Prof. Dr. Temel Yılmaz, süt ile ilgili doğruları ve yanlışları Habertürk'teki köşesine taşıdı. İşte Yılmaz'ın o yazısı:
Sağlık alanında artıya, eksi demenin prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Yıllar süren adeta iğneyle kuyu kazılarak elde edilen insan sağlığını doğrudan ilgilendiren bilimsel araştırma sonuçlarının yerini bir gecede bilgisayarın başına oturup çalakalem yazılmış popülist yorumların yüksek reyting yaptığı bir sürecin alması, toplum sağlığını etkileyecek bir noktaya getiriyor.
Bugün yine benzer tartışmalı bir dosyayı açıyoruz, süt gerçekten zararlı mı değil mi?
YAŞAMIN İLK İÇECEĞİ
Bir süre önce bir öğretim üyesi arkadaşım “Sütünüz bozuksa” diye bir yazı yazdı. Yazıda süte çok haksızlık yapmış, sütte her şeyin insan sağlığına zararlı olduğunu ve kesinlikle içilmemesi gerektiğini yazıyor. Bu görüşlere katılmıyorum
“Süt zararlı mı, faydalı mı?” tartışmaları uzun zamandan beri sürüyor. Öncelikle bilinmelidir ki insan vücudu için en gerekli olan elementin tamamını içeren tek gıda maddesi süttür. Süt olmadan yeni doğan bir canlının hayatını sürdürmesi neredeyse imkânsız. Yeni doğan bir canlının hayata tutunmasını sadece kendi annesinin sütü değil başka bir canlının sütü de sağlayabilir.
İnsanlar için süt tüketimi, bırakın zararını yaşam için oldukça önemli ve büyük bir ihtiyaç. Özellikle çocukların büyüme dönemlerinde kemik gelişimi için çok faydalı. Gerekli olan kalsiyum, fosfor, magnezyum var.
Süt sadece çocuklar için değil yetişkinlerin kemikleri için de gereklidir. Osteoporoz gibi kemik hastalıklarını önlemektedir. Özellikle kadınlar için çok önemli. Sütte bulunan kalsiyum ve fosfor miktarı sağlıklı dişler ve bakımı için gerekli. Ortalama bir bardak düşük yağlı süt, vücudun gerek duyduğu kalsiyumun % 30’unu karşılamakta.
SÜT KANSER YAPAR MI?
Cevap hayır. Vücudun ihtiyacı kadar alınan süt aksine kanserden korur. Süt alımıyla hem kolorektal hem de meme kanseri riski üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olduğunu gösteren önemli çalışmalar var.
45 bin İsveçli erkek üzerinde yapılan yeni bir çalışma, günde 1.5 bardak süt içen erkeklerin kansere yakalanma riskinin haftada sadece 2 bardak süt içenlerden % 35 daha düşük olduğunu bildirmiştir.
Ayrıca 40 bin Norveçli kadın üzerinde yapılan çalışmada, çocukluklarından başlayarak yetişkin olarak da süt içmeye devam edenlerde, meme kanserine yakalanma riskinin daha az olduğu bulunmuştur.
Günde 2 litrenin üzerinde içilen inek sütünün vücuda giren yabancı protein olarak oluşturduğu alerjik reaksiyonun kanser gelişimine zemin oluşturduğu yönünde çalışmalar var ama günlük bir bardak sütün kanser oluşturacağına dair çalışma yok.
PASTORİZASYON VE UHT ZARARLI MI?
Sütle ilgili eleştirilerden bir bölümü sterilizasyon yöntemleri üzerine. Ama bilinmelidir ki sterilizasyon bir zorunluluk. Sterilizasyon yöntemleri, geç- tiğimiz yüzyılda tüberküloz salgınında, tüberküloz mikrobunun inek sütünden geçtiği ve tüberkü- lozun yayılmasında çok önemli rolü olduğunun ortaya çıkmasıyla gündeme geldi. Sterilizasyon yöntemleri ile tüberküloz, brusella gibi birçok hastalık salgını önlendi.
Günümüzde en çok tüketilen sütler, kutu sütleri. Bunlar UHT denilen sistemle, yani çok yüksek ısılara maruz bırakılarak sterilize ediliyor ve içlerindeki tüm mikroplar öldürü- lüyor. Bu nedenle sütler 4 ay bozulmadan kalabiliyor. Günlük şişe sütleri ise pastörizasyon denilen bir yöntemle mikroptan arındırılıyor, bunların ömürleri daha kısa; 3 gün kadar.
Süt sterilizasyonuyla ilgili eleştirilerde deniyor ki, sütte hastalık yapabilen mikroplar bulunabildiği gibi, probiyotikler denen vücut için faydalı “dost mikroplar” da var. Isıtma işlemi sırasında da zararlı mikroplarla beraber faydalı probiyotikler, bunların ürettikleri enzimler ve vitaminler de istemeden tahrip oluyor...
Bu görüş doğru olsa bile süt bir probiyotik ilacı olarak değil süt olduğu için içilir, probiyotik olarak çiğ süt içmenin getireceği birçok sorun çok daha riskli. Sterilizasyon teknikleri sayesinde, tarih boyunca sütle geçen birçok salgın hastalık önlendi.
KAZEİN VE LAKTOZ
Süt proteininin % 80’i kazein, % 20’si whey proteini. Kazein ile ilgili farklı görüşler var. Çok yavaş parçalandığı için uzun süreli kas yapım desteğini sağladığı ve tok tuttuğuyla ilgili çalışmalar var. Bu nedenle sporcuların bazı destek ürünlerinde kazein yer alıyor.
Karşıt görüşler ise, sütteki kazeinin içinde bulunan “casomorphin”in morfin benzeri yapıda olduğu ve beyindeki “opioid” reseptörlerine bağlanıp alışkanlık yapabileceği konusunda. Ancak bu çalışmaların güvenilirliği zayıf, ayrıca bir bardak sütle süt bağımlılığı olduğunu gösteren hiçbir çalışma yok.
Sütle ilgili diğer bir tartışma konusu laktoz ya da süt şekeri üzerine. Laktoz doğada sadece sütte bulunan bir şeker. Laktoz, içinde glikoz ve galaktoz şekerleri içeriyor; büyük molekül, bu nedenle bağırsaktan yavaş emiliyor. Emilim için suyla birleşiyor ve laktaz enzimiyle parçalanıyor. Bu yavaş emilim aslında sindirim için çok önemli, ani insülin salınımını uyarmıyor, ani açlık ataklarına neden olmuyor. Anne sütündeki laktoz oranının inek sütünün iki katı olduğunu da unutmamak gerek.
Karşıt görüşler ise laktoz alerjisini öne sürüyor. Laktoz alerjisi genellikle aşırı duyarlı kişilerde ya da laktaz enzimi yetersiz olanlarda aşırı gaz, şişkinlik ve ishalle ortaya çıkıyor. Öncelikle bilinmesi gerekir ki her gıdaya karşı alerji olması mümkün. Laktoz alerjisi olanlar için laktozsuz süt öneriliyor. Laktoz alerjisi var diye sütü yasaklayan bir görüş yok.
Sütte hem çok yavaş emilen proteinlerin hem de çok yavaş emilen karbonhidratların yer alması bir dezavantaj değil, tesadüf de değil. Süt bu özelli- ğiyle en önemli, sağlıklı besin desteği.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sut-faydali-mi-zararli-mi/1234838
30 Eylül 2017 Cumartesi
16 Eylül 2017 Cumartesi
“Diyabetin tedavisi bulundu, ama ilaç şirketleri fazla para kazanmak için halka açıklamıyor” şeklindeki söylentiye diyabet uzmanından yanıt
Prof. Dr. Temel Yılmaz, başta diyabet ve kanser olmak üzere kronik hastalıkların tedavileriyle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Yılmaz'ın açıklamaları Habertürk'te şöyle yer aldı:
Yaşam boyu süren kronik hastalıkların önemli bir bölümünün henüz kesin bir tedavi yöntemi yok. Bu hastalıklarda tıbbın bütün hedefi, hastalığın hastaya zarar vermesini engellemekle sınırlı. Sonuçta bu hayat boyu ilaç kullanma anlamına geliyor ve hastayı çok zorluyor.
Kronik hastalıkların listesi uzun. Bunların içinde en önemli iki hastalık var. Diyabet ve kanser (kanseri de artık bu gruba alıyorlar). Bu iki hastalıkta sürekli ilaç kullanma zorunluluğu hastayı zorladığı gibi bir süre sonra ciddi endişeler ve komplo teorileri oluşturuyor. “Kanserin ilacı var ama piyasaya çıkarmıyorlar, diyabeti kökten silecek ilaç bulundu ama firmalar bunu gizli tutuyorlar” gibi söylentiler bir süre sonra insanların birbirini tetiklemesiyle giderek daha fazla taraftar topluyor.
Kanser uzmanı değilim ama aslında diyabetin kesin tedavisi için 40 yılı aşkın bir çalışma deneyimimle bir uzman görüşü olarak düşüncelerimi belirtmek istedim.
ULUSLARARASI DİYABET KONGRESİ
Lizbon’da 53. Uluslararası Diyabet Kongresi’ni (EASD) izliyorum. Devasa bir kongre merkezinde 15 bini aşkın bilim adamı, diyabeti konuşuyor, tartışıyor ve gelişmeleri izliyor. Kongrenin yoğunlaştığı dört alan var:
İlki, dünyada milyonlarca diyabet riski altındaki bir milyardan fazla insanın bu hastalıktan korunması için çalışmaların yoğunlaştırılması; ikincisi diyabette daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi, tedavi kalitesinin artırılması ve daha etkili ilaçların bulunması; üçüncüsü diyabetin daha iyi kontrolü, kesintisiz kan şeker takibi çalışmalarının geliştirilmesi; dördüncüsü diyabete bağlı organ hasarlarının kontrolü ve tedavisi için yeni yöntemlerin geliştirilmesi.
Ama kongrede herkesin kilitlendiği konu, beşinci grup oturumlardı. Bu oturumlarda sadece diyabetin radikal ve kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar konuşuldu. Diyabetin kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar üç ayrı alanda yürütülüyor. Bu üç alan; kök hücre nakli çalışmaları, suni pankreas ve cerrahi çözüm yöntemleri.
KÖK HÜCRE NAKLİ
Kök hücreden istenen bir hücre yapılması düşüncesi aslında vücuttaki tüm hücrelerin ana hücreden oluştuğu gerçeğinden yola çıkarak kök hücrelerin birtakım işlemlerden geçirilip hedeflenen hücreye dönüştürülmesinin mümkün olabileceği mantığından hareketle ortaya çıkmış.
Kök hücre çalışmaları, ana hücreden elde edilen yeni hücrelerin tedavi amaçlı tekrar vücuda geri verilerek hasarlı dokunun tamirini amaçlıyor. Bilim insanları, kısa sürede kök hücresinden kıkırdak hücresi, kalp kas hücresi, insülin salgılayan beta hücrelerini yapmayı başardı. Ama bu çalışmalara Katolik Kilisesi ve Papa karşı çıktı. Koyu bir Katolik olan dönemin Amerikan Başkanı Bush da bu çalışmaların fonlarını rafa kaldırdı.
Ancak Amerika’da yönetim değişikliğiyle çalışma fonları yeniden desteklenmeye başladı.
Diyabette bugün artık bu yöntemle bir insanın kendi kök hücresi alınıp, kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra insülin salgılayan beta hücresi haline getirilebiliyor ve bu hücreler herhangi bir organa (özellikle karaciğer) yerleştirilip hücrenin vücuda insülin vermesi sağlanabiliyor. Hücre, kişinin kendi hücresi olduğu için doku reddi olmuyor.
Bu çalışmalarda büyük bir yol alında ancak sorun henüz tam olarak çözülemedi. İnsan organizmasındaki insülin salgısı çok sofistik, kandaki şeker düzeylerine göre kendini ayarlayabiliyor.
Kök hücreden yapılan beta hücresi henüz bunu beceremiyor, aynı dozda insülin salgılıyor, bu sorunun çözümü için çalışmalar sürüyor. Özetle kök hücre nakli yakın gelecekte mümkün olacak.
YAPAY PANKREAS
Yapay pankreas iki ayrı sistemden oluşuyor. Birincisi sürekli kısa aralıklarla kanda şeker ölçümü yapan bir sistem, ikincisi ölçülen kan şeker değerlerine göre vücuda insülin veren özel bir insülin pompası.
CGM adı verilen 5 dakikada bir kan şekeri ölçen sürekli glikoz monitörü artık hayatımıza girdi, gelecek 10 yılda şeker ölçüm cihazlarının yerini alacak. Bu cihazlar şeker düştüğü ya da yükseldiği zaman uyarı sistemine sahip, telefonunuzda istediğiniz zaman görebiliyorsunuz. Doktorunuz ve yakınlarınıza sonuçları gönderebiliyor.
Bu sistem, bluetooth sistemiyle sürekli insülin infüzyonu yapabilen pompaya her 5 dakikada bir veri aktarıyor ve insülin pompası buna göre uygun dozda vücuda insülin veriyor. Bu cihazlar artık piyasaya çıktı ancak henüz küçük bazı eksikler var.
Öncelikle çok daha hızlı etkili insülinlere ihtiyaç var, mevcut insülinler içinde en hızlı etkili insülinin maksimum etki zamanı 45 dakika. Bu süre kan şekerini düşürmek için oldukça geç.
Ayrıca yapay pankreasın egzersiz, stres, hastalık gibi durumlarda ani kan şekeri değişimlerinde insülin oranını ayarlayabilecek algoritmik hesaplara ihtiyaç var, bunlar da yakında çözülecek gibi görünüyor.
CERRAHİ YÖNTEMLER ÇÖZÜM MÜ?
Bu konuda kesin bir kehanette bulunmak henüz mümkün değil, ama şu anda cerrahi yöntemler bir umut vermekten daha çok önemli noktalarda tıkanmış durumda.
Pankreas naklinde tıkanılan nokta, diyabetliye verilen yeni pankreasın vücut tarafından reddedilmesi. Bu sorunun aşılması için hastanın yaşam boyu savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar alması gerekiyor ki bu ilaçların yan etkisi çok. Ortak görüş, hastanın bu ilaçlar yerine insülin kullanmasının daha doğru olduğu yönünde.
Metabolik cerrahiyi diyabet tedavisinde henüz bilimsel bir yöntem olarak kabul gören görüş yok. Metabolik cerrahi bir obezite tedavi yöntemi. Kilo fazlalığı olan (vücut kitle indeksi 35’in üstündeki) hastalarda metabolik cerrahiyle kilo kaybeden diyabetlilerde ilaç ya da insülin ihtiyacı azalıyor, diyabet kontrolü daha kolaylaşıyor.
Buradaki en önemli sorun, cerrahi yöntemle mide ya da bağırsağın alınması, yer değiştirilmesi. Bu geriye dönüşü olmayan bir uygulama. Safra taşları, ciddi kemik erimesi, damping sendromu gibi ciddi yan etki sorunları var.
En iyisi ciddi bir beslenme ve egzersiz programıyla kilo vermek. Bu şekilde kilo veren ve zayıflayan hemen tüm diyabetlilerin ilaç ihtiyacı azalıyor, hatta ilaçları, insülini bırakıyor.
GİZLİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ VAR MI?
“Diyabetin tedavisi bulundu, ama ilaç şirketleri fazla para kazanmak için halka açıklamıyor” lafı şehir efsanesi. Zaten son yıllarda ilaç endüstrisi diyabet alanında tıkanmış durumda. Diyabet tedavisi için pazara giren yeni ilaçların ve yeni insülinlerin 20 yıl önceki ilaçlara göre anlamlı bir üstünlüğü kanıtlanamadı, üstelik yeni ilaçların yan etkileri endüstriyi zorluyor.
Öncelikle bilinmesi gereken bir konu var; endüstri ticari bir firma, hedefleri var, ürünlerini çok satmak zorunda, yeni ürün bulmak ve bu ürünleri cilalayıp satmak zorunda.
Zaman zaman endüstri, bir ilacın pozitif etkilerini ön plana çıkarıp yan etkilerini geri plana atabiliyor. Ya da çok satan bir ürünün daha gelişmiş versiyonunun pazara girişini geciktirebiliyor, hatta piyasaya çıkışını engelleyebiliyor.
Meslek hayatımda bu örnekleri gördüm, ama bilinmesi gerekir ki ilaç endüstrisi tüm dünyada diğer meslek alanlarından onlarca kat daha fazla denetleniyor ve çok daha etik çalışıyor. Diyabeti silip atacak bir ilaç bütün endüstrinin rüyası ve bunu bulmak için çalışan binlerce bilim insanı ve onlarca ilaç endüstrisi var.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/diyabet-cozuldu-gizleniyor-lafi-sehir-efsanesi/1230676
Yaşam boyu süren kronik hastalıkların önemli bir bölümünün henüz kesin bir tedavi yöntemi yok. Bu hastalıklarda tıbbın bütün hedefi, hastalığın hastaya zarar vermesini engellemekle sınırlı. Sonuçta bu hayat boyu ilaç kullanma anlamına geliyor ve hastayı çok zorluyor.
Kronik hastalıkların listesi uzun. Bunların içinde en önemli iki hastalık var. Diyabet ve kanser (kanseri de artık bu gruba alıyorlar). Bu iki hastalıkta sürekli ilaç kullanma zorunluluğu hastayı zorladığı gibi bir süre sonra ciddi endişeler ve komplo teorileri oluşturuyor. “Kanserin ilacı var ama piyasaya çıkarmıyorlar, diyabeti kökten silecek ilaç bulundu ama firmalar bunu gizli tutuyorlar” gibi söylentiler bir süre sonra insanların birbirini tetiklemesiyle giderek daha fazla taraftar topluyor.
Kanser uzmanı değilim ama aslında diyabetin kesin tedavisi için 40 yılı aşkın bir çalışma deneyimimle bir uzman görüşü olarak düşüncelerimi belirtmek istedim.
ULUSLARARASI DİYABET KONGRESİ
Lizbon’da 53. Uluslararası Diyabet Kongresi’ni (EASD) izliyorum. Devasa bir kongre merkezinde 15 bini aşkın bilim adamı, diyabeti konuşuyor, tartışıyor ve gelişmeleri izliyor. Kongrenin yoğunlaştığı dört alan var:
İlki, dünyada milyonlarca diyabet riski altındaki bir milyardan fazla insanın bu hastalıktan korunması için çalışmaların yoğunlaştırılması; ikincisi diyabette daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi, tedavi kalitesinin artırılması ve daha etkili ilaçların bulunması; üçüncüsü diyabetin daha iyi kontrolü, kesintisiz kan şeker takibi çalışmalarının geliştirilmesi; dördüncüsü diyabete bağlı organ hasarlarının kontrolü ve tedavisi için yeni yöntemlerin geliştirilmesi.
Ama kongrede herkesin kilitlendiği konu, beşinci grup oturumlardı. Bu oturumlarda sadece diyabetin radikal ve kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar konuşuldu. Diyabetin kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar üç ayrı alanda yürütülüyor. Bu üç alan; kök hücre nakli çalışmaları, suni pankreas ve cerrahi çözüm yöntemleri.
KÖK HÜCRE NAKLİ
Kök hücreden istenen bir hücre yapılması düşüncesi aslında vücuttaki tüm hücrelerin ana hücreden oluştuğu gerçeğinden yola çıkarak kök hücrelerin birtakım işlemlerden geçirilip hedeflenen hücreye dönüştürülmesinin mümkün olabileceği mantığından hareketle ortaya çıkmış.
Kök hücre çalışmaları, ana hücreden elde edilen yeni hücrelerin tedavi amaçlı tekrar vücuda geri verilerek hasarlı dokunun tamirini amaçlıyor. Bilim insanları, kısa sürede kök hücresinden kıkırdak hücresi, kalp kas hücresi, insülin salgılayan beta hücrelerini yapmayı başardı. Ama bu çalışmalara Katolik Kilisesi ve Papa karşı çıktı. Koyu bir Katolik olan dönemin Amerikan Başkanı Bush da bu çalışmaların fonlarını rafa kaldırdı.
Ancak Amerika’da yönetim değişikliğiyle çalışma fonları yeniden desteklenmeye başladı.
Diyabette bugün artık bu yöntemle bir insanın kendi kök hücresi alınıp, kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra insülin salgılayan beta hücresi haline getirilebiliyor ve bu hücreler herhangi bir organa (özellikle karaciğer) yerleştirilip hücrenin vücuda insülin vermesi sağlanabiliyor. Hücre, kişinin kendi hücresi olduğu için doku reddi olmuyor.
Bu çalışmalarda büyük bir yol alında ancak sorun henüz tam olarak çözülemedi. İnsan organizmasındaki insülin salgısı çok sofistik, kandaki şeker düzeylerine göre kendini ayarlayabiliyor.
Kök hücreden yapılan beta hücresi henüz bunu beceremiyor, aynı dozda insülin salgılıyor, bu sorunun çözümü için çalışmalar sürüyor. Özetle kök hücre nakli yakın gelecekte mümkün olacak.
YAPAY PANKREAS
Yapay pankreas iki ayrı sistemden oluşuyor. Birincisi sürekli kısa aralıklarla kanda şeker ölçümü yapan bir sistem, ikincisi ölçülen kan şeker değerlerine göre vücuda insülin veren özel bir insülin pompası.
CGM adı verilen 5 dakikada bir kan şekeri ölçen sürekli glikoz monitörü artık hayatımıza girdi, gelecek 10 yılda şeker ölçüm cihazlarının yerini alacak. Bu cihazlar şeker düştüğü ya da yükseldiği zaman uyarı sistemine sahip, telefonunuzda istediğiniz zaman görebiliyorsunuz. Doktorunuz ve yakınlarınıza sonuçları gönderebiliyor.
Bu sistem, bluetooth sistemiyle sürekli insülin infüzyonu yapabilen pompaya her 5 dakikada bir veri aktarıyor ve insülin pompası buna göre uygun dozda vücuda insülin veriyor. Bu cihazlar artık piyasaya çıktı ancak henüz küçük bazı eksikler var.
Öncelikle çok daha hızlı etkili insülinlere ihtiyaç var, mevcut insülinler içinde en hızlı etkili insülinin maksimum etki zamanı 45 dakika. Bu süre kan şekerini düşürmek için oldukça geç.
Ayrıca yapay pankreasın egzersiz, stres, hastalık gibi durumlarda ani kan şekeri değişimlerinde insülin oranını ayarlayabilecek algoritmik hesaplara ihtiyaç var, bunlar da yakında çözülecek gibi görünüyor.
CERRAHİ YÖNTEMLER ÇÖZÜM MÜ?
Bu konuda kesin bir kehanette bulunmak henüz mümkün değil, ama şu anda cerrahi yöntemler bir umut vermekten daha çok önemli noktalarda tıkanmış durumda.
Pankreas naklinde tıkanılan nokta, diyabetliye verilen yeni pankreasın vücut tarafından reddedilmesi. Bu sorunun aşılması için hastanın yaşam boyu savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar alması gerekiyor ki bu ilaçların yan etkisi çok. Ortak görüş, hastanın bu ilaçlar yerine insülin kullanmasının daha doğru olduğu yönünde.
Metabolik cerrahiyi diyabet tedavisinde henüz bilimsel bir yöntem olarak kabul gören görüş yok. Metabolik cerrahi bir obezite tedavi yöntemi. Kilo fazlalığı olan (vücut kitle indeksi 35’in üstündeki) hastalarda metabolik cerrahiyle kilo kaybeden diyabetlilerde ilaç ya da insülin ihtiyacı azalıyor, diyabet kontrolü daha kolaylaşıyor.
Buradaki en önemli sorun, cerrahi yöntemle mide ya da bağırsağın alınması, yer değiştirilmesi. Bu geriye dönüşü olmayan bir uygulama. Safra taşları, ciddi kemik erimesi, damping sendromu gibi ciddi yan etki sorunları var.
En iyisi ciddi bir beslenme ve egzersiz programıyla kilo vermek. Bu şekilde kilo veren ve zayıflayan hemen tüm diyabetlilerin ilaç ihtiyacı azalıyor, hatta ilaçları, insülini bırakıyor.
GİZLİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ VAR MI?
“Diyabetin tedavisi bulundu, ama ilaç şirketleri fazla para kazanmak için halka açıklamıyor” lafı şehir efsanesi. Zaten son yıllarda ilaç endüstrisi diyabet alanında tıkanmış durumda. Diyabet tedavisi için pazara giren yeni ilaçların ve yeni insülinlerin 20 yıl önceki ilaçlara göre anlamlı bir üstünlüğü kanıtlanamadı, üstelik yeni ilaçların yan etkileri endüstriyi zorluyor.
Öncelikle bilinmesi gereken bir konu var; endüstri ticari bir firma, hedefleri var, ürünlerini çok satmak zorunda, yeni ürün bulmak ve bu ürünleri cilalayıp satmak zorunda.
Zaman zaman endüstri, bir ilacın pozitif etkilerini ön plana çıkarıp yan etkilerini geri plana atabiliyor. Ya da çok satan bir ürünün daha gelişmiş versiyonunun pazara girişini geciktirebiliyor, hatta piyasaya çıkışını engelleyebiliyor.
Meslek hayatımda bu örnekleri gördüm, ama bilinmesi gerekir ki ilaç endüstrisi tüm dünyada diğer meslek alanlarından onlarca kat daha fazla denetleniyor ve çok daha etik çalışıyor. Diyabeti silip atacak bir ilaç bütün endüstrinin rüyası ve bunu bulmak için çalışan binlerce bilim insanı ve onlarca ilaç endüstrisi var.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/diyabet-cozuldu-gizleniyor-lafi-sehir-efsanesi/1230676
6 Eylül 2017 Çarşamba
Sivilce ilacı karaciğerini bitirdi
Yüzündeki tek sivilceden kurtulmak isteyen 2 çocuk annesi kadın, kullandığı ilaç yüzünden karaciğerini kaybetti.
Çorum'da yaşayan 2 çocuk annesi Sibel Çilingir’in (35) yüzündeki birkaç sivilceyi tedavi etmek için reçete edilen ilaç karaciğerini bitirdi. Doktorların 3 hafta süren çabası, izotretinoin etken maddeli ilacın harap ettiği karaciğeri kurtarmaya yetmedi. Çilingir, kardeşi Aysun İba’nın (33) verdiği karaciğer parçasıyla hayata tutunabildi.
Bir mağazada kasiyer olarak çalışan Çilingir, çenesindeki birkaç sivilceden rahatsız olunca bir dermatoloji uzmanına gitti. Çilingir’in verdiği bilgiye göre, Dr. Ö.Y. izotretinoin etken maddeli sivilce ilacını önerdi. Bir de kan testi istedi. Gelen testin sonucunu beğenmeyen Dr. Ö.Y. ‘15 gün bekleyelim’ dedi. İki hafta sonra ilaca başlattı. Çilingir 48 gün boyunca her gün birer tane izotretinoin ilacından içti. Ancak son iki hafta değişiklikler hissetmeye başladı. Göğsünün sağ tarafı şişmişti. Önce regle bağlı şişkinlik sandı. Ancak şişkinliğe göz akının ve cildinin sararması, şiddetli kusma, halsizlik de eklenince Çorum Devlet Hastanesi’ne başvurdu.
UMUDU KESTİLER
Yapılan testler karaciğerinin bittiğini işaret ediyordu. 6 gün kaldığı hastanede doktorlar bile umudu kesmiş, ailesine ‘canının istediğini getirin, yesin’ demişti. Toparlamayınca ailesinin ısrarlı talepleriyle İstanbul’a sevk edildi. İstanbul’daki hastanede 3 hafta boyunca uygulanan tedaviyle karaciğerinin toparlanması beklendi. Ancak umut edilen gerçekleşmeyince son çare olarak karaciğer nakli gündeme geldi. 5 kardeşinden Aysun İba hiç düşünmeden gönüllü verici oldu.
BAŞARILI NAKİL
Ondan alınan karaciğer Çilingir’e başarıyla nakledildi. Hastane odasında taburcu olacağı günü bekleyen Çilingir, “Çok korktum. Ölebilirdim. Şimdi yaşadıklarımı düşününce diyorum ki yüzümün her yeri sivilce olsaydı da bunları yaşamasaydım keşke. Sağlıklıydım, hiçbir sorunum yoktu. Şimdi çok dikkatli yaşamak zorundayım. İş hayatım bitti. İlacın etkisini daha dikkatli ve yakından takip etseydi belki de bunları yaşamayacaktım” dedi.
Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor
Prof. Dr. K. Yalçın Polat (Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Merkezi Başkanı): Hastamız yatırıldığında kan değerleri çok yüksekti. Karaciğer nakli yapma kararı almamız kolay olmadı. Üç haftalık tedavimiz sırasında karaciğer değerlerinin sürekli yükselmeye devam etmesi ve karaciğer yetmezliğine girmesi bize bu kararı aldırdı. Karaciğer biyopsisinde karaciğerde nekroz (cansız doku) gördük. Biraz daha bekleseydik komaya girecek, ardından da kaybedecektik. Karaciğer yetmezliğinin nedeni sivilce için aldığı ilaç. Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor. İzotretinoin alınırken mutlaka karaciğer enzimleri de yakından takip edilmeli. Her ilaç karaciğere uğruyor ve her birinin iyi etkilerinin yanında yan etkileri de var. Karaciğer bunları tolere edip toksinleri temizlese bile Çilingir’de olduğu gibi etkilenebiliyor da. Sadece izotretinoin değil antibiyotik, üst solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan asetaminofen türü ilaçlar, bazı bitkisel karışımlar da karaciğer yetmezliğine sokabiliyor.
Tek doz bile hasta edebilir
Prof. Dr. Murat Akyıldız (Gastroenteroloji Uzmanı): Gerekmedikçe ilaç kullanmamak lazım. Tek doz dahi yatkınlığı olan hastaların karaciğerini hasta etmeye yetebilir. Antibiyotik, ağrı kesici, mantar ilaçları, protein tozları, bitkisel karışımlar vs. de kontrolsüz kullanıldığında akut karaciğer yetmezliğine yol açabiliyor. Genelde hastalar bilhassa bitkisel karışımlar kullandıklarını saklıyor. Bazı hastalarda karaciğeri geri çevirebiliyoruz. Ama bu hastada çok ciddi karaciğer yetmezliğine yol açmıştı.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sivilce-ilaci-karacigerini-bitirdi/1227076
Çorum'da yaşayan 2 çocuk annesi Sibel Çilingir’in (35) yüzündeki birkaç sivilceyi tedavi etmek için reçete edilen ilaç karaciğerini bitirdi. Doktorların 3 hafta süren çabası, izotretinoin etken maddeli ilacın harap ettiği karaciğeri kurtarmaya yetmedi. Çilingir, kardeşi Aysun İba’nın (33) verdiği karaciğer parçasıyla hayata tutunabildi.
Bir mağazada kasiyer olarak çalışan Çilingir, çenesindeki birkaç sivilceden rahatsız olunca bir dermatoloji uzmanına gitti. Çilingir’in verdiği bilgiye göre, Dr. Ö.Y. izotretinoin etken maddeli sivilce ilacını önerdi. Bir de kan testi istedi. Gelen testin sonucunu beğenmeyen Dr. Ö.Y. ‘15 gün bekleyelim’ dedi. İki hafta sonra ilaca başlattı. Çilingir 48 gün boyunca her gün birer tane izotretinoin ilacından içti. Ancak son iki hafta değişiklikler hissetmeye başladı. Göğsünün sağ tarafı şişmişti. Önce regle bağlı şişkinlik sandı. Ancak şişkinliğe göz akının ve cildinin sararması, şiddetli kusma, halsizlik de eklenince Çorum Devlet Hastanesi’ne başvurdu.
UMUDU KESTİLER
Yapılan testler karaciğerinin bittiğini işaret ediyordu. 6 gün kaldığı hastanede doktorlar bile umudu kesmiş, ailesine ‘canının istediğini getirin, yesin’ demişti. Toparlamayınca ailesinin ısrarlı talepleriyle İstanbul’a sevk edildi. İstanbul’daki hastanede 3 hafta boyunca uygulanan tedaviyle karaciğerinin toparlanması beklendi. Ancak umut edilen gerçekleşmeyince son çare olarak karaciğer nakli gündeme geldi. 5 kardeşinden Aysun İba hiç düşünmeden gönüllü verici oldu.
BAŞARILI NAKİL
Ondan alınan karaciğer Çilingir’e başarıyla nakledildi. Hastane odasında taburcu olacağı günü bekleyen Çilingir, “Çok korktum. Ölebilirdim. Şimdi yaşadıklarımı düşününce diyorum ki yüzümün her yeri sivilce olsaydı da bunları yaşamasaydım keşke. Sağlıklıydım, hiçbir sorunum yoktu. Şimdi çok dikkatli yaşamak zorundayım. İş hayatım bitti. İlacın etkisini daha dikkatli ve yakından takip etseydi belki de bunları yaşamayacaktım” dedi.
Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor
Prof. Dr. K. Yalçın Polat (Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Merkezi Başkanı): Hastamız yatırıldığında kan değerleri çok yüksekti. Karaciğer nakli yapma kararı almamız kolay olmadı. Üç haftalık tedavimiz sırasında karaciğer değerlerinin sürekli yükselmeye devam etmesi ve karaciğer yetmezliğine girmesi bize bu kararı aldırdı. Karaciğer biyopsisinde karaciğerde nekroz (cansız doku) gördük. Biraz daha bekleseydik komaya girecek, ardından da kaybedecektik. Karaciğer yetmezliğinin nedeni sivilce için aldığı ilaç. Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor. İzotretinoin alınırken mutlaka karaciğer enzimleri de yakından takip edilmeli. Her ilaç karaciğere uğruyor ve her birinin iyi etkilerinin yanında yan etkileri de var. Karaciğer bunları tolere edip toksinleri temizlese bile Çilingir’de olduğu gibi etkilenebiliyor da. Sadece izotretinoin değil antibiyotik, üst solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan asetaminofen türü ilaçlar, bazı bitkisel karışımlar da karaciğer yetmezliğine sokabiliyor.
Tek doz bile hasta edebilir
Prof. Dr. Murat Akyıldız (Gastroenteroloji Uzmanı): Gerekmedikçe ilaç kullanmamak lazım. Tek doz dahi yatkınlığı olan hastaların karaciğerini hasta etmeye yetebilir. Antibiyotik, ağrı kesici, mantar ilaçları, protein tozları, bitkisel karışımlar vs. de kontrolsüz kullanıldığında akut karaciğer yetmezliğine yol açabiliyor. Genelde hastalar bilhassa bitkisel karışımlar kullandıklarını saklıyor. Bazı hastalarda karaciğeri geri çevirebiliyoruz. Ama bu hastada çok ciddi karaciğer yetmezliğine yol açmıştı.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sivilce-ilaci-karacigerini-bitirdi/1227076
1 Eylül 2017 Cuma
Sağlık Bakanlığı uyardı: Kurban etlerini 12 saat sonra tüketin
Sağlık Bakanlığı, kurbanlıkların kesildiği bugün için etlerin saklanması ve pişirilmesine yönelik uyarı yaptı. Etin 14-20 derecede 5-6 saat dinlendirilmesi gerektiğini belirten bakanlık, 12 saat sonra tüketilmesini önerdi
Gıda, Tarım Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, kurbanlık hayvan eti konusunda uyarıda bulundu. Bakanlığa bağlı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan rehber kitapçıkta, etlerin ilk olarak sıcak ve taze olduğu için 14-20 derecede 5-6 saat dinlendirilmesi gerektiği belirtildi. Daha sonra etin tüketim amacına göre sınıflandırılması önerildi. Etlerin kıymalık, kızartmalık ve haşlamalık olarak ayrılması gerektiği vurgulanan kitapçıkta, kurban etinin kullanım miktarlarına göre ambalajlanıp 4 derecede soğutulması tavsiye edildi.
‘EKSİ 18 DERECEDE 6 AY SAKLANABİLİR’
Gazete Habertürk'ün Aykut Yılmaz'ın haberine göre sıcak etin, oda sıcaklığında dinlendirilmeden soğutucuya konulması halinde kasılmadan dolayı iç ısısının yeterince düşmeyeceği dile getirilen kitapçıkta, bu nedenle etin sıcak kalacağı, birkaç gün sonra da bozulmaya başlayacağı kaydedildi. Bozulma sonucu yeşillenip kokuşan etin tüketilmemesi istenen kitapçıkta, “Etler 12 saat olgunlaştıktan sonra tüketilmeye başlanmalıdır. Olgunlaşmamış etler zor işlenir, iyi pişmez, sert ve lezzeti azdır. Olgunlaşmış etler daha kolay işlenir, kolay pişer, gevrek ve lezzetlidir” denildi.
Taze etin buzdolabında 1 hafta bozulmadan muhafaza edilebileceği belirtilen kitapçıkta, şu bilgiler verildi:
“Uygun büyüklüklerde ambalajlanıp buzlukta 1 ay, şoklandıktan sonra -18 derecede 6 ay saklanabilir. Etler tuzla salamura edilerek de saklanabilir. Tuz etlerin uzun süre bozulmasını önler. Eti diğer bir saklama şekli de kavurma yapmaktır. Kavurma yapılan etler uygun şartlarda 1 yıl saklanabilir. Etlerin daha uzun süre saklanması bozulmaya, besleyici değerinin azalmasına, lezzet ve aroma kaybına neden olur. Kullanılan ambalaj malzemeleri ve kaplar gıdalara uygun olmalıdır. Sanayide kullanılan kimyasal madde, ilaç, boya gibi maddeler için kullanılan bidon ve varillerin et ve gıdalar için kullanılması sağlık için büyük tehlikedir.”
Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/saglik-bakanligi-uyardi-kurban-etlerini-12-saat-sonra-tuketin/1226556
Gıda, Tarım Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, kurbanlık hayvan eti konusunda uyarıda bulundu. Bakanlığa bağlı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan rehber kitapçıkta, etlerin ilk olarak sıcak ve taze olduğu için 14-20 derecede 5-6 saat dinlendirilmesi gerektiği belirtildi. Daha sonra etin tüketim amacına göre sınıflandırılması önerildi. Etlerin kıymalık, kızartmalık ve haşlamalık olarak ayrılması gerektiği vurgulanan kitapçıkta, kurban etinin kullanım miktarlarına göre ambalajlanıp 4 derecede soğutulması tavsiye edildi.
‘EKSİ 18 DERECEDE 6 AY SAKLANABİLİR’
Gazete Habertürk'ün Aykut Yılmaz'ın haberine göre sıcak etin, oda sıcaklığında dinlendirilmeden soğutucuya konulması halinde kasılmadan dolayı iç ısısının yeterince düşmeyeceği dile getirilen kitapçıkta, bu nedenle etin sıcak kalacağı, birkaç gün sonra da bozulmaya başlayacağı kaydedildi. Bozulma sonucu yeşillenip kokuşan etin tüketilmemesi istenen kitapçıkta, “Etler 12 saat olgunlaştıktan sonra tüketilmeye başlanmalıdır. Olgunlaşmamış etler zor işlenir, iyi pişmez, sert ve lezzeti azdır. Olgunlaşmış etler daha kolay işlenir, kolay pişer, gevrek ve lezzetlidir” denildi.
Taze etin buzdolabında 1 hafta bozulmadan muhafaza edilebileceği belirtilen kitapçıkta, şu bilgiler verildi:
“Uygun büyüklüklerde ambalajlanıp buzlukta 1 ay, şoklandıktan sonra -18 derecede 6 ay saklanabilir. Etler tuzla salamura edilerek de saklanabilir. Tuz etlerin uzun süre bozulmasını önler. Eti diğer bir saklama şekli de kavurma yapmaktır. Kavurma yapılan etler uygun şartlarda 1 yıl saklanabilir. Etlerin daha uzun süre saklanması bozulmaya, besleyici değerinin azalmasına, lezzet ve aroma kaybına neden olur. Kullanılan ambalaj malzemeleri ve kaplar gıdalara uygun olmalıdır. Sanayide kullanılan kimyasal madde, ilaç, boya gibi maddeler için kullanılan bidon ve varillerin et ve gıdalar için kullanılması sağlık için büyük tehlikedir.”
Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/saglik-bakanligi-uyardi-kurban-etlerini-12-saat-sonra-tuketin/1226556
Kaydol:
Yorumlar (Atom)