için tabip odasından izin almaları şartı kaldırılacak.
Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı, her bütçe yılında Cumhurbaşkanı tarafından ihtiyaca göre artırılabilecek. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı için tahsis edilen döner sermaye miktarı 10 milyar lira olacak.
Sağlık Bakanlığına bağlı döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri bakanlıkça yürütülecek ancak Bakanlık tarafından teklif edilen ve Hazine ve Maliye Bakanlığınca uygun görülen döner sermaye işletmelerinin muhasebe hizmetleri, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilebilecek.
Embriyo ve üreme hücresi bağışlayana ceza
Kanuna aykırı şekilde embriyo ve üreme hücresi bağışlayan, aşılayan, bulunduran, kullanan, saklayan ve nakledenlerle bunların alım ve satımını yapanlar, alım ve satımına aracılık edenler veya komisyonculuğunu yapanlar veya bu fiilleri özendiren, bunlara yönlendiren, bunlara yönelik ilan, reklam veren, yayınlayan kişiler hakkında, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç teşkil etmediği takdirde 3 yıldan 5 yıla kadar hapis ve bin günden 2 bin güne kadar adli para cezası uygulanacak.
Bakanlıktan izin almadan organ nakli ve üremeye yardımcı tedavi merkezi açılamayacak. Kanuna ve Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara aykırı şekilde faaliyet gösteren sağlık kurum ve kuruluşlarının, fiilin niteliği ve tekerrürü halinde faaliyeti durdurulacak veya faaliyet izni iptal edilecek.
10 Kasım 2018 Cumartesi
İyot eksikliği zeka geriliği yapabiliyor
Doç. Dr. Irmak Sayın Alan, yetersiz iyot alımının tiroid bezinde fonksiyon bozukluğuna yol açarak, guatr, zeka geriliğine yol açabildiğini söyledi.
İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Irmak Sayın Alan, “İyotun vücudumuzdaki tek fizyolojik rolü tiroid hormonlarının bir parçasını oluşturmaktır. Dolayısıyla yetersiz iyot alımı tiroid bezinde fonksiyon bozukluğuna (hipotiroidizm) yol açmaktadır. İyot eksikliği bunun dışında guatr, zekâ geriliği ve yenidoğan bebeklerde artmış ölüm riski ile ilişkilidir’’ dedi.
Peki neler yapılmalı?
-Toplum bazında: En sık kullanılan yöntem sofra tuzlarına iyot eklenmesidir. Diğer alternatifler; iyodize yağ (Lipiodol), iyotlu su ve iyot tabletleri veya damlalardır. Ek olarak, gıdaların iyot açısından zenginleştirme çalışmaları halen devam etmektedir.
-ŞAHIS bazında: Şahıs için iyot uygulamaları içerisinde, her 2-4 hafta arasında bir potasyum iyodür çözeltisinin ağızdan uygulanması ve 100-300 mcg potasyum iyodür ihtiva eden tabletlerin günlük verilmesi bulunmaktadır. İkincisi, gebelik ve emzirme döneminde artan iyot ihtiyaçlarını karşılamak için önerilen iyot preperatlarının rutin olarak kullanılması olabilir.
-Gebelik ve emzirme dönemi: Dünya Sağlık Örgütü, hamilelik ve emzirme döneminde günlük 250 mcg iyot alımını önermektedir. Ancak hipotiroidizm tedavisi için levotiroksin kullanan kadınlarda iyot takviyesi gerekli değildir. Sigara dumanında bulunan tiyosiyanat anne sütü ile iyotun taşınmasını engellediği için anne sütünün iyotunu azaltır. Bu sebeple gebelik ve emzirme döneminde sigaranın bırakılması önemlidir.
İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Irmak Sayın Alan, “İyotun vücudumuzdaki tek fizyolojik rolü tiroid hormonlarının bir parçasını oluşturmaktır. Dolayısıyla yetersiz iyot alımı tiroid bezinde fonksiyon bozukluğuna (hipotiroidizm) yol açmaktadır. İyot eksikliği bunun dışında guatr, zekâ geriliği ve yenidoğan bebeklerde artmış ölüm riski ile ilişkilidir’’ dedi.
Peki neler yapılmalı?
-Toplum bazında: En sık kullanılan yöntem sofra tuzlarına iyot eklenmesidir. Diğer alternatifler; iyodize yağ (Lipiodol), iyotlu su ve iyot tabletleri veya damlalardır. Ek olarak, gıdaların iyot açısından zenginleştirme çalışmaları halen devam etmektedir.
-ŞAHIS bazında: Şahıs için iyot uygulamaları içerisinde, her 2-4 hafta arasında bir potasyum iyodür çözeltisinin ağızdan uygulanması ve 100-300 mcg potasyum iyodür ihtiva eden tabletlerin günlük verilmesi bulunmaktadır. İkincisi, gebelik ve emzirme döneminde artan iyot ihtiyaçlarını karşılamak için önerilen iyot preperatlarının rutin olarak kullanılması olabilir.
-Gebelik ve emzirme dönemi: Dünya Sağlık Örgütü, hamilelik ve emzirme döneminde günlük 250 mcg iyot alımını önermektedir. Ancak hipotiroidizm tedavisi için levotiroksin kullanan kadınlarda iyot takviyesi gerekli değildir. Sigara dumanında bulunan tiyosiyanat anne sütü ile iyotun taşınmasını engellediği için anne sütünün iyotunu azaltır. Bu sebeple gebelik ve emzirme döneminde sigaranın bırakılması önemlidir.
Tuzsuz kalmak kalp krizi yapabilir
Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından gerçekleştirilen araştırmada Türkiye’nin başlıca tuz üretim merkezlerinde üretilen 16 farklı markada sofra tuzunun tamamında miktoplastik bulunması ile ilgili de konuşan Karatay, Kaya tuzunun aslında bir tuz değil, çok önemli bir mineral olduğunu belirtti.
Sputnik’ten alınan haber egöre, Karatay, “Tuzsuz kalmak kalp krizi ve felç yapabilir. Sofra tuzu tehlikelidir. Rafine edilmesi lâzım” dedi. Prof. Dr. Canan Karatay, “Öğütülmemiş, rafine olmamış kaya tuzu… Kristale bir şey bulaşmaz. Tuz tüketmezsek hayat olmaz. Bütün sinir sistemimizin iletisindeki her şeyin altında tuz var. Tuz olmazsa hiçbir organımız çalışmaz” diye konuştu. Karatay, “Tuzsuz kalmak kalp krizi ve felç yapabilir. Sofra tuzu tehlikelidir. İşlem görüyor. Tuz çok önemli bir madde. Rafine edilmesi lâzım. Tansiyonu yükselten şekerdir. Tuzsuz hayat olmaz” şeklinde konuştu. Karatay, “Kaya tuzu ile suyu içebilirsiniz. Bu sağlıklı. Ast yapan şekerdir, ekmektir, undur, şekerli ve gazlı içeceklerdir” dedi.
Antidepresan kullanımı arttı
Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, “Antidepresan kullanımı son 5 yılda yüzde 27 arttı. Bu artışın önemli bir nedeni internet, sosyal medya ya da kulaktan dolma bilgiler” dedi.
Beykoz Üniversitesi’nde ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’ düzenlendi. Panelde günümüz insanının yaşadığı ruhsal sorunlar ile uygulanan tedavi yöntemlerindeki hatalara değinen Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, geleneksel uygulamalardaki yanlışlara dikkat çekti. Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık yaratan bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” dedi.
Beykoz Üniversitesi Rektörlük Yerleşkesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’nde uzmanlar bireysel ve toplumsal ruh sağlığımızı tüm dünyadan istatistiki bilgilerle masaya yatırdı. Konuya ilişkin çözüm teklifleri sundu. Moderatörlüğünü Öğretim Üyesi Petek Akman Özdemir’in yaptığı panele Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek ile Psikolog Deniz Ergül konuşmacı olarak katıldı. Beyazyürek, ruhî hastalıkların sanılanın aksine toplumun bütününü ilgilendiren bir sorun olduğunu ve sanılandan daha sık görüldüğünün altını çizdi. İstatistiki verilerle ruh sağlığı hizmetlerinin yetersiz kaldığının bilgisini verdi.
300 milyondan fazla kişi depresif
Beyazyürek, ruhî sorunların tedavi edilmediğinde hem şahsı hem de toplumu etkilediğini ve çeşitli kayıplara yol açabildiğini söyledi. Günümüzde insanların yüzde 25’inin hayatın bir döneminde ruhî hastalıklardan etkilendiğini belirten Beyazyürek, sözlerine şöyle devam etti: “75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanların oranı yüzde 50.8. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre 300 milyondan fazla kişide depresif bozukluklar var. 250 milyondan fazla kişi kaygı bozukluklarından muzdarip. Her iki hastalığın neden olduğu üretkenlik kaybının dünya ekonomisine olan maliyeti ise 1 trilyon dolarından fazla.”
Yeni modeller tartışılmalı
Ruh sağlığı sorunlarının gündelik hayatı ciddî boyutlarda etkilediğini ifade eden Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık doğuran bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” diye konuştu.
Türkiye,sondan 4’üncü
Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerini açıklayan Beyazyürek, raporda yılda yaklaşık 9 milyon kişinin, ruh ve sinir hastalıkları dolayısıyla doktora başvurduğunu kaydetti. Beyazyürek şunları anlattı: “Antidepresan kullanımı son 5 yılda yüzde 27 arttı. Bu artışın önemli bir nedeni internet, sosyal medya ya da kulaktan dolma bilgilerle ilâç kullanımı. Depresyon, kaygı bozukluğu olan hastaların yalnızca 3’te 1’i psikiyatriste gidiyor. 2016 yılının ilk dokuz ayında 33 milyon 368 bin 916 kutu antidepresan tüketildi. 145 ülkede 154 bin kişi üzerinde gerçekleştirilen 2018 Gallup Küresel Duygu Raporu’ndaki en mutlu ülkeler sıralamasına göre Türkiye 53 puanla sondan 4’üncü sırada. Türkiye’yi Tunus, Yemen, Afganistan takip ediyor.”
Beykoz Üniversitesi’nde ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’ düzenlendi. Panelde günümüz insanının yaşadığı ruhsal sorunlar ile uygulanan tedavi yöntemlerindeki hatalara değinen Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, geleneksel uygulamalardaki yanlışlara dikkat çekti. Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık yaratan bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” dedi.
Beykoz Üniversitesi Rektörlük Yerleşkesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen ‘Dünya Ruh Sağlığı Paneli’nde uzmanlar bireysel ve toplumsal ruh sağlığımızı tüm dünyadan istatistiki bilgilerle masaya yatırdı. Konuya ilişkin çözüm teklifleri sundu. Moderatörlüğünü Öğretim Üyesi Petek Akman Özdemir’in yaptığı panele Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mansur Beyazyürek ile Psikolog Deniz Ergül konuşmacı olarak katıldı. Beyazyürek, ruhî hastalıkların sanılanın aksine toplumun bütününü ilgilendiren bir sorun olduğunu ve sanılandan daha sık görüldüğünün altını çizdi. İstatistiki verilerle ruh sağlığı hizmetlerinin yetersiz kaldığının bilgisini verdi.
300 milyondan fazla kişi depresif
Beyazyürek, ruhî sorunların tedavi edilmediğinde hem şahsı hem de toplumu etkilediğini ve çeşitli kayıplara yol açabildiğini söyledi. Günümüzde insanların yüzde 25’inin hayatın bir döneminde ruhî hastalıklardan etkilendiğini belirten Beyazyürek, sözlerine şöyle devam etti: “75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanların oranı yüzde 50.8. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre 300 milyondan fazla kişide depresif bozukluklar var. 250 milyondan fazla kişi kaygı bozukluklarından muzdarip. Her iki hastalığın neden olduğu üretkenlik kaybının dünya ekonomisine olan maliyeti ise 1 trilyon dolarından fazla.”
Yeni modeller tartışılmalı
Ruh sağlığı sorunlarının gündelik hayatı ciddî boyutlarda etkilediğini ifade eden Beyazyürek, “Günümüz insanı kendisinde kaygı, çatışma, belirsizlik, endişe, kontrol dışılık doğuran bilgi ve uyaranlarla baş etmekte zorlanıyor; birbiriyle çatışan, çelişki uyandıran, nasıl baş edeceğini bilemediği, tanımadığı yeni uyaranlarla karşı karşıya kalıyor. Ancak geleneksel psikiyatri klinikleri, ruh sağlığı sorunlarına hizmet etmekte artık yetersiz” diye konuştu.
Türkiye,sondan 4’üncü
Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerini açıklayan Beyazyürek, raporda yılda yaklaşık 9 milyon kişinin, ruh ve sinir hastalıkları dolayısıyla doktora başvurduğunu kaydetti. Beyazyürek şunları anlattı: “Antidepresan kullanımı son 5 yılda yüzde 27 arttı. Bu artışın önemli bir nedeni internet, sosyal medya ya da kulaktan dolma bilgilerle ilâç kullanımı. Depresyon, kaygı bozukluğu olan hastaların yalnızca 3’te 1’i psikiyatriste gidiyor. 2016 yılının ilk dokuz ayında 33 milyon 368 bin 916 kutu antidepresan tüketildi. 145 ülkede 154 bin kişi üzerinde gerçekleştirilen 2018 Gallup Küresel Duygu Raporu’ndaki en mutlu ülkeler sıralamasına göre Türkiye 53 puanla sondan 4’üncü sırada. Türkiye’yi Tunus, Yemen, Afganistan takip ediyor.”
Karatay'dan yine ezber bozacak açıklama: Tuzlu su için
İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Konferans Salonu'nda düzenlenen "Gerçek Tıbbın 10 Şifresi" adlı söyleşideki konuşmasında, çocukların doğduğu andan itibaren anne sütündeki sağlıklı tüm besinleri aldığını anlattı.
Doğal ürünlere öncelik verilmesi gerektiğini vurgulayan Karatay, karbonhidratın zararlarına değindi. Karatay, "Gaziantep gibi bir yerde 'Karbonhidrat yemeyin' diyorum ben de. Yani 'Baklava yemeyin' diyoruz. İşiniz zor o yüzden." dedi.
"İçi mineral dolu tuzlu su tüm hücrelerimize yararlı"
Sağlıklı olmak için öncelikle vücuda yeterli miktarda suyun gitmesi gerektiğini belirten Karatay, şöyle konuştu:
"Sağlıklı olmak için suyun yanında vücuda yeterli hayvansal yağ, protein gidecek. O zaman hastalanmıyoruz. Hastalanmış olsak bile yavaş yavaş hastalıklarımızdan kurtuluyoruz. Yeterli miktarda su için ama bu su sağlıklı su olmalı. Sağlıklı su dediğimiz bildiğiniz alınan şişedeki su değil. Nedir o, yüzde 60 ila 80 arasındaki tuzlu su. Bu oran da yaşa göre değişir. Saf su değil, tuzlu su için. İçi tuz dolu olacak. Dengeli, içi minerallerle dolu su için çünkü bu, vücutta tüm işlevleri görecek. Göz görecek, sinir sistemini rahatlatacak. Aklınıza ne gelirse. İçi mineral dolu tuzlu su olması tüm hücrelerimize yararlı. Onun dışında da yüzde 20 oranında hayvansal protein, bunun yanında da yüzde 19,9 oranında hayvansal yağ olacak. Bunlar dengeli olarak vücuda arz edildiği zaman hücrelerin toparlandığı görülecek. "
Doğal ürünlere öncelik verilmesi gerektiğini vurgulayan Karatay, karbonhidratın zararlarına değindi. Karatay, "Gaziantep gibi bir yerde 'Karbonhidrat yemeyin' diyorum ben de. Yani 'Baklava yemeyin' diyoruz. İşiniz zor o yüzden." dedi.
"İçi mineral dolu tuzlu su tüm hücrelerimize yararlı"
Sağlıklı olmak için öncelikle vücuda yeterli miktarda suyun gitmesi gerektiğini belirten Karatay, şöyle konuştu:
"Sağlıklı olmak için suyun yanında vücuda yeterli hayvansal yağ, protein gidecek. O zaman hastalanmıyoruz. Hastalanmış olsak bile yavaş yavaş hastalıklarımızdan kurtuluyoruz. Yeterli miktarda su için ama bu su sağlıklı su olmalı. Sağlıklı su dediğimiz bildiğiniz alınan şişedeki su değil. Nedir o, yüzde 60 ila 80 arasındaki tuzlu su. Bu oran da yaşa göre değişir. Saf su değil, tuzlu su için. İçi tuz dolu olacak. Dengeli, içi minerallerle dolu su için çünkü bu, vücutta tüm işlevleri görecek. Göz görecek, sinir sistemini rahatlatacak. Aklınıza ne gelirse. İçi mineral dolu tuzlu su olması tüm hücrelerimize yararlı. Onun dışında da yüzde 20 oranında hayvansal protein, bunun yanında da yüzde 19,9 oranında hayvansal yağ olacak. Bunlar dengeli olarak vücuda arz edildiği zaman hücrelerin toparlandığı görülecek. "
2 Kasım 2018 Cuma
19 Ekim 2018 Cuma
Türk profesörden fıtık tedavisinde büyük buluş
ABD'deki Türk doktor Prof. Serdar Bulun'un araştırmasına göre, erkeklerde yaşlılıkta yükselen östrojen fıtık oluşmasına neden oluyor. Bulun ve ekibi, östrojen oluşmasını engelleyen ilaçla bilim dergilerine konu oldu.
ABD’de 60 milyon dolar ile en çok araştırma fonu alan Türk doktorların başında gelen, Chicago şehrindeki Northwestern Üniversitesi Kadın Doğum Bölümü Anabilim Başkanı olan Prof. Dr. Serdar Bulun’un erkeklerdeki kasık fıtığı sorunu üzerine son çalışması ülkedeki bilim dergilerine konu oldu.
ABD Milli Tıp Akademisi (National Academy of Medicine) üyesi olan Prof. Serdar Bulun’un çalışmasına göre, erkekler yaşlandıkça erkeklik hormonu olan testosteron düzeyleri azalırken, testosteron kadınlık hormonu olan östrojene daha büyük miktarlarda dönüşüyor.
Bilim dünyasında ses getiren araştırmaya göre, testosteron kasları kuvvetlendiren bir hormon olmasına karşın erkeklerde yaşlılıkta yükselen östrojen kasık kaslarını zayıflatarak fıtık oluşmasına neden oluyor.
Hürriyet'ten Razi Canikligil'in haberine göre, Bulun ve ekibi farelere östrojenin oluşmasını engelleyecek bir ilaç (aromataz inhibitoru) verdiklerinde fıtıkların tamamen önlendiğini veya var olan fıtıkların küçüldüğünü gözlemlediler.
Bulun ve ekibinin bulguları ünlü bilim dergisi “Proceedings of the National Academy of Sciences” de yayınlandı.
HER 4 ERKEKTEN 1’İ
Kasık fıtıkları özellikle orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde çok sık rastlanan bir hastalık. Eğer fıtıklar cerrahi olarak onarılmaz ise bağırsak düğümlenmesi nedeniyle ölüme yol açabiliyor. Dünyada her dört erkekten biri kasık fıtığı ameliyatı olmak durumunda. Şimdiye kadar kasık fıtıklarının nedeni veya tıbbî tedavisi hakkında bilinenlerin yetersiz olması nedeniyle Bulun’un araştırması büyük bir etki yarattı.
ABD’de 60 milyon dolar ile en çok araştırma fonu alan Türk doktorların başında gelen, Chicago şehrindeki Northwestern Üniversitesi Kadın Doğum Bölümü Anabilim Başkanı olan Prof. Dr. Serdar Bulun’un erkeklerdeki kasık fıtığı sorunu üzerine son çalışması ülkedeki bilim dergilerine konu oldu.
ABD Milli Tıp Akademisi (National Academy of Medicine) üyesi olan Prof. Serdar Bulun’un çalışmasına göre, erkekler yaşlandıkça erkeklik hormonu olan testosteron düzeyleri azalırken, testosteron kadınlık hormonu olan östrojene daha büyük miktarlarda dönüşüyor.
Bilim dünyasında ses getiren araştırmaya göre, testosteron kasları kuvvetlendiren bir hormon olmasına karşın erkeklerde yaşlılıkta yükselen östrojen kasık kaslarını zayıflatarak fıtık oluşmasına neden oluyor.
Hürriyet'ten Razi Canikligil'in haberine göre, Bulun ve ekibi farelere östrojenin oluşmasını engelleyecek bir ilaç (aromataz inhibitoru) verdiklerinde fıtıkların tamamen önlendiğini veya var olan fıtıkların küçüldüğünü gözlemlediler.
Bulun ve ekibinin bulguları ünlü bilim dergisi “Proceedings of the National Academy of Sciences” de yayınlandı.
HER 4 ERKEKTEN 1’İ
Kasık fıtıkları özellikle orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde çok sık rastlanan bir hastalık. Eğer fıtıklar cerrahi olarak onarılmaz ise bağırsak düğümlenmesi nedeniyle ölüme yol açabiliyor. Dünyada her dört erkekten biri kasık fıtığı ameliyatı olmak durumunda. Şimdiye kadar kasık fıtıklarının nedeni veya tıbbî tedavisi hakkında bilinenlerin yetersiz olması nedeniyle Bulun’un araştırması büyük bir etki yarattı.
6 Ekim 2018 Cumartesi
5 Ekim 2018 Cuma
Acil servislerde sistem sil baştan
Hızlı hizmet almak ve katılım payı ödememek için acile yönelen hastaların sayısını azaltmak amacıyla Sağlık Bakanlığı harekete geçiyor. Acil tanımı yeniden yapılacak ve acil olmayan hasta triyaj içinde olmayacak.
Sağlık Bakanlığı, acillerde radikal değişime hazırlanıyor. 6 yıldır uygulanan “yeşil, sarı, kırmızı” (triyaj) alan uygulamasında hizmet tanımları değişecek. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, TBMM’deki sohbetinde alınan tüm önlemlere rağmen acil servislerdeki yığılmanın giderilememesi nedeniyle sistemi yeni baştan ele aldıklarını dile getirdi. Koca, şu mesajları verdi:
YÜZDE 16’SI ACİL DEĞİL: Acildeki yığılmaları önlemek istiyoruz. Toplamda yüzde 26-27 olan acil oranı içinde yüzde 16’sının acil olmayan hasta olduğunu biliyoruz. Yani yüzde 16’sının fazla olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla amaç acil olmayan hastanın acil olmadığını tespit edip, normal polikliniklere yönlenmesini sağlamak.
İKİ NEDEN: Acil değilse acile gelen hasta niye geliyor? Bir, katılım payını vermemek için. İki, acilde randevu almadan gelip hızla hizmet almak istiyor.
RANDEVU SİSTEMİ KOLAYLAŞACAK: Temelde öncelikle Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) dediğimiz sistemde daha yoğun randevunun şekillendiği bir uygulama arzuluyoruz. Yüzde 28 oranında MHRS üzerinden randevu alınarak polikliniğe geliniyor. Bunu her geçen gün artırmayı istiyoruz. Ayrıca acil olmayan hastanın da tespit edilip normal poliklinik ortamında takibi önemli.
ACİL TANIMI DEĞİŞİYOR: Bir diğer önemli sorun, biliyorsunuz sarı, yeşil, kırmızı (triyaj) tanımlamalar var. Bu tanımlamaların içeriğini, dediğim çerçevede şekillendirerek, anlamlandırarak yeni bir yaklaşım getirmek istiyoruz. Biz ne kadar poliklinik ilave edersek, ne kadar ortamı genişletiyor olsak bile yüzde 27-28 oranındaki acil hastayı her geçen gün artıran, bütün hastalara acil muamelesi yapan ve toplamda her geçen gün acil hastanesine dönen bir yapıya dönmüş oluruz. Bunu çözmenin yolları da dediğim iki önemli yöntem. Katılım payını artırarak değil var olan sistemi düzelterek sonuç alabiliriz.
AİLE HEKİMLERİNİN YÜKÜ: (Hastaların aile hekimlerine yönlendirilmesi) Bugün aile hekimlerinin halen ciddi oranda baktıkları hasta sayısı 3 bin 300 gibi. Aile hekimliğini her geçen gün baktığı, sorumlu olduğu kişi sayısını 2 binlere doğru indirebilirsek yeni yöntemleri her dönem uygulayabiliriz. Ama şimdi kaosa sebep olur.
YAŞLI HEKİMLERİN YÖNLENDİRİLMESİ: (Yaşı ileri doktorlar var, emekli olmayı düşünüyor. İşlerini azaltmak için aile hekimliğine kaydırmak söz konusu olabilir mi?) Olabilir niye olmasın.
İLAÇLAR ŞUBATTA FİYATLANIYOR
İLAÇ FİYATLARI: (Dövizdeki artış ilaçta çarpan etkisi yarattı. İlaç fiyatlarına ilişkin şikayetleri nasıl değerlendiriyorsunuz?) İlaçla ilgili şu an bir sorun yok. Özellikle ithal ilaçlar konusu önemli. İthal ilaçlarla ilgili biz, her yılın şubat ayında bir önceki yılın ortalamasını euro veya dövizdeki artış ortalamasının belli yüzdesini vererek yol alıyoruz. Önümüzdeki şubatta 2019’da gündeme gelebilecek. Yıldan yıla her yılın şubat ayında fiyatlar belirleniyor. Yeni dönemde şubatta biz bir önceki yılın yani 2018 yılının dövizdeki artış ortalamasının bir çarpanı var. Yüzde 70. Biz çarpanı ile değerlendiriyoruz. Şimdilik sorun yok.
(Milliyet / Önder Yılmaz)
Sağlık Bakanlığı, acillerde radikal değişime hazırlanıyor. 6 yıldır uygulanan “yeşil, sarı, kırmızı” (triyaj) alan uygulamasında hizmet tanımları değişecek. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, TBMM’deki sohbetinde alınan tüm önlemlere rağmen acil servislerdeki yığılmanın giderilememesi nedeniyle sistemi yeni baştan ele aldıklarını dile getirdi. Koca, şu mesajları verdi:
YÜZDE 16’SI ACİL DEĞİL: Acildeki yığılmaları önlemek istiyoruz. Toplamda yüzde 26-27 olan acil oranı içinde yüzde 16’sının acil olmayan hasta olduğunu biliyoruz. Yani yüzde 16’sının fazla olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla amaç acil olmayan hastanın acil olmadığını tespit edip, normal polikliniklere yönlenmesini sağlamak.
İKİ NEDEN: Acil değilse acile gelen hasta niye geliyor? Bir, katılım payını vermemek için. İki, acilde randevu almadan gelip hızla hizmet almak istiyor.
RANDEVU SİSTEMİ KOLAYLAŞACAK: Temelde öncelikle Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) dediğimiz sistemde daha yoğun randevunun şekillendiği bir uygulama arzuluyoruz. Yüzde 28 oranında MHRS üzerinden randevu alınarak polikliniğe geliniyor. Bunu her geçen gün artırmayı istiyoruz. Ayrıca acil olmayan hastanın da tespit edilip normal poliklinik ortamında takibi önemli.
ACİL TANIMI DEĞİŞİYOR: Bir diğer önemli sorun, biliyorsunuz sarı, yeşil, kırmızı (triyaj) tanımlamalar var. Bu tanımlamaların içeriğini, dediğim çerçevede şekillendirerek, anlamlandırarak yeni bir yaklaşım getirmek istiyoruz. Biz ne kadar poliklinik ilave edersek, ne kadar ortamı genişletiyor olsak bile yüzde 27-28 oranındaki acil hastayı her geçen gün artıran, bütün hastalara acil muamelesi yapan ve toplamda her geçen gün acil hastanesine dönen bir yapıya dönmüş oluruz. Bunu çözmenin yolları da dediğim iki önemli yöntem. Katılım payını artırarak değil var olan sistemi düzelterek sonuç alabiliriz.
AİLE HEKİMLERİNİN YÜKÜ: (Hastaların aile hekimlerine yönlendirilmesi) Bugün aile hekimlerinin halen ciddi oranda baktıkları hasta sayısı 3 bin 300 gibi. Aile hekimliğini her geçen gün baktığı, sorumlu olduğu kişi sayısını 2 binlere doğru indirebilirsek yeni yöntemleri her dönem uygulayabiliriz. Ama şimdi kaosa sebep olur.
YAŞLI HEKİMLERİN YÖNLENDİRİLMESİ: (Yaşı ileri doktorlar var, emekli olmayı düşünüyor. İşlerini azaltmak için aile hekimliğine kaydırmak söz konusu olabilir mi?) Olabilir niye olmasın.
İLAÇLAR ŞUBATTA FİYATLANIYOR
İLAÇ FİYATLARI: (Dövizdeki artış ilaçta çarpan etkisi yarattı. İlaç fiyatlarına ilişkin şikayetleri nasıl değerlendiriyorsunuz?) İlaçla ilgili şu an bir sorun yok. Özellikle ithal ilaçlar konusu önemli. İthal ilaçlarla ilgili biz, her yılın şubat ayında bir önceki yılın ortalamasını euro veya dövizdeki artış ortalamasının belli yüzdesini vererek yol alıyoruz. Önümüzdeki şubatta 2019’da gündeme gelebilecek. Yıldan yıla her yılın şubat ayında fiyatlar belirleniyor. Yeni dönemde şubatta biz bir önceki yılın yani 2018 yılının dövizdeki artış ortalamasının bir çarpanı var. Yüzde 70. Biz çarpanı ile değerlendiriyoruz. Şimdilik sorun yok.
(Milliyet / Önder Yılmaz)
29 Eylül 2018 Cumartesi
Diyabet hastalarını şok eden zam
Vücudunda hiç insülin hormonu bulunmayan Tip 1 diyabet hastalarının tedavisinde kullanılan insülin pompasının fiyatı 11 bin 600 TL'den 18 bin 215 TL'ye çıktı.
İnsülin pompası diyabet hastaları için hayati önem taşıyor, ancak 15 Ekim'den itibaren o pompalara zam gelecek. hastalar ise zor durumda.
Hastalar zam haberini firmanın cep telefonlarına gönderdiği mesajla öğrendi.
NTV'de yer alan habere göre; bir defaya mahsus alınan insülin pompasının fiyatı 11 bin 600 TL'den 18 bin 215 TL'ye çıktı. Hastaların aylık alması gereken malzemenin fiyatıysa 600 TL'ye yükseldi. SGK'nın geri ödediği miktarsa, zamma rağmen aynı kaldı.
8 yaşındaki TİP 1 diyabet hastası Arda'nın babası Ersoy Arman, "Tüm masrafları ayda 600 TL'yi buluyordu. Şu an için 15 Ekim'den sonra bin 200 TL'yi bulacak. Çok zor şartlar altında bunu karşılayabiliyorduk ama zam geldikten sonra bunu karşılayamayacak duruma geldik bırakmayı düşünüyoruz insülin pompasını" şeklinde konuştu.
İnsülin pompasını vücudunda hiç insülin hormonu bulunmayan TİP 1 diyabet hastaları kullanıyor.
Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof.Dr. Temel Yılmaz, "Hasta tedaviyi aksattığı zaman çok hızlı şekilde kan şekeri yükseliyor ve ardından diyabet koması geliyor. Bu karar hastaları zor durumda bıraktı. Umarım devlet ya endüstriyi haklı bulur geri ödemeyi arttırır veya oturur makul bir çizgiye indirir" dedi.
Türkiye'de insülin pompası temin eden 3 firma var. En çok tercih edilense kandaki şeker seviyesini ölçen sensörle çalışan marka.
İnsülin pompası diyabet hastaları için hayati önem taşıyor, ancak 15 Ekim'den itibaren o pompalara zam gelecek. hastalar ise zor durumda.
Hastalar zam haberini firmanın cep telefonlarına gönderdiği mesajla öğrendi.
NTV'de yer alan habere göre; bir defaya mahsus alınan insülin pompasının fiyatı 11 bin 600 TL'den 18 bin 215 TL'ye çıktı. Hastaların aylık alması gereken malzemenin fiyatıysa 600 TL'ye yükseldi. SGK'nın geri ödediği miktarsa, zamma rağmen aynı kaldı.
8 yaşındaki TİP 1 diyabet hastası Arda'nın babası Ersoy Arman, "Tüm masrafları ayda 600 TL'yi buluyordu. Şu an için 15 Ekim'den sonra bin 200 TL'yi bulacak. Çok zor şartlar altında bunu karşılayabiliyorduk ama zam geldikten sonra bunu karşılayamayacak duruma geldik bırakmayı düşünüyoruz insülin pompasını" şeklinde konuştu.
İnsülin pompasını vücudunda hiç insülin hormonu bulunmayan TİP 1 diyabet hastaları kullanıyor.
Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof.Dr. Temel Yılmaz, "Hasta tedaviyi aksattığı zaman çok hızlı şekilde kan şekeri yükseliyor ve ardından diyabet koması geliyor. Bu karar hastaları zor durumda bıraktı. Umarım devlet ya endüstriyi haklı bulur geri ödemeyi arttırır veya oturur makul bir çizgiye indirir" dedi.
Türkiye'de insülin pompası temin eden 3 firma var. En çok tercih edilense kandaki şeker seviyesini ölçen sensörle çalışan marka.
17 Eylül 2018 Pazartesi
7 Eylül 2018 Cuma
Türk hekimlerden 'kaslara iyi gelecek' çalışma
Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesinde yürütülen bir araştırma kuruyemiş, baklagiller ve süt ürünlerinde bulunan "magnezyum sitrat" bileşiğinin kas rahatsızlıklarının azaltılmasında etkisi olduğu belirlendi.
Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın başkanlığındaki ekip tarafından davranış fizyolojisi alanında yürütülen çalışmada, ilk olarak magnezyum malat ve magnezyum asetil taurat adlı bileşiklerin farelerde anksiyete (kaygı) düzeyini düşürdüğü, depresyon olasılığını azalttığı kanıtladı.
Bu çalışmanın uluslararası tıp yayınlarında yayımlanmasının ardından araştırmaya kas sistemi üzerindeki deneylerle devam eden ekip, yeni bulgulara ulaştı.
Yeni çalışmalarında magnezyum asetil taurat, magnezyum glisinat, magnezyum malat ve magnezyum sitrat bileşiklerinin etkisini 6 ay süresince fareler üzerinde araştıran ekip, yüksek dozda magnezyum sitratın kaslardaki emiliminin de yüksek olduğunu ve dinlendirici etkiyi yükselttiğini tespit etti.
Kramp ve kasılmaları azaltıyor
Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, magnezyum sitratın kaslarda gevşeme sağladığını kanıtladıklarını belirterek, "Eğer kaslarla ilgili problem yaşıyorsanız, sporcuysanız ya da gebelik varsa bu bileşiği almamız gerekiyor. Krampları azaltıyor, kasları gevşetiyor, dinlendiriyor ve vücudu ertesi gün aktivite için hazırlıyor." dedi.
Harzadın, magnezyum üzerindeki çalışmalarla modern dünya beslenme alışkanlıklarının değişebileceğini söyleyerek, "Magnezyum sitratın kasların üzerindeki emilimi çok yüksek, bu da kasların gevşemesini, dinlenmesini sağlıyor. Krampları, kasılmaları azaltıyor. Bu bileşik beslenme yoluyla da karşılanabiliyor. En çok kuruyemiş, kuru baklagiller ve süt ürünlerinde bulunuyor." diye konuştu.
Sporcu içecekleri ve maden sularının yeterli magnezyum içermediğini de ifade eden Harzadın, vücudun bir molekül fruktozu eritmek için 54 magnezyum iyonu kullandığını, bu nedenle doktor kontrolünde beslenme değişikliğine gidilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın başkanlığındaki ekip tarafından davranış fizyolojisi alanında yürütülen çalışmada, ilk olarak magnezyum malat ve magnezyum asetil taurat adlı bileşiklerin farelerde anksiyete (kaygı) düzeyini düşürdüğü, depresyon olasılığını azalttığı kanıtladı.
Bu çalışmanın uluslararası tıp yayınlarında yayımlanmasının ardından araştırmaya kas sistemi üzerindeki deneylerle devam eden ekip, yeni bulgulara ulaştı.
Yeni çalışmalarında magnezyum asetil taurat, magnezyum glisinat, magnezyum malat ve magnezyum sitrat bileşiklerinin etkisini 6 ay süresince fareler üzerinde araştıran ekip, yüksek dozda magnezyum sitratın kaslardaki emiliminin de yüksek olduğunu ve dinlendirici etkiyi yükselttiğini tespit etti.
Kramp ve kasılmaları azaltıyor
Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, magnezyum sitratın kaslarda gevşeme sağladığını kanıtladıklarını belirterek, "Eğer kaslarla ilgili problem yaşıyorsanız, sporcuysanız ya da gebelik varsa bu bileşiği almamız gerekiyor. Krampları azaltıyor, kasları gevşetiyor, dinlendiriyor ve vücudu ertesi gün aktivite için hazırlıyor." dedi.
Harzadın, magnezyum üzerindeki çalışmalarla modern dünya beslenme alışkanlıklarının değişebileceğini söyleyerek, "Magnezyum sitratın kasların üzerindeki emilimi çok yüksek, bu da kasların gevşemesini, dinlenmesini sağlıyor. Krampları, kasılmaları azaltıyor. Bu bileşik beslenme yoluyla da karşılanabiliyor. En çok kuruyemiş, kuru baklagiller ve süt ürünlerinde bulunuyor." diye konuştu.
Sporcu içecekleri ve maden sularının yeterli magnezyum içermediğini de ifade eden Harzadın, vücudun bir molekül fruktozu eritmek için 54 magnezyum iyonu kullandığını, bu nedenle doktor kontrolünde beslenme değişikliğine gidilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
4 Eylül 2018 Salı
Türkiye'de bir yılda bir kişi 7 kilo balık yiyor. Dünyada bu 20 kilo.
Bakan Pakdemirli, "Türkiye'de bir yılda bir kişi 7 kilo balık yiyor. Dünyada bu 20 kilo. Balıkçı kardeşlerimiz daha çok çalışacak, bizler de daha fazla balık yiyeceğiz. Balıkçılarımız yakın zamanda okyanuslara açılacak" dedi
Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla Sarıyer Kireçburnu Balıkçı Barınağı’nda düzenlenen balıkçılık av sezonu açılış töreninde vatandaşlara seslendi.
Bakanlık olarak balıkçılık konusunda koruma ve kullanma dengesini korumaya çalıştıklarını anlatan Pakdemirli, sektöre yatırımı geleceğe yapılmış yatırım olarak gördüklerini söyledi.
Dünyada artan nüfusun beraberinde bazı problemleri getireceğini ifade eden Pakdemirli, "Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü tahminlerine göre bugün 7 milyar olan insan sayısı 2050 yılında 9 milyar olacak ve hayvansal proteine ihtiyaç iki kat artacak. Artan bu ihtiyacın karşılanması için hükümet ve bakanlık olarak gerekli çalışmaları yürütüyoruz." diye konuştu.
"Ucuzken balıkları bol bol tüketeceğiz"
Dengeli ve sağlıklı beslenme için hayvansal proteinin önemine dikkati çeken Pakdemirli, balığın yiyeceklerin en sağlıklısı olduğunu vurguladı. Pakdemirli şöyle konuştu:
"Bütün diyetlerde balık var. Her diyette balık var. Diyette bile olsanız istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Protein, enerji, vitamin, mineral, sindirilebilirlik… Her şey var. Daha çok balık tüketmeliyiz. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde 140 tane balık çeşidinden bahsediyor 2 bin 200 gıda içinde. Burada anlıyoruz ki ecdadımız Osmanlı balığı çok tüketiyormuş ama daha daha çok balık tüketmemiz lazım."
Kişi başına düşen balık tüketiminin yetersizliğine işaret eden Bakan Pakdemirli, "Türkiye'de bir yılda bir adam 7 kilo balık yiyor. Dünyada bu 20 kilo. Balıkçı kardeşlerimiz daha çok çalışacak, bizler de daha fazla balık yiyeceğiz. Av sezonunda bu balığı sık sık tüketeceğiz. Bu kardeşlerimiz avlayacak, hazır ucuzken biz de balıkları bol bol tüketeceğiz" değerlendirmesini yaptı.
"Denetimlerimiz devam edecek"
Her yaş grubundan bireyin balık tüketimine önem vermesi gerektiğini anlatan Pakdemirli, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İki yılda bir yayınlanan dünya raporlarına göre, 2016 yılında 171 milyon ton üretim var. Bunun çoğu avcılıktan, bir kısmı yetiştiricilikten. Avcılıkta zaman zaman üretim dalgalı olabilir. Yani her yıl aynı miktarda balık olmayabilir. Burada türlerin biyolojisi, üreme dönemi, üreme dönemi sıcaklıkları, türün besin zincirindeki yeri… Bu faktörler üretimi artı ya da eksi şekilde etkileyebiliyor.
Ülkemizde de su ürünleri üretimi yıllara göre değişiyor. Toplam 630 bin ton su ürünü üretiliyor, bunun 277 bin tonu yetiştiricilik, 353 bin tonu avcılık. Yani hala avcılıktan çok daha fazla, yani avcılarımız, reislerimiz çok daha fazla balığımızı sofralarımıza getiriyor. Onlara burada teşekkür ediyorum. Bazı denetlemeler de getirdik. Denizler iz sular, karaya çıkış noktaları, toptan ve perakende satış yerleri, yol güzergahları, soğuk hava depo ve işleme tesislerinde bazı denetimlerimiz devam edecek."
"Su ürünleri yetiştiriciliğine 1,23 milyar lira destekleme yapıldı"
Bekir Pakdemirli, Türkiye'de 2012-2018 döneminde önemli uygulamalar gerçekleştirildiğini belirterek, bin 264 tane gemiyi filodan çıkardıklarını, balıkçılara bunun karşılığında 165 milyon lira ödeme yaptıklarını söyledi.
Hükümetin 2004 yılında beri balıkçılara Özel Tüketim Vergisi'nden (ÖTV) muaf yakıt verdiğini aktaran Pakdemirli, şöyle konuştu:
"Bu destek kapsamında balıkçılarımızın cebine toplamda 1,7 milyar lira destek sağlandı. 2017 desteklerinde 10 metreden küçük teknelere 9 bin lira para ödendi ve toplamda da 7 milyon lira para ödendi. Balıkçı gemilerini izleme sistemi kurduk, bakanlığımıza da 15 tane kontrol gemisini kazandırdık. Su ürünleri yetiştiriciliği, ilk defa AK Parti iktidarı döneminde 2003 yılında destekleme kapsamına alındı ve bu kapsamda 1,23 milyar lira destekleme yapıldı. Uyguladığımız bu politikalar sonucunda su ürünleri yetiştiriciliğinde rakamlarımız yüzde 300 artarak 60 bin tondan 280 bin tona geldi.
İhracatımızda da artış sağladık. 2002 yılında 27 bin ton olan ihracatımız 2017 yılında 157 bin ton oldu. 97 milyon dolar olan ihracatımız 855 milyon dolar oldu. 2018'de ise 2023 hedefimiz olan 1 milyar doların üzerinde bir ihracat gerçekleştirdik. İlerleyen günlerde balıkçı kardeşlerimize daha fazla desteklerimizi açıklıyor olacağız. Bu sene 2023 hedefimiz olan 1 milyar dolarlık ihracatı geçtik, inşallah önümüzdeki günlerde 1,5 milyar dolarlar seviyesine nasıl çıkaracağımızı anlatıyor olacağız."
"Balıkçılarımız yakın zamanda okyanuslara açılacak"
Türk su ürünleri sektörünün başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere 80 ülkeye ihracat yaptığını aktaran Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli, sektöre Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerince düşük faizli yatırım ve işletme kredileri kullandırdıklarını dile getirdi.
Bakanlık olarak iç sulara her yıl düzenli olarak sazan balığı bıraktıklarını anlatan Pakdemirli, Karadeniz'e kalkan balığı, Mersin balığı, doğal alabalık bıraktıklarını bildirdi. Geçen yıl ilk defa İzmit Körfezi'ne levrek ve çupra bırakıldığı bilgisini veren Pakdemirli, "Reisler tecrübeli, tekneler de güzel olunca balıkçılarımız da inşallah yakın zamanda okyanuslara açılacak. Afrika'da bulunan Moritanya ve Somali gibi okyanus kıyısı ülkelerle balıkçılık anlaşmaları yaptık" ifadesini kullandı.
Bekir Pakdemirli, konuşmasının sonunda, av sezonunun tüm balıkçılara ve tüketicilere hayırlı olmasını diledi.
Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla Sarıyer Kireçburnu Balıkçı Barınağı’nda düzenlenen balıkçılık av sezonu açılış töreninde vatandaşlara seslendi.
Bakanlık olarak balıkçılık konusunda koruma ve kullanma dengesini korumaya çalıştıklarını anlatan Pakdemirli, sektöre yatırımı geleceğe yapılmış yatırım olarak gördüklerini söyledi.
Dünyada artan nüfusun beraberinde bazı problemleri getireceğini ifade eden Pakdemirli, "Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü tahminlerine göre bugün 7 milyar olan insan sayısı 2050 yılında 9 milyar olacak ve hayvansal proteine ihtiyaç iki kat artacak. Artan bu ihtiyacın karşılanması için hükümet ve bakanlık olarak gerekli çalışmaları yürütüyoruz." diye konuştu.
"Ucuzken balıkları bol bol tüketeceğiz"
Dengeli ve sağlıklı beslenme için hayvansal proteinin önemine dikkati çeken Pakdemirli, balığın yiyeceklerin en sağlıklısı olduğunu vurguladı. Pakdemirli şöyle konuştu:
"Bütün diyetlerde balık var. Her diyette balık var. Diyette bile olsanız istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Protein, enerji, vitamin, mineral, sindirilebilirlik… Her şey var. Daha çok balık tüketmeliyiz. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde 140 tane balık çeşidinden bahsediyor 2 bin 200 gıda içinde. Burada anlıyoruz ki ecdadımız Osmanlı balığı çok tüketiyormuş ama daha daha çok balık tüketmemiz lazım."
Kişi başına düşen balık tüketiminin yetersizliğine işaret eden Bakan Pakdemirli, "Türkiye'de bir yılda bir adam 7 kilo balık yiyor. Dünyada bu 20 kilo. Balıkçı kardeşlerimiz daha çok çalışacak, bizler de daha fazla balık yiyeceğiz. Av sezonunda bu balığı sık sık tüketeceğiz. Bu kardeşlerimiz avlayacak, hazır ucuzken biz de balıkları bol bol tüketeceğiz" değerlendirmesini yaptı.
"Denetimlerimiz devam edecek"
Her yaş grubundan bireyin balık tüketimine önem vermesi gerektiğini anlatan Pakdemirli, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İki yılda bir yayınlanan dünya raporlarına göre, 2016 yılında 171 milyon ton üretim var. Bunun çoğu avcılıktan, bir kısmı yetiştiricilikten. Avcılıkta zaman zaman üretim dalgalı olabilir. Yani her yıl aynı miktarda balık olmayabilir. Burada türlerin biyolojisi, üreme dönemi, üreme dönemi sıcaklıkları, türün besin zincirindeki yeri… Bu faktörler üretimi artı ya da eksi şekilde etkileyebiliyor.
Ülkemizde de su ürünleri üretimi yıllara göre değişiyor. Toplam 630 bin ton su ürünü üretiliyor, bunun 277 bin tonu yetiştiricilik, 353 bin tonu avcılık. Yani hala avcılıktan çok daha fazla, yani avcılarımız, reislerimiz çok daha fazla balığımızı sofralarımıza getiriyor. Onlara burada teşekkür ediyorum. Bazı denetlemeler de getirdik. Denizler iz sular, karaya çıkış noktaları, toptan ve perakende satış yerleri, yol güzergahları, soğuk hava depo ve işleme tesislerinde bazı denetimlerimiz devam edecek."
"Su ürünleri yetiştiriciliğine 1,23 milyar lira destekleme yapıldı"
Bekir Pakdemirli, Türkiye'de 2012-2018 döneminde önemli uygulamalar gerçekleştirildiğini belirterek, bin 264 tane gemiyi filodan çıkardıklarını, balıkçılara bunun karşılığında 165 milyon lira ödeme yaptıklarını söyledi.
Hükümetin 2004 yılında beri balıkçılara Özel Tüketim Vergisi'nden (ÖTV) muaf yakıt verdiğini aktaran Pakdemirli, şöyle konuştu:
"Bu destek kapsamında balıkçılarımızın cebine toplamda 1,7 milyar lira destek sağlandı. 2017 desteklerinde 10 metreden küçük teknelere 9 bin lira para ödendi ve toplamda da 7 milyon lira para ödendi. Balıkçı gemilerini izleme sistemi kurduk, bakanlığımıza da 15 tane kontrol gemisini kazandırdık. Su ürünleri yetiştiriciliği, ilk defa AK Parti iktidarı döneminde 2003 yılında destekleme kapsamına alındı ve bu kapsamda 1,23 milyar lira destekleme yapıldı. Uyguladığımız bu politikalar sonucunda su ürünleri yetiştiriciliğinde rakamlarımız yüzde 300 artarak 60 bin tondan 280 bin tona geldi.
İhracatımızda da artış sağladık. 2002 yılında 27 bin ton olan ihracatımız 2017 yılında 157 bin ton oldu. 97 milyon dolar olan ihracatımız 855 milyon dolar oldu. 2018'de ise 2023 hedefimiz olan 1 milyar doların üzerinde bir ihracat gerçekleştirdik. İlerleyen günlerde balıkçı kardeşlerimize daha fazla desteklerimizi açıklıyor olacağız. Bu sene 2023 hedefimiz olan 1 milyar dolarlık ihracatı geçtik, inşallah önümüzdeki günlerde 1,5 milyar dolarlar seviyesine nasıl çıkaracağımızı anlatıyor olacağız."
"Balıkçılarımız yakın zamanda okyanuslara açılacak"
Türk su ürünleri sektörünün başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere 80 ülkeye ihracat yaptığını aktaran Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli, sektöre Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerince düşük faizli yatırım ve işletme kredileri kullandırdıklarını dile getirdi.
Bakanlık olarak iç sulara her yıl düzenli olarak sazan balığı bıraktıklarını anlatan Pakdemirli, Karadeniz'e kalkan balığı, Mersin balığı, doğal alabalık bıraktıklarını bildirdi. Geçen yıl ilk defa İzmit Körfezi'ne levrek ve çupra bırakıldığı bilgisini veren Pakdemirli, "Reisler tecrübeli, tekneler de güzel olunca balıkçılarımız da inşallah yakın zamanda okyanuslara açılacak. Afrika'da bulunan Moritanya ve Somali gibi okyanus kıyısı ülkelerle balıkçılık anlaşmaları yaptık" ifadesini kullandı.
Bekir Pakdemirli, konuşmasının sonunda, av sezonunun tüm balıkçılara ve tüketicilere hayırlı olmasını diledi.
24 Ağustos 2018 Cuma
Hastanelerde yeni dönem: İsimleri gizlenecek
Sağlık Bakanlığı hasta mahremiyetini koruyacak yeni bir uygulama başlatıyor. Poliklinik ekranlarında istemeyen hastaların isimleri gizlenecek.
Hastalar isimlerinin ekrana yansıtılmasını istememeleri durumunda sıra numarası, hasta numarası ya da TC kimlik numaralarıyla muayene alanlarına çağırılacak.
UYGULAMAYLA HASTA MAHREMİYETİ SAĞLANMIŞ OLACAK
Uygulamayla hasta mahremiyeti maksimum ölçüde sağlanmış olacak. Yaşadığı rahatsızlığın duyulacağı endişesiyle doktora başvurmaktan çekinen çok sayıda hastaya bu yolla sağlık hizmeti verilebilecek.
Akşam Gazetesi'nden Doruk Çakar'ın haberine göre, söz konusu uygulamanın pilot olarak psikiyatri ve kadın doğum gibi polikliniklerde başlatılması planlanıyor.
Hastalar isimlerinin ekrana yansıtılmasını istememeleri durumunda sıra numarası, hasta numarası ya da TC kimlik numaralarıyla muayene alanlarına çağırılacak.
UYGULAMAYLA HASTA MAHREMİYETİ SAĞLANMIŞ OLACAK
Uygulamayla hasta mahremiyeti maksimum ölçüde sağlanmış olacak. Yaşadığı rahatsızlığın duyulacağı endişesiyle doktora başvurmaktan çekinen çok sayıda hastaya bu yolla sağlık hizmeti verilebilecek.
Akşam Gazetesi'nden Doruk Çakar'ın haberine göre, söz konusu uygulamanın pilot olarak psikiyatri ve kadın doğum gibi polikliniklerde başlatılması planlanıyor.
1 Ağustos 2018 Çarşamba
Karatay'dan 'meslekten men cezası' açıklaması
Kalp ve İç Hastalık Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, Danıştay 8’inci Dairesi tarafından meslekten 15 gün men cezasının onandığına yönelik çıkan haberlerle ilgili açıklama yaptı.
Gebelere şeker yüklemesine karşı olduğu yönündeki açıklamasının ardından başlayan süreçle ilgili konuşan Prof. Dr. Karatay, gebelere şeker yüklemesine hâlâ karşı olduğunu belirterek, kararın daha eline ulaşmadığını, çıkacak kararın kesin olmadığını, bir üst mahkemeye itiraz etmek için hukuki yolların açık olduğunu söyledi.
Bodrum’un Akyarlar Mahallesi’ndeki sitede yaz tatilini geçiren Kalp ve İç Hastalık Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, 3 yıl önce gebelere şeker yüklemesine karşı olduğu yönündeki açıklamasının ardından pek çok uzmanın tepkisini çekmiş, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği 2015 yılının Ocak ayında kendisini İstanbul Tabip Odası’na şikayet etmişti. Yapılan soruşturma sonunda Prof. Dr. Karatay hakkında, '15 gün meslekten alıkoyma' kararı verilmiş ve 3 yıllık temyiz süresi başlamıştı. Basında yer alan ’Danıştay 8’inci Ceza Dairesi, Karatay’a verilen 15 gün süreyle meslekten men cezasını onadı’ yönündeki haberleri DHA’ya değerlendiren Prof. Dr. Canan Karatay, adli tatil nedeniyle böyle bir kararın kendisine tebliğ edilmediğini belirterek, şöyle dedi:
"Daha üst hukuk süreci devam etmekte. Sonuç ve kesin karar yok. Fakat 3 yıldır adli tatil sırasında bunlar aynı şekilde gündeme getiriliyor. Maalesef nöbetçi hakimler tarafından gündeme getiriliyor. Ben kendilerine çok teşekkür ediyorum. Çünkü ben burada sessiz sedasız otururken kendileri benim reklamımı yapmış oluyorlar. Ceza vermelerinin biri de sık sık televizyona çıkmam ama kendileri bunu sağlıyor. O yüzden çok teşekkür ediyorum."
’HİÇBİR ŞEY ELİMİZE ULAŞMIŞ DEĞİL’
Konuyla ilgili geri adım atmadığını söyleyen ve gebelere şeker yüklemesine hâlâ karşı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Canan Karatay, yurt dışındaki profesörlerin de açıklamalarını örnek gösterdi. Prof. Dr. Karatay, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Gebelere şeker yüklemesine karşıyım ve gebelere şeker yüklemesinin çok tehlikeli olduğunu söyledim, hâlâ da söylüyorum. Bunun için ben halkı yönlendiriyorum diye Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği suç duyurusunda bulundu. 2015 Nisan ayında Cumhuriyet savcısı buna takipsizlik kararı verdi. Onun üzerine ’Vay efendim siz takipsizlik kararı verirsiniz ama biz ceza vermesini biliriz’ diye her sene bunu yaptılar. Bunu medyaya servis ediyorlar. Bakın daha adli tatildeyiz, şu sırada daha hiçbir şey elimize ulaşmış değil. Tatil bittikten sonra ulaşacak ama bunlar servis edilmiş oluyor."
'NASIL TÜTÜN VERMİYORSAK, ŞEKER DE VERİLMEYECEK'
Yaşananların kasıtlı olduğunu iddia eden Prof. Dr. Canan Karatay, sözlerini şöyle tamamladı:
"Hakikaten biz Danıştay’a başvurumuzu yaptık, ondan gelecek cevabı bekliyoruz. Ondan gelen cevaba göre bir üst mahkemeye ve daha bir üst mahkemeye müracaat etme yönünde hukuk yolumuz açık. Yani hukuk süreci devam ediyorken, bu haberlerin servis edilmesi manidar. Bütün mesele bu. Neden bu? Çünkü gebelere hâlâ şeker yüklemesi yapılıyor. Mümkün olduğu kadar azaldı ama korkutarak yapıyorlar. Halbuki bakın Londralı kardiyolog diyor ki ’Şeker bir tütün gibidir. Nasıl gebelere tütün vermiyorsak, gebelere şeker de verilmeyecek’. Ben de bir kardiyolog olarak bunu söylüyorum. Stanford Üniversitesi’nde yapılan çok önemli bir araştırma, bu yılın şubat ayında yayınlandı. Şeker hastası olmayan annelerin hamileliğinin ilk 3 ayında şekeri yüksekse bu bize gösterdi ki çocuklarının kalbi delik doğuyor. İşte ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Siz bir hamileye şeker yükleyemezsiniz, lütfen zorlamayın. Bir de ülkemizde maalesef mısır şurubu şekeri yükleniyor. Bu şekerin ne kadar toksik olduğunu biliyoruz. Bunun sebebi ’endotel’ dediğimiz her türlü hücreyi bozmasıdır. Çocuklar bu yüzden maalesef sakat, kalbi delik, beyni gelişmemiş, bağırsağı gelişmemiş doğuyor. Ben onu söylüyorum. Bütün dünya sağlık organizasyonunda gebelerin sağlığı için bu öneriliyor. Ben de bunu öneriyorum."
Gebelere şeker yüklemesine karşı olduğu yönündeki açıklamasının ardından başlayan süreçle ilgili konuşan Prof. Dr. Karatay, gebelere şeker yüklemesine hâlâ karşı olduğunu belirterek, kararın daha eline ulaşmadığını, çıkacak kararın kesin olmadığını, bir üst mahkemeye itiraz etmek için hukuki yolların açık olduğunu söyledi.
Bodrum’un Akyarlar Mahallesi’ndeki sitede yaz tatilini geçiren Kalp ve İç Hastalık Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, 3 yıl önce gebelere şeker yüklemesine karşı olduğu yönündeki açıklamasının ardından pek çok uzmanın tepkisini çekmiş, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği 2015 yılının Ocak ayında kendisini İstanbul Tabip Odası’na şikayet etmişti. Yapılan soruşturma sonunda Prof. Dr. Karatay hakkında, '15 gün meslekten alıkoyma' kararı verilmiş ve 3 yıllık temyiz süresi başlamıştı. Basında yer alan ’Danıştay 8’inci Ceza Dairesi, Karatay’a verilen 15 gün süreyle meslekten men cezasını onadı’ yönündeki haberleri DHA’ya değerlendiren Prof. Dr. Canan Karatay, adli tatil nedeniyle böyle bir kararın kendisine tebliğ edilmediğini belirterek, şöyle dedi:
"Daha üst hukuk süreci devam etmekte. Sonuç ve kesin karar yok. Fakat 3 yıldır adli tatil sırasında bunlar aynı şekilde gündeme getiriliyor. Maalesef nöbetçi hakimler tarafından gündeme getiriliyor. Ben kendilerine çok teşekkür ediyorum. Çünkü ben burada sessiz sedasız otururken kendileri benim reklamımı yapmış oluyorlar. Ceza vermelerinin biri de sık sık televizyona çıkmam ama kendileri bunu sağlıyor. O yüzden çok teşekkür ediyorum."
’HİÇBİR ŞEY ELİMİZE ULAŞMIŞ DEĞİL’
Konuyla ilgili geri adım atmadığını söyleyen ve gebelere şeker yüklemesine hâlâ karşı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Canan Karatay, yurt dışındaki profesörlerin de açıklamalarını örnek gösterdi. Prof. Dr. Karatay, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Gebelere şeker yüklemesine karşıyım ve gebelere şeker yüklemesinin çok tehlikeli olduğunu söyledim, hâlâ da söylüyorum. Bunun için ben halkı yönlendiriyorum diye Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği suç duyurusunda bulundu. 2015 Nisan ayında Cumhuriyet savcısı buna takipsizlik kararı verdi. Onun üzerine ’Vay efendim siz takipsizlik kararı verirsiniz ama biz ceza vermesini biliriz’ diye her sene bunu yaptılar. Bunu medyaya servis ediyorlar. Bakın daha adli tatildeyiz, şu sırada daha hiçbir şey elimize ulaşmış değil. Tatil bittikten sonra ulaşacak ama bunlar servis edilmiş oluyor."
'NASIL TÜTÜN VERMİYORSAK, ŞEKER DE VERİLMEYECEK'
Yaşananların kasıtlı olduğunu iddia eden Prof. Dr. Canan Karatay, sözlerini şöyle tamamladı:
"Hakikaten biz Danıştay’a başvurumuzu yaptık, ondan gelecek cevabı bekliyoruz. Ondan gelen cevaba göre bir üst mahkemeye ve daha bir üst mahkemeye müracaat etme yönünde hukuk yolumuz açık. Yani hukuk süreci devam ediyorken, bu haberlerin servis edilmesi manidar. Bütün mesele bu. Neden bu? Çünkü gebelere hâlâ şeker yüklemesi yapılıyor. Mümkün olduğu kadar azaldı ama korkutarak yapıyorlar. Halbuki bakın Londralı kardiyolog diyor ki ’Şeker bir tütün gibidir. Nasıl gebelere tütün vermiyorsak, gebelere şeker de verilmeyecek’. Ben de bir kardiyolog olarak bunu söylüyorum. Stanford Üniversitesi’nde yapılan çok önemli bir araştırma, bu yılın şubat ayında yayınlandı. Şeker hastası olmayan annelerin hamileliğinin ilk 3 ayında şekeri yüksekse bu bize gösterdi ki çocuklarının kalbi delik doğuyor. İşte ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Siz bir hamileye şeker yükleyemezsiniz, lütfen zorlamayın. Bir de ülkemizde maalesef mısır şurubu şekeri yükleniyor. Bu şekerin ne kadar toksik olduğunu biliyoruz. Bunun sebebi ’endotel’ dediğimiz her türlü hücreyi bozmasıdır. Çocuklar bu yüzden maalesef sakat, kalbi delik, beyni gelişmemiş, bağırsağı gelişmemiş doğuyor. Ben onu söylüyorum. Bütün dünya sağlık organizasyonunda gebelerin sağlığı için bu öneriliyor. Ben de bunu öneriyorum."
Ölümcül hataya rekor tazminat
Şiddetli baş ağrısı şikayetiyle gittiği hastaneden "Bir şeyin yok" diye geri çevrilen genç mühendis, beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Ailesi hastaneye tazminat davası açtı
Ümitcan Altuğ şiddetli baş ağrısı şikayetiyle gittiği hastaneden ‘bir şeyin yok’ diyerek evine gönderildi. Bir saat sonra beyin kanaması geçiren Altuğ hayatını kaybetti. Ailesi, yanlış teşhis koydukları iddiasıyla hastaneye tazminat davası açtı.
Galatasaray Üniversitesi mezunu 39 yaşındaki Ümitcan Altuğ, Türkiye'nin sayılı bilgisayar mühendislerinden biriydi. Dünya devi markalara bilgisayar yazılımı üreten bir şirketin sahibi ve genel müdürüydü. İstanbul Tüketici Mahkemesi Hakimliği'ne avukat İsmail Çağrı Karataş'ın açtığı davada yer alan iddialara göre; evli ve bir çocuk babası olan, düzenli spor yapan ve sigara içmeyen Altuğ, geçen yıl 15 Kasım'da şiddetli baş ağrısıyla özel bir hastaneye gitti. Acil doktoru Erdoğan A., Altuğ'a "Bilgisayar karşısında uzun oturmaya bağlı boyun tutulması" dedi. Altuğ da "Doktor bey bu ağrı çok şiddetli, beyin kanaması olabilir mi?" diye sordu. "Önemli bir şeyin yok iğne yapılınca düzelirsiniz" cevabı aldı. Kas gevşetici ilaç verildi ve evine gönderildi ancak ağrılar kesilmedi. Bir saat geçmeden fenalaştı ve şiddetli kusma başladı. Vücudunu hareket ettiremez hale geldi.
YEDİ KİŞİYE CAN VERDİ
Hemen başka bir hastaneye kaldırılan Altuğ'a bu defa beyin kanaması teşhisi kondu. Yoğun bakıma alınan Altuğ bir süre sonra koma halinde Gaziosmanpaşa'daki başka bir hastaneye sevk edildi. 6 gün hastanede yoğun bakımda yatan Altuğ, geçen yıl 21 Kasım'da öldü. Ailesinin aldığı kararla organları bağışlandı. Organları 7 kişiye can verdi. Altuğ'un ailesi de zamanında teşhis koyamayan ve boyun tutulması denilerek eve gönderilen hastane ile doktor aleyhine 520 bin liralık tazminat davası açtı. Beyin kanamasında erken ve doğru teşhisin hayatta kalmayı sağlayabilecekken hastaneye gelen hastanın evine gönderilerek ölüme itildiği belirtildi. Dilekçede, "Şiddetli baş ağrısı, yüzde kayma ve his kaybı şikâyetlerinin detaylı araştırılması gerekir. Hiçbir tetkik yapılmamıştır. Hasta nöroloğa da sevk edilmemiştir. Detaylı bilgi verilmemiş, hastanın epikrizi hatalı tutulmuş, hekim ve hastane kusurunu gizlemek için müdahale tarihleri ile içerikte oynama yapmıştır. 520 bin lira maddi ve manevi tazminatın davalılardan tahsilini istiyoruz" denildi.
Ümitcan Altuğ şiddetli baş ağrısı şikayetiyle gittiği hastaneden ‘bir şeyin yok’ diyerek evine gönderildi. Bir saat sonra beyin kanaması geçiren Altuğ hayatını kaybetti. Ailesi, yanlış teşhis koydukları iddiasıyla hastaneye tazminat davası açtı.
Galatasaray Üniversitesi mezunu 39 yaşındaki Ümitcan Altuğ, Türkiye'nin sayılı bilgisayar mühendislerinden biriydi. Dünya devi markalara bilgisayar yazılımı üreten bir şirketin sahibi ve genel müdürüydü. İstanbul Tüketici Mahkemesi Hakimliği'ne avukat İsmail Çağrı Karataş'ın açtığı davada yer alan iddialara göre; evli ve bir çocuk babası olan, düzenli spor yapan ve sigara içmeyen Altuğ, geçen yıl 15 Kasım'da şiddetli baş ağrısıyla özel bir hastaneye gitti. Acil doktoru Erdoğan A., Altuğ'a "Bilgisayar karşısında uzun oturmaya bağlı boyun tutulması" dedi. Altuğ da "Doktor bey bu ağrı çok şiddetli, beyin kanaması olabilir mi?" diye sordu. "Önemli bir şeyin yok iğne yapılınca düzelirsiniz" cevabı aldı. Kas gevşetici ilaç verildi ve evine gönderildi ancak ağrılar kesilmedi. Bir saat geçmeden fenalaştı ve şiddetli kusma başladı. Vücudunu hareket ettiremez hale geldi.
YEDİ KİŞİYE CAN VERDİ
Hemen başka bir hastaneye kaldırılan Altuğ'a bu defa beyin kanaması teşhisi kondu. Yoğun bakıma alınan Altuğ bir süre sonra koma halinde Gaziosmanpaşa'daki başka bir hastaneye sevk edildi. 6 gün hastanede yoğun bakımda yatan Altuğ, geçen yıl 21 Kasım'da öldü. Ailesinin aldığı kararla organları bağışlandı. Organları 7 kişiye can verdi. Altuğ'un ailesi de zamanında teşhis koyamayan ve boyun tutulması denilerek eve gönderilen hastane ile doktor aleyhine 520 bin liralık tazminat davası açtı. Beyin kanamasında erken ve doğru teşhisin hayatta kalmayı sağlayabilecekken hastaneye gelen hastanın evine gönderilerek ölüme itildiği belirtildi. Dilekçede, "Şiddetli baş ağrısı, yüzde kayma ve his kaybı şikâyetlerinin detaylı araştırılması gerekir. Hiçbir tetkik yapılmamıştır. Hasta nöroloğa da sevk edilmemiştir. Detaylı bilgi verilmemiş, hastanın epikrizi hatalı tutulmuş, hekim ve hastane kusurunu gizlemek için müdahale tarihleri ile içerikte oynama yapmıştır. 520 bin lira maddi ve manevi tazminatın davalılardan tahsilini istiyoruz" denildi.
26 Temmuz 2018 Perşembe
Bakanlıktan uyarı: Bu ilacı almayın
Bakanlıktan 'Meksika biber hapı'yla ilgili, "İlaç olmadığı halde ilaç izlenimi verilerek reklam ve tanıtımları yapılan bu ve benzeri ürünlere vatandaşlarımızın kesinlikle itibar etmemesi ve satın almaması büyük önem arz etmektedir" denildi
Medyada, geçmişte ölüme sebebiyet veren 'Meksika biber hapı' isimli ürünün internet üzerinden satışının devam ettiği yönünde haberlerin yer almasına ilişkin Sağlık Bakanlığından basın açıklaması yapıldı.
Meksika biber hapı isimli ürünün Sağlık Bakanlığı onaylı olmadığı belirtilen açıklamada, "Kilo vermeyi sağladığı yönünde etkileri olduğu belirtilerek internet siteleri ve sosyal medya platformlarında zayıflama ilacı adı altında satışı yapılmaktadır. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumumuz, 2016 yılından bu yana toplamda 423 internet sitesini biber hapı, Pepper Time gibi isimlerle de anılabilen Meksika biber hapı nedeniyle Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne bildirmiştir. Öte yandan, internet sitelerinde yapılan son incelemelerde bahsi geçen ürünlerin üzerinde ve açıklama kısımlarında ilaç etkin maddesi olan 'sibutramin' ibaresine rastlanılmamıştır. Bununla birlikte, bahsi geçen ürünlerin analizinin yapılması için sipariş verilecek ve analiz sonuçlarında etkin madde tespit edilmesi durumunda gerekli adli ve idari işlemler başlatılacaktır. Tarafımızca yürütülen mücadelenin yanında, ilaç olmadığı halde ilaç izlenimi verilerek reklam ve tanıtımları yapılan bu ve benzeri ürünlere vatandaşlarımızın kesinlikle itibar etmemesi ve satın almaması büyük önem arz etmektedir" ifadelerine yer verildi.
Medyada, geçmişte ölüme sebebiyet veren 'Meksika biber hapı' isimli ürünün internet üzerinden satışının devam ettiği yönünde haberlerin yer almasına ilişkin Sağlık Bakanlığından basın açıklaması yapıldı.
Meksika biber hapı isimli ürünün Sağlık Bakanlığı onaylı olmadığı belirtilen açıklamada, "Kilo vermeyi sağladığı yönünde etkileri olduğu belirtilerek internet siteleri ve sosyal medya platformlarında zayıflama ilacı adı altında satışı yapılmaktadır. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumumuz, 2016 yılından bu yana toplamda 423 internet sitesini biber hapı, Pepper Time gibi isimlerle de anılabilen Meksika biber hapı nedeniyle Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne bildirmiştir. Öte yandan, internet sitelerinde yapılan son incelemelerde bahsi geçen ürünlerin üzerinde ve açıklama kısımlarında ilaç etkin maddesi olan 'sibutramin' ibaresine rastlanılmamıştır. Bununla birlikte, bahsi geçen ürünlerin analizinin yapılması için sipariş verilecek ve analiz sonuçlarında etkin madde tespit edilmesi durumunda gerekli adli ve idari işlemler başlatılacaktır. Tarafımızca yürütülen mücadelenin yanında, ilaç olmadığı halde ilaç izlenimi verilerek reklam ve tanıtımları yapılan bu ve benzeri ürünlere vatandaşlarımızın kesinlikle itibar etmemesi ve satın almaması büyük önem arz etmektedir" ifadelerine yer verildi.
Doktor ve diş hekimi emeklilerine ek ödeme
TBMM'de kabul edilerek yasalaşan 'torba'nın içinde bedelli askerliğin yanı sıra sağlık çalışanlarını ilgilendiren düzenlemeler de yer aldı. Sağlık turizmini teşvik eden yasada tabip ve diş hekimleri ile emeklilerine ek ödeme yer alıyor
Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve KHK'lerde Değişiklik Yapan Kanun Teklifi'nin TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaşmasıyla bedelli askerliğin yanı sıra sağlık çalışanlarını ve emeklilerini ilgilendiren yeni düzenlemeler de gerçekleşmiş oldu.
SAĞLIK TURİZMİNİ TEŞVİK
Yasaya göre tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, birden fazla sağlık kurum ve kuruluşunda Sağlık Bakanlığınca yapılan istihdam planlamaları çerçevesinde çalışacak.
Kanun, sağlık turizminin teşvikine ve hizmet kapasitesinin artırılmasına yönelik de düzenleme yapıyor.
Sağlık Bakanlığına, üniversitelere ve özel sektöre ait uluslararası sağlık turizmi sağlık tesisi yetkisi verilmiş sağlık kuruluşları arasında, uluslararası sağlık hizmetleri kapsamında, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar tarafından verilen sağlık hizmetleri için bütçeleri ayrı olmak şartıyla iş birliği yapılabilecek.
Bu iş birliği kapsamında bakanlık ve üniversite hastanelerinde çalıştırılacaklar, ilgili kanunlardaki sınırlayıcı hükümlerden istisna olacak, ilgilinin muvafakatiyle ve kadrosunun bulunduğu kurum, kuruluştaki eğitim, araştırma ve mesleki yükümlülüklerini aksatmamak şartıyla karşılıklı mutabakat çerçevesinde protokol eki liste ile belirlenecek.
Bakanlık veya devlet üniversiteleri personelince, özel sektöre ve vakıf üniversitelerine ait sağlık kuruluşlarında buna göre hizmet sunulamayacak.
İş birliği protokolleri Sağlık Bakanlığı ilgili birimi, ilgili üniversite ve özel sağlık kuruluşunun yetkili makamlarınca imzalanacak ve uygulamaya konulacak.
EMEKLİ AYLIKLARINA EK ÖDEME
Kanunla, tabip ve diş hekimi emeklilerine, emekli aylıklarına ilaveten ek ödeme yapılması, pratisyen hekim emeklilerine yaklaşık bin 500 lira, uzman hekim emeklilerine de yaklaşık 2 bin lira emekli maaşı artışı yapılması öngörülüyor.
Tabip veya diş tabibi kadro ve pozisyonları esas alınarak emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanmış olup, aylıklarıyla beraber makam tazminatı ödenmesine hak kazanamamış tabip ve diş tabiplerinden uzman olanlara, 17000 gösterge rakamının, uzman olmayanlara 13000 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda, her ay emekli aylıklarıyla ilave ödeme yapılacak.
Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun kapsamında personele verilecek ek ödemelerin tavan kat sayısı artırılıyor.
Sağlık Bakanlığı tarafından özellikli tıbbi işlemler karşılığı yapılacak ek ödemelerde, yüzde 800 ve yüzde 700 oranlarının bir kat artırılarak uygulanacağına yönelik hüküm 5 kata çıkarılıyor.
Uluslararası sağlık hizmetleri kapsamında elde edilen gelirin yüzde 50'sine kadar olan kısmı bu hizmetlerde görev alan personele ek ödeme olarak dağıtılabilecek.
SAĞLIK PERSONELİNE FİİLİ HİZMET SÜRESİ ZAMMI
Kanunla, hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, fizyoterapist gibi sağlık personeline yılda 60 gün fiili hizmet zammı veriliyor.
Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Hemşirelik Kanunu, Eczacılık ve Eczaneler Hakkında Kanun kapsamında sağlık meslek mensubu sayılan, insan sağlığı için koruyucu, teşhis, tedavi ve rehabilite edici hizmetlerde çalışanların bir yıllık çalışmalarına da 60 gün fiili hizmet süresi zammı uygulanacak.
ULUSLARARASI SAĞLIK HİZMETLERİ ŞİRKETİ KURULACAK
Türkiye'nin sağlık hizmeti alanındaki yüksek potansiyelini ve rekabet gücünü değerlendirerek sağlık turizminden döviz geliri sağlamak amacıyla ülkede sunulan hizmetlerin tanıtımını yapmak, kamu ve özel sektörün sağlık turizmine yönelik faaliyetlerini desteklemeyip, koordine etmek, uluslararası sağlık hizmetlerine ilişkin politika ve stratejiler ile hizmet sunum standartları, akreditasyon kriterleri konusunda Sağlık Bakanlığına önerilerde bulunmak üzere Uluslararası Sağlık Hizmetleri unvanı ile bir anonim şirket (USHAŞ) kurulacak.
Uluslararası sağlık hizmetleri alanında aracılık faaliyeti gösteren kurumlara yetki belgesi verecek USHAŞ, yurt dışında sağlık kuruluşu açabilecek, işletebilecek.
USHAŞ'ın yurt içinde şirket kurması veya bir şirkete yüzde 50'den fazla hisseyle ortak olmasına karar vermeye Cumhurbaşkanı yetkili olacak. USHAŞ işletme bütçesi Genel Kurul onayına sunulmadan önce Hazine ve Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınacak.
USHAŞ'ın ilgili olduğu bakanlık Sağlık Bakanlığı, hisselerinin tamamı Hazine ve Maliye Bakanlığına ait olacak, başlangıç sermayesi 10 milyon Türk lirası olacak.
Şirkette istihdam edilecek personel sayısı 150 kişi olacak, Cumhurbaşkanı bu sayıyı dört katına kadar artırabilecek.
USHAŞ'ta, İş Kanunu'na tabi personel istihdam edilecek. USHAŞ, Kamu İhale ve Kamu İhale Sözleşmeleri kanunları ile 233 sayılı KHK'ye tabi olmayacak.
Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve KHK'lerde Değişiklik Yapan Kanun Teklifi'nin TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaşmasıyla bedelli askerliğin yanı sıra sağlık çalışanlarını ve emeklilerini ilgilendiren yeni düzenlemeler de gerçekleşmiş oldu.
SAĞLIK TURİZMİNİ TEŞVİK
Yasaya göre tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, birden fazla sağlık kurum ve kuruluşunda Sağlık Bakanlığınca yapılan istihdam planlamaları çerçevesinde çalışacak.
Kanun, sağlık turizminin teşvikine ve hizmet kapasitesinin artırılmasına yönelik de düzenleme yapıyor.
Sağlık Bakanlığına, üniversitelere ve özel sektöre ait uluslararası sağlık turizmi sağlık tesisi yetkisi verilmiş sağlık kuruluşları arasında, uluslararası sağlık hizmetleri kapsamında, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar tarafından verilen sağlık hizmetleri için bütçeleri ayrı olmak şartıyla iş birliği yapılabilecek.
Bu iş birliği kapsamında bakanlık ve üniversite hastanelerinde çalıştırılacaklar, ilgili kanunlardaki sınırlayıcı hükümlerden istisna olacak, ilgilinin muvafakatiyle ve kadrosunun bulunduğu kurum, kuruluştaki eğitim, araştırma ve mesleki yükümlülüklerini aksatmamak şartıyla karşılıklı mutabakat çerçevesinde protokol eki liste ile belirlenecek.
Bakanlık veya devlet üniversiteleri personelince, özel sektöre ve vakıf üniversitelerine ait sağlık kuruluşlarında buna göre hizmet sunulamayacak.
İş birliği protokolleri Sağlık Bakanlığı ilgili birimi, ilgili üniversite ve özel sağlık kuruluşunun yetkili makamlarınca imzalanacak ve uygulamaya konulacak.
EMEKLİ AYLIKLARINA EK ÖDEME
Kanunla, tabip ve diş hekimi emeklilerine, emekli aylıklarına ilaveten ek ödeme yapılması, pratisyen hekim emeklilerine yaklaşık bin 500 lira, uzman hekim emeklilerine de yaklaşık 2 bin lira emekli maaşı artışı yapılması öngörülüyor.
Tabip veya diş tabibi kadro ve pozisyonları esas alınarak emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanmış olup, aylıklarıyla beraber makam tazminatı ödenmesine hak kazanamamış tabip ve diş tabiplerinden uzman olanlara, 17000 gösterge rakamının, uzman olmayanlara 13000 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda, her ay emekli aylıklarıyla ilave ödeme yapılacak.
Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun kapsamında personele verilecek ek ödemelerin tavan kat sayısı artırılıyor.
Sağlık Bakanlığı tarafından özellikli tıbbi işlemler karşılığı yapılacak ek ödemelerde, yüzde 800 ve yüzde 700 oranlarının bir kat artırılarak uygulanacağına yönelik hüküm 5 kata çıkarılıyor.
Uluslararası sağlık hizmetleri kapsamında elde edilen gelirin yüzde 50'sine kadar olan kısmı bu hizmetlerde görev alan personele ek ödeme olarak dağıtılabilecek.
SAĞLIK PERSONELİNE FİİLİ HİZMET SÜRESİ ZAMMI
Kanunla, hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, fizyoterapist gibi sağlık personeline yılda 60 gün fiili hizmet zammı veriliyor.
Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Hemşirelik Kanunu, Eczacılık ve Eczaneler Hakkında Kanun kapsamında sağlık meslek mensubu sayılan, insan sağlığı için koruyucu, teşhis, tedavi ve rehabilite edici hizmetlerde çalışanların bir yıllık çalışmalarına da 60 gün fiili hizmet süresi zammı uygulanacak.
ULUSLARARASI SAĞLIK HİZMETLERİ ŞİRKETİ KURULACAK
Türkiye'nin sağlık hizmeti alanındaki yüksek potansiyelini ve rekabet gücünü değerlendirerek sağlık turizminden döviz geliri sağlamak amacıyla ülkede sunulan hizmetlerin tanıtımını yapmak, kamu ve özel sektörün sağlık turizmine yönelik faaliyetlerini desteklemeyip, koordine etmek, uluslararası sağlık hizmetlerine ilişkin politika ve stratejiler ile hizmet sunum standartları, akreditasyon kriterleri konusunda Sağlık Bakanlığına önerilerde bulunmak üzere Uluslararası Sağlık Hizmetleri unvanı ile bir anonim şirket (USHAŞ) kurulacak.
Uluslararası sağlık hizmetleri alanında aracılık faaliyeti gösteren kurumlara yetki belgesi verecek USHAŞ, yurt dışında sağlık kuruluşu açabilecek, işletebilecek.
USHAŞ'ın yurt içinde şirket kurması veya bir şirkete yüzde 50'den fazla hisseyle ortak olmasına karar vermeye Cumhurbaşkanı yetkili olacak. USHAŞ işletme bütçesi Genel Kurul onayına sunulmadan önce Hazine ve Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınacak.
USHAŞ'ın ilgili olduğu bakanlık Sağlık Bakanlığı, hisselerinin tamamı Hazine ve Maliye Bakanlığına ait olacak, başlangıç sermayesi 10 milyon Türk lirası olacak.
Şirkette istihdam edilecek personel sayısı 150 kişi olacak, Cumhurbaşkanı bu sayıyı dört katına kadar artırabilecek.
USHAŞ'ta, İş Kanunu'na tabi personel istihdam edilecek. USHAŞ, Kamu İhale ve Kamu İhale Sözleşmeleri kanunları ile 233 sayılı KHK'ye tabi olmayacak.
24 Temmuz 2018 Salı
Süper hekime 200 bin TL’ye kadar maaş
Devlette çalışan doktorların yaptıkları işlemler karşılığında uygulanan döner sermaye tavan sınırı kaldırıldı.
Düzenlemeyle devletten özele iyi hekim transferlerinin önüne geçilecek. Kanser cerrahisi, organ nakli, beyin cerrahisi, kalp ve damar cerrahisi gibi özellikli tedavileri veren doktorlar başta olmak üzere tüm sağlık çalışanlarını kapsayacak düzenlemeyle devlette görev yapan süper hekimlerin süper maaş alabilecek. Uygulamayla devlette çalışan ve en üst nitelikli operasyonları yapan doktorların 200 bin TL'ye kadar maaş almasına imkân sağlanacak. Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla, Maliye Bakanlığı'nın da onayladığı düzenleme, TBMM'de yasalaşmasının ardından uygulamaya girecek.
Düzenlemeyle devletten özele iyi hekim transferlerinin önüne geçilecek. Kanser cerrahisi, organ nakli, beyin cerrahisi, kalp ve damar cerrahisi gibi özellikli tedavileri veren doktorlar başta olmak üzere tüm sağlık çalışanlarını kapsayacak düzenlemeyle devlette görev yapan süper hekimlerin süper maaş alabilecek. Uygulamayla devlette çalışan ve en üst nitelikli operasyonları yapan doktorların 200 bin TL'ye kadar maaş almasına imkân sağlanacak. Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla, Maliye Bakanlığı'nın da onayladığı düzenleme, TBMM'de yasalaşmasının ardından uygulamaya girecek.
20 Temmuz 2018 Cuma
Cerrah eliyle "hacamat", hastalara güven veriyor
Sağlık Bakanlığının uygulamaya koyduğu projeyle geleneksel ve tamamlayıcı tedavi yöntemlerinden olan hacamatın, aralarında cerrahların da olduğu tıp doktorları tarafından uygulanması yaygınlaşıyor.
Geleneksel yöntem olarak daha önce merdiven altı yapılan hacamatın, Sağlık Bakanlığının geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları projesi kapsamında aralarında cerrahların da olduğu tıp doktorları tarafından uygulanması gittikçe yaygınlaşıyor.
Genel Cerrah Vedat Kürkçü: "Bizim gibi genel cerrah veya diğer uzman doktor arkadaşların hacamatın yüzü olması, insanlarda bir güven yaratıyor." Hastalardan Ufuk Emre Şahin: "Bir tıp doktorunun bana bu tedaviyi izah etmesi benim için çok daha ikna edici oldu" dedi.
Ortadoğu'da ortaya çıkan, günümüzde Batı ülkeleri dahil tüm dünyaya yayılan ve "hacamat" olarak bilinen kupa terapisi, binlerce yıldır insanlar tarafından yapılıyor.
Vücutta ağırlıkla sırt olmak üzere belirli bölgelere küçük kesikler atılarak kan alınmasını içeren hacamat, Türkiye'de de her zaman halk arasında ilgi gördü.Anadolu'da farklı meslek gruplarından insanların yaptığı hacamat, yüzyıllarca yardımcı tedavi yöntemi olarak uygulandı.
Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen "Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları" projesiyle hacamatın merdiven altından çıkarılıp hekimler tarafından daha nezih ve hijyenik ortamlarda yapılması amaçlandı. Aralarında cerrahların da olduğu tıp doktorları eliyle hastahanelerde veya şartları karşılayan kliniklerde uygulanmaya başlanan tedavi yöntemi çok sayıda hastaya şifa dağıtıyor.
Adana'da da 16 yıldır genel cerrah olan ve 2 yıl önce bakanlığın açmış olduğu kursu tamamlayarak hacamat yapma yetkisi elde eden Vedat Kürkçü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi milattan önce 3 bin 500'lü yıllara uzanan hacamatın Ortadoğu'da ortaya çıktıktan sonra dünyaya yayıldığını, son 10 yılda özellikle Batı dünyasında bu konuda çok sayıda araştırma yapılıp yayın verildiğini belirtti.
Hacamatın ülkede yaygın yapılmasına karşılık son zamanlara kadar belirli bir disiplini, denetimi olmadan gerçekleştirildiğini anlatan Kürkçü, bakanlığın bunu bir düzene sokmak için yaptığı çalışmayla tıp eğitimi almış kişiler tarafından steril ortamlarda yapılmasına başlandığını kaydetti.
Hacamat hakkında daha önce sadece kulak aşinalığı olduğunu, meslek olarak pek fazla üzerinde durmadığını anlatan Kürkçü, ancak zamanla mesleği gereği konuyla ilgili araştırmalar yapıp bilgiler edindiğini söyledi.
Hacamatın uygulanma yöntemi olarak bir mikro cerrahi işlem olduğunu, bir tıp doktoru ve cerrah olarak bunu kendilerinin yapması gerektiği inancıyla konuya yoğunlaştığını bildiren Kürkçü, şöyle devam etti:
"Herkeste olduğu gibi ben de hacamata mesafeliyim. Yıllarca bilimsel olarak çalışmış bir insan olarak herkes gibi ben de 'Böyle bir şey olur mu, nasıl bir şey bu?' diye düşünüyordum ama dediğim gibi kulağımıza da çalınıyor yurt dışında İngiltere, ABD'de yapılan klinikleri internette gördüm. O zamanlar Sağlık Bakanlığı henüz yasal çerçeveye almış değil ama biz de uygulamak, bir tıp doktoru olarak en azından merakımızı gidermek, görmek istiyoruz."
Önce kendisinde denedi
Kürkçü, araştırmaları sürerken Ankara'da bir otelde doktor ve bu işi yapan kişilerin katılımıyla özel eğitim toplantısı yapılacağı bilgisi üzerine toplantıya katıldığını vurgulayarak, toplantıda teorik ve pratik eğitim verildiğini, kendisine de burada sırtındaki ağrılar ve kolundaki uyuşma nedeniyle tedavi uygulandığını ifade etti.Verilen eğitim ve yapılan tedavi sonrası normal yaşantısına devam ettiğine değinen Kürkçü, şunları kaydetti:
"O zamanlar sırtımda ağrılar özellikle sağ kolumda uyuşma vardı.Nasıl olacak diye gitmiştik işin açıkçacası. Ben denek olduktan sonra geldim yine işime devam ediyordum.Kolumdaki uyuşmalar biraz azaldı.Ağrılarda da bir miktar azalma oldu.Aradan bir iki ay geçtikten sonra bir seans daha yapalım dedim.Sonra bu kolumdaki uyuşmaların tamamen geçtiğini farkettim ve ben bu sayede bunu yapmam gerekir diye düşündüm.Tamam cerrahi ameliyatlar yapıyorum ki hala yapıyorum ama bunun da çok kıymetli bir tedavi yöntemi olabileceği en azından yardımcı tedavi yöntemi olabileceği konusunda bir kanıya vardım."
Kürkçü, eğitimin ardından kendi çevresinde bu uygulamayı yapmaya başladığını, olumlu geri dönüşler aldığını belirtti.
Tıp doktorları hacamatın yüzü oldu
Kürkçü, kendisine tedavi olmak için gelen kişilerden hacamat da yapılmasında fayda gördüğü hastalarına bu tamamlayıcı tedavi yöntemini önerdiğini anlattı.Önerisi karşısında kimi hastaların şaşırdığını dile getiren Kürkçü, şunları kaydetti:
"Hacamat, belirli sosyo ekonomik düzeyin üzerinde olan insanların bu konuya biraz imtinalı yaklaştığı bir tedavi yöntemi. Bir genel cerraha bir bel fıtığı sıkıntısıyla gelen bir insana 'ben size bir de hacamat öneriyorum' dediğimde tabii ki hasta biraz uzak kalabiliyor. Bana 'biz farklı bir şey düşünüyorduk hacamat çıktı ortaya.' diyenler çıkıyor. Ben ona anlatıyorum. Biz, bu işi yapmanın yanı sıra topluma bunun bilimsel bir zeminde faydalı olabileceğini anlatmakla da yükümlüyüz. Hastalarımıza bunu anlatıyoruz. Tabii ki bir kısım insan bunu kabul etmiyor ama bir kısım insan 'denemekte bir fayda var, bir cerrah böyle anlatıyorsa bir bildiği vardır' inancı yaşatıyor. Bizim gibi genel cerrah veya diğer uzman doktor arkadaşların hacamatın yüzü olması, insanlarda bir güven yaratıyor. Dolayısıyla bu tedavi yöntemini de bir kaç basamak daha üzeriye taşımış oluyoruz."
"Sihirli değnek değil"
Rahatsızlığı nedeniyle hacamat yaptıran endüstri mühendisi 35 yaşındaki Ufuk Emre Şahin de bir tıp doktorunun kendisine bu tedaviyi izah etmesinin kendisi için çok daha ikna edici olduğunu söyledi. Hacamatı "sihirli değnek" olarak görmediğine işaret eden Şahin, "Ama vücudumun daha dinç olduğunu, kendimi biraz daha zinde hissettiğimi, sabahları biraz daha rahat uyandığımı şikayetlerimde azalma olduğunu farkettim.Belirli periyotta yaptırmayı kabul ve alışkanlık haline getirmek istiyorum." dedi.
Geleneksel yöntem olarak daha önce merdiven altı yapılan hacamatın, Sağlık Bakanlığının geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları projesi kapsamında aralarında cerrahların da olduğu tıp doktorları tarafından uygulanması gittikçe yaygınlaşıyor.
Genel Cerrah Vedat Kürkçü: "Bizim gibi genel cerrah veya diğer uzman doktor arkadaşların hacamatın yüzü olması, insanlarda bir güven yaratıyor." Hastalardan Ufuk Emre Şahin: "Bir tıp doktorunun bana bu tedaviyi izah etmesi benim için çok daha ikna edici oldu" dedi.
Ortadoğu'da ortaya çıkan, günümüzde Batı ülkeleri dahil tüm dünyaya yayılan ve "hacamat" olarak bilinen kupa terapisi, binlerce yıldır insanlar tarafından yapılıyor.
Vücutta ağırlıkla sırt olmak üzere belirli bölgelere küçük kesikler atılarak kan alınmasını içeren hacamat, Türkiye'de de her zaman halk arasında ilgi gördü.Anadolu'da farklı meslek gruplarından insanların yaptığı hacamat, yüzyıllarca yardımcı tedavi yöntemi olarak uygulandı.
Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen "Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları" projesiyle hacamatın merdiven altından çıkarılıp hekimler tarafından daha nezih ve hijyenik ortamlarda yapılması amaçlandı. Aralarında cerrahların da olduğu tıp doktorları eliyle hastahanelerde veya şartları karşılayan kliniklerde uygulanmaya başlanan tedavi yöntemi çok sayıda hastaya şifa dağıtıyor.
Adana'da da 16 yıldır genel cerrah olan ve 2 yıl önce bakanlığın açmış olduğu kursu tamamlayarak hacamat yapma yetkisi elde eden Vedat Kürkçü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi milattan önce 3 bin 500'lü yıllara uzanan hacamatın Ortadoğu'da ortaya çıktıktan sonra dünyaya yayıldığını, son 10 yılda özellikle Batı dünyasında bu konuda çok sayıda araştırma yapılıp yayın verildiğini belirtti.
Hacamatın ülkede yaygın yapılmasına karşılık son zamanlara kadar belirli bir disiplini, denetimi olmadan gerçekleştirildiğini anlatan Kürkçü, bakanlığın bunu bir düzene sokmak için yaptığı çalışmayla tıp eğitimi almış kişiler tarafından steril ortamlarda yapılmasına başlandığını kaydetti.
Hacamat hakkında daha önce sadece kulak aşinalığı olduğunu, meslek olarak pek fazla üzerinde durmadığını anlatan Kürkçü, ancak zamanla mesleği gereği konuyla ilgili araştırmalar yapıp bilgiler edindiğini söyledi.
Hacamatın uygulanma yöntemi olarak bir mikro cerrahi işlem olduğunu, bir tıp doktoru ve cerrah olarak bunu kendilerinin yapması gerektiği inancıyla konuya yoğunlaştığını bildiren Kürkçü, şöyle devam etti:
"Herkeste olduğu gibi ben de hacamata mesafeliyim. Yıllarca bilimsel olarak çalışmış bir insan olarak herkes gibi ben de 'Böyle bir şey olur mu, nasıl bir şey bu?' diye düşünüyordum ama dediğim gibi kulağımıza da çalınıyor yurt dışında İngiltere, ABD'de yapılan klinikleri internette gördüm. O zamanlar Sağlık Bakanlığı henüz yasal çerçeveye almış değil ama biz de uygulamak, bir tıp doktoru olarak en azından merakımızı gidermek, görmek istiyoruz."
Önce kendisinde denedi
Kürkçü, araştırmaları sürerken Ankara'da bir otelde doktor ve bu işi yapan kişilerin katılımıyla özel eğitim toplantısı yapılacağı bilgisi üzerine toplantıya katıldığını vurgulayarak, toplantıda teorik ve pratik eğitim verildiğini, kendisine de burada sırtındaki ağrılar ve kolundaki uyuşma nedeniyle tedavi uygulandığını ifade etti.Verilen eğitim ve yapılan tedavi sonrası normal yaşantısına devam ettiğine değinen Kürkçü, şunları kaydetti:
"O zamanlar sırtımda ağrılar özellikle sağ kolumda uyuşma vardı.Nasıl olacak diye gitmiştik işin açıkçacası. Ben denek olduktan sonra geldim yine işime devam ediyordum.Kolumdaki uyuşmalar biraz azaldı.Ağrılarda da bir miktar azalma oldu.Aradan bir iki ay geçtikten sonra bir seans daha yapalım dedim.Sonra bu kolumdaki uyuşmaların tamamen geçtiğini farkettim ve ben bu sayede bunu yapmam gerekir diye düşündüm.Tamam cerrahi ameliyatlar yapıyorum ki hala yapıyorum ama bunun da çok kıymetli bir tedavi yöntemi olabileceği en azından yardımcı tedavi yöntemi olabileceği konusunda bir kanıya vardım."
Kürkçü, eğitimin ardından kendi çevresinde bu uygulamayı yapmaya başladığını, olumlu geri dönüşler aldığını belirtti.
Tıp doktorları hacamatın yüzü oldu
Kürkçü, kendisine tedavi olmak için gelen kişilerden hacamat da yapılmasında fayda gördüğü hastalarına bu tamamlayıcı tedavi yöntemini önerdiğini anlattı.Önerisi karşısında kimi hastaların şaşırdığını dile getiren Kürkçü, şunları kaydetti:
"Hacamat, belirli sosyo ekonomik düzeyin üzerinde olan insanların bu konuya biraz imtinalı yaklaştığı bir tedavi yöntemi. Bir genel cerraha bir bel fıtığı sıkıntısıyla gelen bir insana 'ben size bir de hacamat öneriyorum' dediğimde tabii ki hasta biraz uzak kalabiliyor. Bana 'biz farklı bir şey düşünüyorduk hacamat çıktı ortaya.' diyenler çıkıyor. Ben ona anlatıyorum. Biz, bu işi yapmanın yanı sıra topluma bunun bilimsel bir zeminde faydalı olabileceğini anlatmakla da yükümlüyüz. Hastalarımıza bunu anlatıyoruz. Tabii ki bir kısım insan bunu kabul etmiyor ama bir kısım insan 'denemekte bir fayda var, bir cerrah böyle anlatıyorsa bir bildiği vardır' inancı yaşatıyor. Bizim gibi genel cerrah veya diğer uzman doktor arkadaşların hacamatın yüzü olması, insanlarda bir güven yaratıyor. Dolayısıyla bu tedavi yöntemini de bir kaç basamak daha üzeriye taşımış oluyoruz."
"Sihirli değnek değil"
Rahatsızlığı nedeniyle hacamat yaptıran endüstri mühendisi 35 yaşındaki Ufuk Emre Şahin de bir tıp doktorunun kendisine bu tedaviyi izah etmesinin kendisi için çok daha ikna edici olduğunu söyledi. Hacamatı "sihirli değnek" olarak görmediğine işaret eden Şahin, "Ama vücudumun daha dinç olduğunu, kendimi biraz daha zinde hissettiğimi, sabahları biraz daha rahat uyandığımı şikayetlerimde azalma olduğunu farkettim.Belirli periyotta yaptırmayı kabul ve alışkanlık haline getirmek istiyorum." dedi.
23 Haziran 2018 Cumartesi
Sigara içmeyene mesai düzenlemesi
2018-2023 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planıyla, tütünle mücadeleye yönelik çalışmalara ilişkin yeni yol haritası belirlendi.
2018-2023 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planına göre, sigara kullanmayan personele yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları hayata geçirilerek mesainin 30 dakika erken bitirilmesi, 1 yıl için 7 gün fazladan yıllık izin hakkı tanınması söz konusu olabilecek, tek tip düz paket uygulaması için mevzuat değişikliği yapılacak ve tütün ürünü satışı 21 yaşına çıkarılacak..
Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2018-2023 tamamlandı. İlk kez Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ tarafından AA Editör Masası'nda kamuoyu ile paylaşıldı.
Eylem Planı'nda, tütün ürünlerinin dünyada olduğu gibi Türkiye'de en yaygın kullanılan bağımlılık yapıcı maddeler arasında yer aldığı, sadece tütün ürünü kullananlar değil tütün dumanına maruz kalanların da aynı şekilde etkilendiği vurgulandı. Dünyada yılda 7 milyondan fazla, Türkiye'de de 100 binden fazla kişinin tütün ürünü kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekildi.
Türkiye'de 2004'te Tütün Kontrolü Sözleşmesi'ne imza atmasından bu yana hayata geçirilen kanunlar, medya kampanyaları, eylem planlarıyla alınan tedbirlerin ardından 2014'te yüzde 32,5 olan tütün kullanım oranının, 2016'da yeniden düşme eğilimine girerek yüzde 31,6'ya kadar indiğinin altı çizildi.
Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2018-2023 tamamlandı. İlk kez Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ tarafından AA Editör Masası'nda kamuoyu ile paylaşıldı.
Eylem Planı'nda, tütün ürünlerinin dünyada olduğu gibi Türkiye'de en yaygın kullanılan bağımlılık yapıcı maddeler arasında yer aldığı, sadece tütün ürünü kullananlar değil tütün dumanına maruz kalanların da aynı şekilde etkilendiği vurgulandı. Dünyada yılda 7 milyondan fazla, Türkiye'de de 100 binden fazla kişinin tütün ürünü kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekildi.
Türkiye'de 2004'te Tütün Kontrolü Sözleşmesi'ne imza atmasından bu yana hayata geçirilen kanunlar, medya kampanyaları, eylem planlarıyla alınan tedbirlerin ardından 2014'te yüzde 32,5 olan tütün kullanım oranının, 2016'da yeniden düşme eğilimine girerek yüzde 31,6'ya kadar indiğinin altı çizildi.
2018-2023 Eylem Planı hazırlanması sürecinde, 2015-2018 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı kapsamında yürütülen faaliyetlerin etki değerlendirmeleri yapılarak yaygınlaştırılmaları ya da güncellenmeleri konusunda fikir birliğine varıldı.
Uluslararası iyi uygulama örnekleri taranarak anlamlı etki sağlayacak olan strateji ve faaliyetler yeni hazırlanan planlara dahil edildi. Hazırlık sürecinde politika laboratuvarları kurularak ilgili kurumlardan sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm paydaşların katkılarının alınmasına özen gösterildi. Yapılan güncelleme ile ulusal nihai hedefler yıllara göre takibi yapılacak şekilde organize edildi.
Buna göre, eylem planı kapsamında tütün ürünlerine talep, ulaşılabilirlik azaltılacak ve tütün kontrolünde koordinasyon izleme ve değerlendirme yapılacak.
Tütün kullanımının tehlikeleri konusunda kapsamlı uyarılar ile tütün kullanımının adolesan ve genç yetişkinler arasında olumsuz bir davranış biçimi olarak benimsenmesine yönelik çalışmalara da ağırlık verilecek. Tütün ürünlerinin zararları ile ilgili tüm strateji ve faaliyetlere ilişkin öngörülen hedeflere ulaşmak için kurumlararası eş güdüm sağlanacak.
"ÖĞRENCİLERE YÖNELİK ÖRTÜLÜ SENARYOLAR OLUŞTURULACAK"
Tütün ürünleri kullanımının zararları konusunda öğrenci, öğretmen ve velilerin bilgilendirilmesi, farkındalık oluşturulması, olumlu tutum ve davranış geliştirilecek. Bu kapsamda, eğitim müfredatında yer alan fen bilimleri, sosyal bilimler, matematik ve Türkçe derslerinde mümkün olduğunca tütün ürünleri kullanımının zararları konusunda farkındalığı artırıcı örnekler yer alacak.
3-6 yaş, 7-12 yaş ve 13-15 yaş gruplarında, mevcut animasyon ve çizgi filmlerde akranlarına gerektiğinde "Hayır" diyebilme davranışının geliştirilmesine yönelik örtülü senaryolar oluşturulacak.
Kamu kurum ve kuruluşlarının çalışanlarına yönelik eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi ve uygulanması kapsamında polis, asker, öğretmen ve sağlık çalışanları gibi toplumda rol model olan meslek gruplarında tütün ürünü kullanımının önüne geçilmesi ve bırakmanın teşvik edilmesine yönelik programlar düzenlenecek. Ayrıca eğitim ve sağlık kurumları başta olmak üzere bütün kurumlarda "Sigarasız Kurum" uygulaması teşvik edilecek.
GENÇLERE ROL MODEL OLANLAR DA AKTİF ROL ALACAK
Eylem Planı'nda Tütün kontrolü çalışmalarına ilişkin yazılı, görsel ve işitsel medyanın desteğinin artırılmasına yönelik faaliyetler yapılmasına önem veriliyor. Buna göre, dizi, film, tiyatro senarist ve yönetmenleriyle birlikte yazılı ve görsel basın mensuplarına yönelik eğitim, farkındalık ve sertifika programları oluşturulacak.
Dizi, film, sinema, tiyatro ve çocuklara yönelik yapımlarda tütün ürünlerinin zararları ve pasif etkilenim hakkında mesajların verilmesi için teşvik mekanizması geliştirilecek.
Sosyal medyada sıkça yer alan kişilerle rol model olan kişilerin tütün ürünleri kullanımının zararları ve pasif etkilenim konusunda destek olmalarına yönelik eğitim, farkındalık ve sertifika programları yapılacak.
Hedef kitle tarafından kullanılan sosyal ağ siteleri, en çok ziyaret edilen web siteleri (forumlar, bloglar, internet oyunları, online alışveriş siteleri içerisine veya doodle olarak) ve en çok izlenen videoların açılış anına veya içerisine, konu ile ilgili hazırlanan görsellerin ve videoların yer aldığı pop-up şeklinde tamamı izlenmeden geçilemeyen açılır pencereler ve banner yerleştirilecek.
GSM operatörleri aracılığıyla tütün ürünlerinin zararları ve pasif etkilenim hakkında kişilere bilgilendirilme SMS'ler atılacak.
"SİGARA BAĞIMLILIĞI TEDAVİ HİZMETLERİ, SUT KAPSAMINA ALINACAK"
Sigara bırakma hizmetlerinin güçlendirilmesi kapsamında aile sağlığı merkezlerinde sigara bırakma hizmetleri sunulacak. Ayrıca sigara bırakma polikliniğinde sigara bırakma tedavisinde kullanılan farmakolojik tedavilerin sürekliliği sağlanacak. Sigara bağımlılığı tedavi hizmetleri, Sağlık Uygulama Tebliği kapsamına alınacak.
Sigarayı bırakmanın teşvik edilmesi amacıyla da bir dizi planlara yer verilen eylem planına göre, "bırak kazan" kampanyaları düzenlenecek, sigara kullanmayan personele yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları hayata geçirilecek. Bu kapsamda, mesainin 30 dakika erken bitirilmesi, 1 yıl için 7 gün fazladan yıllık izin hakkı tanınması, sigorta primlerinin düşürülmesi, hiçbir çalışanın sigara içmediği sigarasız işletmeler için vergi indirimi uygulaması, işe alım süreçlerinde sigara kullanmayan kişilerin tercih edilmesi, çocuk ve aile yardımı tutarlarının arttırılması gibi teşvik edici düzenlemeler söz konusu olabilecek.
İHLALE GEÇİT YOK
Dumansız hava sahası uygulamasının kapsamının genişletilmesi amacıyla da çalışmalar yapılacak. Bu kapsamda da AVM, havaalanı, kamu binaları gibi yoğun olarak kullanılan yerlerin giriş ve çıkış kapılarının önlerinde tütün ürünü kullanımının önlenmesine yönelik oluşturulmuş dumansız alan tanımının kanunla güçlendirilecek.
Çocuk parkları ve yürüyüş yolu gibi spor için ayrılmış alanlar ile ibadethanelerin açık alanlarında tütün ürünü kullanımının önlenmesine yönelik yasal düzenleme yapılacak.
Hastanelerin, restoran, kafe ve diğer işletmelerin, üniversite kampüslerinin, havuz ve plajların açık alanlarında tütün ürünü kullanımını kısıtlamaya yönelik düzenlemeler hayata geçirilecek.
Kamu kurum kuruluşlarında ihlale rastlanılması halinde ihlalin yaşandığı birimin amirine müeyyide uygulanmasına yönelik yasal düzenleme yapılacak.
Kapalı alan tanımının uluslararası standartlar dikkate alınarak genişletilmesine yönelik kanunda değişikliğe gidilecek.
DÜZ PAKET UYGULAMASI EYLEM PAKETİNDE
Reklam, promosyon ve sponsorluğun önlenmesi amacıyla yapılacak faaliyetler kapsamında, yeni eylem planında düz paket uygulamasının hayata geçirilmesi planlanıyor. Bunun için tek tip düz paket uygulamasına geçilmesine yönelik mevzuat değişikliği yapılacak. Taslak mevzuat hazırlanmasının ardından uygulamaya 2019'da geçilmesi öngörülüyor.
Resimli sağlık uyarı kataloğunun periyodik olarak değiştirilmesine yönelik mevzuat düzenlemesi yapılacak ve Türkiye'ye özgü resimli sağlık uyarısı arşivi oluşturulacak.
Düz paket uygulamasıyla tütün ürünlerinin çekiciliği azalması, tütün ürünü paketlerindeki reklam unsurlarının engellenmesi, bazı tütün ürünü paketlerinin ürünü daha az zararlıymış gibi gösteren yanıltıcı etkisinin azaltılması, sağlık uyarılarının daha çok dikkat çekici hale gelmesi ve etkisinin artması bekleniyor.
Öte yandan satış noktalarındaki her türlü reklam promosyon ve sponsorluk faaliyetlerinin önlenmesi için tütün ürünü satış ve sunumuna saat ve gün sınırlaması getirilmesi planlanıyor.
Sağlık, eğitim ve öğretim, kültür ve spor hizmeti verilen yerler ile açık alkollü içki satışı veya sunumu yapılan yerlerde tütün ürünlerinin satışının ve sunumunun yapılamaması ile ilgili mevzuat düzenlenecek.
"TÜTÜN ÜRÜNÜ SATIŞININ 21 YAŞINA ÇIKARILMASI PLANLANIYOR"
İlgili tüm kurum ve kuruluşlar arasında tam bir eşgüdüm ve iş birliği sağlanarak tütün ürünlerinin yasadışı ticaretiyle etkin olarak mücadele edilecek. Bu kapsamda, elektronik sigara gibi Türkiye'de ruhsatlandırılmamış tüm tütün ürünü ve taklit eder tarzdaki ürünlerin ülkeye girişi, satışı ve kullanımının önlenmesi için de faaliyeteler yürütülecek.
18 yaşını doldurmamış bireylere tütün ürünlerinin satış, dağıtım ve sunumunu yasaklayan mevcut yasal düzenlemeye, uyumun denetlenmesi ve uymayanlara caydırıcı nitelikte cezai müeyyideler uygulanacak.
Ayrıca, 18 yaşını doldurmayan bireylere tütün ürünlerinin satış ve dağıtımını yasaklayan mevcut yasal düzenlemenin kapsamı genişletilerek tütün ürünü satışının 21 yaşına çıkarılması öngörülüyor.
2018-2023 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planına göre, sigara kullanmayan personele yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları hayata geçirilerek mesainin 30 dakika erken bitirilmesi, 1 yıl için 7 gün fazladan yıllık izin hakkı tanınması söz konusu olabilecek, tek tip düz paket uygulaması için mevzuat değişikliği yapılacak ve tütün ürünü satışı 21 yaşına çıkarılacak..
Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2018-2023 tamamlandı. İlk kez Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ tarafından AA Editör Masası'nda kamuoyu ile paylaşıldı.
Eylem Planı'nda, tütün ürünlerinin dünyada olduğu gibi Türkiye'de en yaygın kullanılan bağımlılık yapıcı maddeler arasında yer aldığı, sadece tütün ürünü kullananlar değil tütün dumanına maruz kalanların da aynı şekilde etkilendiği vurgulandı. Dünyada yılda 7 milyondan fazla, Türkiye'de de 100 binden fazla kişinin tütün ürünü kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekildi.
Türkiye'de 2004'te Tütün Kontrolü Sözleşmesi'ne imza atmasından bu yana hayata geçirilen kanunlar, medya kampanyaları, eylem planlarıyla alınan tedbirlerin ardından 2014'te yüzde 32,5 olan tütün kullanım oranının, 2016'da yeniden düşme eğilimine girerek yüzde 31,6'ya kadar indiğinin altı çizildi.
Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2018-2023 tamamlandı. İlk kez Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ tarafından AA Editör Masası'nda kamuoyu ile paylaşıldı.
Eylem Planı'nda, tütün ürünlerinin dünyada olduğu gibi Türkiye'de en yaygın kullanılan bağımlılık yapıcı maddeler arasında yer aldığı, sadece tütün ürünü kullananlar değil tütün dumanına maruz kalanların da aynı şekilde etkilendiği vurgulandı. Dünyada yılda 7 milyondan fazla, Türkiye'de de 100 binden fazla kişinin tütün ürünü kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekildi.
Türkiye'de 2004'te Tütün Kontrolü Sözleşmesi'ne imza atmasından bu yana hayata geçirilen kanunlar, medya kampanyaları, eylem planlarıyla alınan tedbirlerin ardından 2014'te yüzde 32,5 olan tütün kullanım oranının, 2016'da yeniden düşme eğilimine girerek yüzde 31,6'ya kadar indiğinin altı çizildi.
2018-2023 Eylem Planı hazırlanması sürecinde, 2015-2018 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı kapsamında yürütülen faaliyetlerin etki değerlendirmeleri yapılarak yaygınlaştırılmaları ya da güncellenmeleri konusunda fikir birliğine varıldı.
Uluslararası iyi uygulama örnekleri taranarak anlamlı etki sağlayacak olan strateji ve faaliyetler yeni hazırlanan planlara dahil edildi. Hazırlık sürecinde politika laboratuvarları kurularak ilgili kurumlardan sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm paydaşların katkılarının alınmasına özen gösterildi. Yapılan güncelleme ile ulusal nihai hedefler yıllara göre takibi yapılacak şekilde organize edildi.
Buna göre, eylem planı kapsamında tütün ürünlerine talep, ulaşılabilirlik azaltılacak ve tütün kontrolünde koordinasyon izleme ve değerlendirme yapılacak.
Tütün kullanımının tehlikeleri konusunda kapsamlı uyarılar ile tütün kullanımının adolesan ve genç yetişkinler arasında olumsuz bir davranış biçimi olarak benimsenmesine yönelik çalışmalara da ağırlık verilecek. Tütün ürünlerinin zararları ile ilgili tüm strateji ve faaliyetlere ilişkin öngörülen hedeflere ulaşmak için kurumlararası eş güdüm sağlanacak.
"ÖĞRENCİLERE YÖNELİK ÖRTÜLÜ SENARYOLAR OLUŞTURULACAK"
Tütün ürünleri kullanımının zararları konusunda öğrenci, öğretmen ve velilerin bilgilendirilmesi, farkındalık oluşturulması, olumlu tutum ve davranış geliştirilecek. Bu kapsamda, eğitim müfredatında yer alan fen bilimleri, sosyal bilimler, matematik ve Türkçe derslerinde mümkün olduğunca tütün ürünleri kullanımının zararları konusunda farkındalığı artırıcı örnekler yer alacak.
3-6 yaş, 7-12 yaş ve 13-15 yaş gruplarında, mevcut animasyon ve çizgi filmlerde akranlarına gerektiğinde "Hayır" diyebilme davranışının geliştirilmesine yönelik örtülü senaryolar oluşturulacak.
Kamu kurum ve kuruluşlarının çalışanlarına yönelik eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi ve uygulanması kapsamında polis, asker, öğretmen ve sağlık çalışanları gibi toplumda rol model olan meslek gruplarında tütün ürünü kullanımının önüne geçilmesi ve bırakmanın teşvik edilmesine yönelik programlar düzenlenecek. Ayrıca eğitim ve sağlık kurumları başta olmak üzere bütün kurumlarda "Sigarasız Kurum" uygulaması teşvik edilecek.
GENÇLERE ROL MODEL OLANLAR DA AKTİF ROL ALACAK
Eylem Planı'nda Tütün kontrolü çalışmalarına ilişkin yazılı, görsel ve işitsel medyanın desteğinin artırılmasına yönelik faaliyetler yapılmasına önem veriliyor. Buna göre, dizi, film, tiyatro senarist ve yönetmenleriyle birlikte yazılı ve görsel basın mensuplarına yönelik eğitim, farkındalık ve sertifika programları oluşturulacak.
Dizi, film, sinema, tiyatro ve çocuklara yönelik yapımlarda tütün ürünlerinin zararları ve pasif etkilenim hakkında mesajların verilmesi için teşvik mekanizması geliştirilecek.
Sosyal medyada sıkça yer alan kişilerle rol model olan kişilerin tütün ürünleri kullanımının zararları ve pasif etkilenim konusunda destek olmalarına yönelik eğitim, farkındalık ve sertifika programları yapılacak.
Hedef kitle tarafından kullanılan sosyal ağ siteleri, en çok ziyaret edilen web siteleri (forumlar, bloglar, internet oyunları, online alışveriş siteleri içerisine veya doodle olarak) ve en çok izlenen videoların açılış anına veya içerisine, konu ile ilgili hazırlanan görsellerin ve videoların yer aldığı pop-up şeklinde tamamı izlenmeden geçilemeyen açılır pencereler ve banner yerleştirilecek.
GSM operatörleri aracılığıyla tütün ürünlerinin zararları ve pasif etkilenim hakkında kişilere bilgilendirilme SMS'ler atılacak.
"SİGARA BAĞIMLILIĞI TEDAVİ HİZMETLERİ, SUT KAPSAMINA ALINACAK"
Sigara bırakma hizmetlerinin güçlendirilmesi kapsamında aile sağlığı merkezlerinde sigara bırakma hizmetleri sunulacak. Ayrıca sigara bırakma polikliniğinde sigara bırakma tedavisinde kullanılan farmakolojik tedavilerin sürekliliği sağlanacak. Sigara bağımlılığı tedavi hizmetleri, Sağlık Uygulama Tebliği kapsamına alınacak.
Sigarayı bırakmanın teşvik edilmesi amacıyla da bir dizi planlara yer verilen eylem planına göre, "bırak kazan" kampanyaları düzenlenecek, sigara kullanmayan personele yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları hayata geçirilecek. Bu kapsamda, mesainin 30 dakika erken bitirilmesi, 1 yıl için 7 gün fazladan yıllık izin hakkı tanınması, sigorta primlerinin düşürülmesi, hiçbir çalışanın sigara içmediği sigarasız işletmeler için vergi indirimi uygulaması, işe alım süreçlerinde sigara kullanmayan kişilerin tercih edilmesi, çocuk ve aile yardımı tutarlarının arttırılması gibi teşvik edici düzenlemeler söz konusu olabilecek.
İHLALE GEÇİT YOK
Dumansız hava sahası uygulamasının kapsamının genişletilmesi amacıyla da çalışmalar yapılacak. Bu kapsamda da AVM, havaalanı, kamu binaları gibi yoğun olarak kullanılan yerlerin giriş ve çıkış kapılarının önlerinde tütün ürünü kullanımının önlenmesine yönelik oluşturulmuş dumansız alan tanımının kanunla güçlendirilecek.
Çocuk parkları ve yürüyüş yolu gibi spor için ayrılmış alanlar ile ibadethanelerin açık alanlarında tütün ürünü kullanımının önlenmesine yönelik yasal düzenleme yapılacak.
Hastanelerin, restoran, kafe ve diğer işletmelerin, üniversite kampüslerinin, havuz ve plajların açık alanlarında tütün ürünü kullanımını kısıtlamaya yönelik düzenlemeler hayata geçirilecek.
Kamu kurum kuruluşlarında ihlale rastlanılması halinde ihlalin yaşandığı birimin amirine müeyyide uygulanmasına yönelik yasal düzenleme yapılacak.
Kapalı alan tanımının uluslararası standartlar dikkate alınarak genişletilmesine yönelik kanunda değişikliğe gidilecek.
DÜZ PAKET UYGULAMASI EYLEM PAKETİNDE
Reklam, promosyon ve sponsorluğun önlenmesi amacıyla yapılacak faaliyetler kapsamında, yeni eylem planında düz paket uygulamasının hayata geçirilmesi planlanıyor. Bunun için tek tip düz paket uygulamasına geçilmesine yönelik mevzuat değişikliği yapılacak. Taslak mevzuat hazırlanmasının ardından uygulamaya 2019'da geçilmesi öngörülüyor.
Resimli sağlık uyarı kataloğunun periyodik olarak değiştirilmesine yönelik mevzuat düzenlemesi yapılacak ve Türkiye'ye özgü resimli sağlık uyarısı arşivi oluşturulacak.
Düz paket uygulamasıyla tütün ürünlerinin çekiciliği azalması, tütün ürünü paketlerindeki reklam unsurlarının engellenmesi, bazı tütün ürünü paketlerinin ürünü daha az zararlıymış gibi gösteren yanıltıcı etkisinin azaltılması, sağlık uyarılarının daha çok dikkat çekici hale gelmesi ve etkisinin artması bekleniyor.
Öte yandan satış noktalarındaki her türlü reklam promosyon ve sponsorluk faaliyetlerinin önlenmesi için tütün ürünü satış ve sunumuna saat ve gün sınırlaması getirilmesi planlanıyor.
Sağlık, eğitim ve öğretim, kültür ve spor hizmeti verilen yerler ile açık alkollü içki satışı veya sunumu yapılan yerlerde tütün ürünlerinin satışının ve sunumunun yapılamaması ile ilgili mevzuat düzenlenecek.
"TÜTÜN ÜRÜNÜ SATIŞININ 21 YAŞINA ÇIKARILMASI PLANLANIYOR"
İlgili tüm kurum ve kuruluşlar arasında tam bir eşgüdüm ve iş birliği sağlanarak tütün ürünlerinin yasadışı ticaretiyle etkin olarak mücadele edilecek. Bu kapsamda, elektronik sigara gibi Türkiye'de ruhsatlandırılmamış tüm tütün ürünü ve taklit eder tarzdaki ürünlerin ülkeye girişi, satışı ve kullanımının önlenmesi için de faaliyeteler yürütülecek.
18 yaşını doldurmamış bireylere tütün ürünlerinin satış, dağıtım ve sunumunu yasaklayan mevcut yasal düzenlemeye, uyumun denetlenmesi ve uymayanlara caydırıcı nitelikte cezai müeyyideler uygulanacak.
Ayrıca, 18 yaşını doldurmayan bireylere tütün ürünlerinin satış ve dağıtımını yasaklayan mevcut yasal düzenlemenin kapsamı genişletilerek tütün ürünü satışının 21 yaşına çıkarılması öngörülüyor.
10 Haziran 2018 Pazar
Kanserden korunmak için 10 altın öneri
Dünya Kanser Araştırmaları Fonu (WCRF), kanserden kaçınmak için alkol ve işlem görmüş et tüketiminin kesilmesini önerdi. Kanserle mücadeleye yönelik 10 maddelik tavsiye listesi yayımlayan WCRF, düzenli alkol ve işlem görmüş et tüketiminin kanser riskini
Imperial College London araştırmacılarının 34 ülkeden 51 milyon kişi üzerinde yapılan bir diz i araştırmanın sonuçlarını gözden geçirerek hazırladığı rapora dayananan tavsiye listesi, hastalık riskini yüzde 40'a kadar azaltmayı hedefliyor
"Kanseri önlemek için alkol kullanmamak en iyisi" ifadesine yer verilen tavsiye listesinde, son yıllarda yapılan araştırmaların alkol ile içinde meme, karaciğer ve bağırsak kanserinin de yer aldığı 6 kanser türü arasında güçlü bir bağlantı bulduğu kaydedildi.
WCRF sucuk, pastırma gibi işlenmiş etlerden bütünüyle kaçınılmasını isterken, kırmızı et tüketiminide haftada yarım kilogramı geçmeyecek şekilde ve küçük porsiyonlar halinde azaltmayı tavsiye etti. WCRF, işlem görmüş et ve kırmızı et tüketimini azaltarak bağırsak kanseri riskini düşürebileceğini kaydetti.
WCRF, on yıl önce 7 kanser türüne neden olan obezitenin bugün 12 kanser türüne yol açtığ ını bildirdi. Raporda obezitenin karaciğer, yumurtalık, (ilerlemiş) prostat, mide, ağız ve boğaz, bağırsak, (menopoz sonrası) göğüs, safra kesesi, böbrek, yemek borusu, pankreas ve rahim kanserine neden olduğu açıklandı.
WCRF'nin tavsiye listesinin başında, aşırı kilodan kaçınmak yer aldı. Obezitenin İngiltere'de 2 o yıl içinde kanser riskini artırmak bakımından sigarayı geçeceği belirtilen listedeki tavsiyeler arasında, daha fazla meyve ve sebze tüketilmesi, daha fazla meyve sebze tüketilmesi, daha fazla hareket edilmesi, şekerli içeceklerden kaçınılması, fast food tüketilmemesi ve çocukların anne sütüyle beslenmesi de yer aldı.
Listede, beslenme için vitamin ve mineral kapsüllerine güvenilmemesi ve normal gıda tüketil mesi tavsiyesine yer verildi. Tütün kullamını engelleyerek, sağlıklı beslenerek ve fiziksel aktiviteyi artırarak kanserin yüzde 40'a kadar önlenebilir olduğu belirtildi.
WCRF Direktörü Dr. Giota Mitou da İngiliz The Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada, "H er geçen gün daha çok ülkenin Batılı yaşam tarzını benimsemesi ile 2035'e kadar kanser vakalarında küresel olarak yılda 24 milyon artış olacağı tahmin ediliyor" dedi. Özellikle şekerli ve alkollü içeceklerden kaçınılmasının önemini vurgulayan Mitou, "Sudan başka bir şey içmemek en iyi tavsiye olur" görüşünü dile getirdi.
Cancer Research UK uzmanı Prof. Dr. Linda Baul da Imperial College London raporunun kanser hakkında bilinen gerçekleri destekler nitelikte olduğunu belirterek, "Kanser riskini azaltmanın yolu hayat tarzımızdan geçiyor. Sigara içmemek, sağlıklı kiloda olmak, sağlıklı yiyip içmek ve hareket etmek yarar sağlıyor" ifadelerini kullandı.
Imperial College London araştırmacılarının 34 ülkeden 51 milyon kişi üzerinde yapılan bir diz i araştırmanın sonuçlarını gözden geçirerek hazırladığı rapora dayananan tavsiye listesi, hastalık riskini yüzde 40'a kadar azaltmayı hedefliyor
"Kanseri önlemek için alkol kullanmamak en iyisi" ifadesine yer verilen tavsiye listesinde, son yıllarda yapılan araştırmaların alkol ile içinde meme, karaciğer ve bağırsak kanserinin de yer aldığı 6 kanser türü arasında güçlü bir bağlantı bulduğu kaydedildi.
WCRF sucuk, pastırma gibi işlenmiş etlerden bütünüyle kaçınılmasını isterken, kırmızı et tüketiminide haftada yarım kilogramı geçmeyecek şekilde ve küçük porsiyonlar halinde azaltmayı tavsiye etti. WCRF, işlem görmüş et ve kırmızı et tüketimini azaltarak bağırsak kanseri riskini düşürebileceğini kaydetti.
WCRF, on yıl önce 7 kanser türüne neden olan obezitenin bugün 12 kanser türüne yol açtığ ını bildirdi. Raporda obezitenin karaciğer, yumurtalık, (ilerlemiş) prostat, mide, ağız ve boğaz, bağırsak, (menopoz sonrası) göğüs, safra kesesi, böbrek, yemek borusu, pankreas ve rahim kanserine neden olduğu açıklandı.
WCRF'nin tavsiye listesinin başında, aşırı kilodan kaçınmak yer aldı. Obezitenin İngiltere'de 2 o yıl içinde kanser riskini artırmak bakımından sigarayı geçeceği belirtilen listedeki tavsiyeler arasında, daha fazla meyve ve sebze tüketilmesi, daha fazla meyve sebze tüketilmesi, daha fazla hareket edilmesi, şekerli içeceklerden kaçınılması, fast food tüketilmemesi ve çocukların anne sütüyle beslenmesi de yer aldı.
Listede, beslenme için vitamin ve mineral kapsüllerine güvenilmemesi ve normal gıda tüketil mesi tavsiyesine yer verildi. Tütün kullamını engelleyerek, sağlıklı beslenerek ve fiziksel aktiviteyi artırarak kanserin yüzde 40'a kadar önlenebilir olduğu belirtildi.
WCRF Direktörü Dr. Giota Mitou da İngiliz The Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada, "H er geçen gün daha çok ülkenin Batılı yaşam tarzını benimsemesi ile 2035'e kadar kanser vakalarında küresel olarak yılda 24 milyon artış olacağı tahmin ediliyor" dedi. Özellikle şekerli ve alkollü içeceklerden kaçınılmasının önemini vurgulayan Mitou, "Sudan başka bir şey içmemek en iyi tavsiye olur" görüşünü dile getirdi.
Cancer Research UK uzmanı Prof. Dr. Linda Baul da Imperial College London raporunun kanser hakkında bilinen gerçekleri destekler nitelikte olduğunu belirterek, "Kanser riskini azaltmanın yolu hayat tarzımızdan geçiyor. Sigara içmemek, sağlıklı kiloda olmak, sağlıklı yiyip içmek ve hareket etmek yarar sağlıyor" ifadelerini kullandı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
