Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkililerinden edinilen bilgilere göre, 1 Ocak'tan itibaren uygulanacak Türk Gıda Kodeksi Enerji İçecekleri Tebliği bu ürünlerin tekniğine uygun ve hijyenik şekilde üretilmesi, hazırlanması, işlenmesi, muhafazası, depolanması, taşınması ve pazarlanmasını sağlamak amacıyla hazırlandı.
Enerji içeceklerinin özelliklerini de belirleyen tebliğ, sporcu içeceklerini kapsamıyor.
Tebliğle ürünün alkolle tüketiminin önüne geçmek için etiketlerinde en az 3 milimetre puntoyla "Alkolle karıştırılarak veya beraber tüketilmemelidir" ifadesinin bulunması zorunlu hale getirildi.
Bu içecekler, toplu tüketim yerlerinde ambalaj bütünlüğü korunarak tüketiciye arz edilebilecek.
Enerji içeceklerinin tüketici sağlığında ve 18 yaş altındaki kişilerde yol açabileceği muhtemel riskler dikkate alınarak spor tesislerinde, okul kantinlerinde ve hastanelerde satışına izin verilmeyecek. Buralarda enerji içeceklerinin reklamı yapılamayacak. Bu ürünler 18 yaşından küçüklere de satılamayacak.
Tebliğle enerji içeceklerine bileşen olarak etil alkol ilave edilemeyeceği hüküm altına alındı. Ürünü oluşturan bileşenlerin çözündürülmesi, taşınması gibi işlemlerde kullanılabilen, bileşenlerde doğal olarak bulunabilen, üretim aşamasında oluşabilen ve son ürüne taşınan etil alkol miktarı en fazla 3 gram olacak.
"Meyveli" olarak adlandırılan enerji içeceklerinde meyve oranı, gazlılarda en az yüzde 4, gazsız olanlarda ise ağırlıkça en az yüzde 10 seviyesinde bulunacak.
Tebliğe aykırı davrananlar hakkında Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu'na göre yaptırım uygulanacak.
Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/enerji-iceceklerinde-yeni-donem/1264013
31 Aralık 2017 Pazar
15 Aralık 2017 Cuma
İşte limon suyunun iyi geldiği hastalıklar
Antioksidan bakımından oldukça sağlıklı olan limon suyu, vücudun ihtiyaç duyduğu minerali karşılamasının yanı sıra birçok hastalık için şifa deposu. Peki limon suyu hangi hastalıklara iyi gelir? İşte yanıtı...
1- Antibakteriye özelliği sayesinde gribe iyi gelir.
2- İçerisindeki potasyum, sitrik sit seviyesini düşürerek oksalat oluşumunun önüne geçer.
3- Bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur.
4- Gıda zehirlenmesine karşı etkilli bir panzehirdir.
5- Kan şekeri seviyesini düzenleyerek sindirmeyi kolaylaştırır.
6- Safra kesesi ağrılarına karşı etkilidir.
7- Tırnaktaki lekeleri giderir ve güçlenmesini sağlar.
8- Düzenli olarak tüketildiği takdirde reflüye iyi gelir.
1- Antibakteriye özelliği sayesinde gribe iyi gelir.
2- İçerisindeki potasyum, sitrik sit seviyesini düşürerek oksalat oluşumunun önüne geçer.
3- Bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur.
4- Gıda zehirlenmesine karşı etkilli bir panzehirdir.
5- Kan şekeri seviyesini düzenleyerek sindirmeyi kolaylaştırır.
6- Safra kesesi ağrılarına karşı etkilidir.
7- Tırnaktaki lekeleri giderir ve güçlenmesini sağlar.
8- Düzenli olarak tüketildiği takdirde reflüye iyi gelir.
1 Aralık 2017 Cuma
Dikkat: İstirahat, antibiyotikten daha faydalı
Kış aylarında genellikle solunum yollarındaki enfeksyonlar sebebiyle bilinçsiz antibiyotik kullanımında artış oluyor. Almanya’da halkın bilinçsiz şekilde antibiyotik kullanmaması için çıkarılan bilgilendirici broşürler doktorlar tarafından hastalara sunularak bunun önüne geçilmeye çalışılıyor.
Yüksek düzeyde antibiyotik kullanan ülkelerden biri de Türkiye. Özellikle kış aylarında kullanılan antibiyotik oranları daha da artıyor. Fakat Almanya’da antibiyotik kullanımını özellikle kış aylarında azaltmak için sigorta şirketleri veya sağlık sendikaları bir araya gelip halkı bu konuda bilgilendiriyor. Kış aylarında genellikle solunum yollarındaki enfeksiyonlar sebebiyle bilinçsiz antibiyotik kullanımı yaşanıyor. Almanya’da halkın bilinçsiz şekilde antibiyotik kullanmaması için çıkarılan broşürler sigorta şirketleri ve doktorlar tarafından hastalara sunuluyor.
Okuyucularımızdan Dr. Mehmet Gönes bu broşürleri Almanca’dan tercüme ederek gönderdi. Broşürlerde şu bilgiler yer alıyor;
1. Solum yolu enfeksyonları nedir ve nereden oluşuyor?
Aküt solunum yolu enfeksyonları solum yolu organların (Üst solum yolu organları: bademcik, sinus, burun, yutak / Alt solum yolu organları: gırtlak, soluk borusu). Rahatsızlıklar genellikle aniden ortaya çıkıyor (ağrı, öksürme, nezle, ateş).
Aküt solum yolu enfeksyonların 9´dan 10´u virüslerden kaynaklanıyor. Bu enfeksyona karşı tek başına vücudun bağışıklık sistemi baş edebilmekte. Ancak bunun için zaman gerekiyor.
2. Solum yolu enfeksyonları AntibiYotikle hızlı atlatılabilir mi?
Antibiyotikler bakteriler tarafından sebep olan hastalıklara karşı kullanılan etkili ilâçlardır. Virüslere karşı Antibiyotikler etkisizdir.
Antibiyotikler gereksiz veya hedefsiz kullanılırsa, bakteri resistanzların artmasına sebep oluyor: Antibiyotikler bakterilerin direncini arttırdığı için bir sonraki zamanda etki gösteremiyebiliyor.
Bazı hastalar ve ebeveynler solunum yolu enfeksiyonlarının Antibiyotikle daha hızlı iyileştiğine inanıyorlar. Bu ise yalnıştır. Büyük araştırmalar sonucu şu sonuçlar ortaya çıkmış durumda: Antibiyotikli veya Antibiyotsiz tedavi olsun, her iki grupda rahatsızlıklar (ağrı, öksürme, nezle, ateş) aynı zaman oranında iyileşme göstertiyor. Hatta Antibiyotik alan kişilerin yan etkilerden dolayı rahatsızlığı çoğalma göstertiyor.
3. Rahatsızlıkların süresi (enfeksyondan sonrakİ zaman)
Boğaz ağrısı: 2-3 gün. Nezle belirtileri/ burun tıkanma: 6-7 gün. Baş/ Kemik eklem ağrıları: 5-6 gün
Öksürük: Genellikle enfeksonun 4 veya 5 gününde başlayıp 1-2 hafta sürebiliyor.
4. Rahatsızlıkların azalması için neler yapabilirsiniz?
Vücudunun kendi direncini arttırın, bağışıklık sistemine yardımcı olun! İstirahat edin, vücudunuzu dinlendirin. Vücut hasta olduğu zaman stress ve vücudu yoran işler vücuda daha fazla yük oluyor.
Yeterli oranda su için. Su veya sıvı mamüller içmek bir yandan balgamın atımında yardımcı oluyor ve diğer yandan terlemeden oluşan su kaybını dengeler. Tavsiye edilen mineralli maden suyu, bitki ve meyve çaylarıdır. Yeterli temiz hava alın.
Kalorifer tarafından oluşan kuru hava burun boğaz kısmındaki mukoza’nın (nemli deri tabakası) kurumasına sebep oluyor. Bu durum direnci azaltıyor. Evi belirli aralıklarla havalandırın.
Sigarayı bırakın
Sigara içmek bağışıklık sistemini rahatsız ediyor ve solunum yollarına zarar veriyor.
Aile Hekiminizle konuşun. Nefes yolu rahatsızlıklarını ağrı ilâçlarıyla, burun spreyi veya diğer metodlarla azaltabilirsiniz.
5. Bilinmesi gereken noktalar
1. Antibiyotikler virüslerde etkisiz
Neredeyse bütün kulak, burun, boğaz ve nefesyolu enfeksiyonları virüslerden kaynaklanıyor. Antibiyotikler ise tek bakterilerde etkili. Virüslere karşı etkili değil. Antibiyotikler ağrıyı kesmiyor ve iyileşme süresini kısaltmıyor.
2. Antibiyotikler hedef odaklı kullanılması gerekiyor
Antibiyotikler önemli ilâçlar. Onlar tek bakteriel enfeksiyonlarda yardımcı oluyorlar.
3. Antibiyotiklerin yan etkisi var
Antibiyotikler vücutdaki önemli ve gerekli (iyi) bakterilerin dengesini değiştiriyor. Yan etki olarak mide ağrısı, amel, kusma veya deri de değişiklikler meydana getirebiliyor.
4. Antibiyotikler resistanz riskini arttırıyor
Hedefsiz, rastgele Antibiyotik kullanımı bakterilerin Antibiyotiklere karşı direncinin (resistanz) artmasını sağlıyor. Antibiyotikler etkili ilâç olarak kullanılabilmesi için, bilinçli bir şekilde kullanılması ve sadece hekim tarafından önerilmiş oranda kullanılması önemli.
Kaynak: Resist - Antibiotika bewusst anwenden - Resistenzen vermeiden (vdek.com/resist)
Yüksek düzeyde antibiyotik kullanan ülkelerden biri de Türkiye. Özellikle kış aylarında kullanılan antibiyotik oranları daha da artıyor. Fakat Almanya’da antibiyotik kullanımını özellikle kış aylarında azaltmak için sigorta şirketleri veya sağlık sendikaları bir araya gelip halkı bu konuda bilgilendiriyor. Kış aylarında genellikle solunum yollarındaki enfeksiyonlar sebebiyle bilinçsiz antibiyotik kullanımı yaşanıyor. Almanya’da halkın bilinçsiz şekilde antibiyotik kullanmaması için çıkarılan broşürler sigorta şirketleri ve doktorlar tarafından hastalara sunuluyor.
Okuyucularımızdan Dr. Mehmet Gönes bu broşürleri Almanca’dan tercüme ederek gönderdi. Broşürlerde şu bilgiler yer alıyor;
1. Solum yolu enfeksyonları nedir ve nereden oluşuyor?
Aküt solunum yolu enfeksyonları solum yolu organların (Üst solum yolu organları: bademcik, sinus, burun, yutak / Alt solum yolu organları: gırtlak, soluk borusu). Rahatsızlıklar genellikle aniden ortaya çıkıyor (ağrı, öksürme, nezle, ateş).
Aküt solum yolu enfeksyonların 9´dan 10´u virüslerden kaynaklanıyor. Bu enfeksyona karşı tek başına vücudun bağışıklık sistemi baş edebilmekte. Ancak bunun için zaman gerekiyor.
2. Solum yolu enfeksyonları AntibiYotikle hızlı atlatılabilir mi?
Antibiyotikler bakteriler tarafından sebep olan hastalıklara karşı kullanılan etkili ilâçlardır. Virüslere karşı Antibiyotikler etkisizdir.
Antibiyotikler gereksiz veya hedefsiz kullanılırsa, bakteri resistanzların artmasına sebep oluyor: Antibiyotikler bakterilerin direncini arttırdığı için bir sonraki zamanda etki gösteremiyebiliyor.
Bazı hastalar ve ebeveynler solunum yolu enfeksiyonlarının Antibiyotikle daha hızlı iyileştiğine inanıyorlar. Bu ise yalnıştır. Büyük araştırmalar sonucu şu sonuçlar ortaya çıkmış durumda: Antibiyotikli veya Antibiyotsiz tedavi olsun, her iki grupda rahatsızlıklar (ağrı, öksürme, nezle, ateş) aynı zaman oranında iyileşme göstertiyor. Hatta Antibiyotik alan kişilerin yan etkilerden dolayı rahatsızlığı çoğalma göstertiyor.
3. Rahatsızlıkların süresi (enfeksyondan sonrakİ zaman)
Boğaz ağrısı: 2-3 gün. Nezle belirtileri/ burun tıkanma: 6-7 gün. Baş/ Kemik eklem ağrıları: 5-6 gün
Öksürük: Genellikle enfeksonun 4 veya 5 gününde başlayıp 1-2 hafta sürebiliyor.
4. Rahatsızlıkların azalması için neler yapabilirsiniz?
Vücudunun kendi direncini arttırın, bağışıklık sistemine yardımcı olun! İstirahat edin, vücudunuzu dinlendirin. Vücut hasta olduğu zaman stress ve vücudu yoran işler vücuda daha fazla yük oluyor.
Yeterli oranda su için. Su veya sıvı mamüller içmek bir yandan balgamın atımında yardımcı oluyor ve diğer yandan terlemeden oluşan su kaybını dengeler. Tavsiye edilen mineralli maden suyu, bitki ve meyve çaylarıdır. Yeterli temiz hava alın.
Kalorifer tarafından oluşan kuru hava burun boğaz kısmındaki mukoza’nın (nemli deri tabakası) kurumasına sebep oluyor. Bu durum direnci azaltıyor. Evi belirli aralıklarla havalandırın.
Sigarayı bırakın
Sigara içmek bağışıklık sistemini rahatsız ediyor ve solunum yollarına zarar veriyor.
Aile Hekiminizle konuşun. Nefes yolu rahatsızlıklarını ağrı ilâçlarıyla, burun spreyi veya diğer metodlarla azaltabilirsiniz.
5. Bilinmesi gereken noktalar
1. Antibiyotikler virüslerde etkisiz
Neredeyse bütün kulak, burun, boğaz ve nefesyolu enfeksiyonları virüslerden kaynaklanıyor. Antibiyotikler ise tek bakterilerde etkili. Virüslere karşı etkili değil. Antibiyotikler ağrıyı kesmiyor ve iyileşme süresini kısaltmıyor.
2. Antibiyotikler hedef odaklı kullanılması gerekiyor
Antibiyotikler önemli ilâçlar. Onlar tek bakteriel enfeksiyonlarda yardımcı oluyorlar.
3. Antibiyotiklerin yan etkisi var
Antibiyotikler vücutdaki önemli ve gerekli (iyi) bakterilerin dengesini değiştiriyor. Yan etki olarak mide ağrısı, amel, kusma veya deri de değişiklikler meydana getirebiliyor.
4. Antibiyotikler resistanz riskini arttırıyor
Hedefsiz, rastgele Antibiyotik kullanımı bakterilerin Antibiyotiklere karşı direncinin (resistanz) artmasını sağlıyor. Antibiyotikler etkili ilâç olarak kullanılabilmesi için, bilinçli bir şekilde kullanılması ve sadece hekim tarafından önerilmiş oranda kullanılması önemli.
Kaynak: Resist - Antibiotika bewusst anwenden - Resistenzen vermeiden (vdek.com/resist)
Alıntı:
24 Kasım 2017 Cuma
Yumurtaya "yetiştirme şekli" damgası
Kabuklu yumurta üzerinde "yetiştirme metodu kodu" da yer alacak. Bu koddan, yumurtanın "organik", "kümeste kafessiz" ya da "kafesli" yetiştiricilikle üretilip üretilmediği görülebilecek
Yetiştirme metodu kodu, işletme ve kümes numarası yazılmamış yumurta, toptan veya perakende olarak satışa arz edilemeyecek.
Kabuklu yumurta üzerinde "yetiştirme metodu kodu"nun da yer alması zorunluluğu getirildi. Bu koddan, yumurtanın "organik", "kümeste kafessiz" ya da "kafesli" yetiştiricilikle üretilip üretilmediği anlaşılacak.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının, Türk Gıda Kodeksi Yumurta Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliği, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Tebliğe göre, doğrudan insan tüketimine veya gıda sanayisinin kullanımına sunulan kabuklu yumurta (A sınıfı) üzerine "yetiştirme metodu kodu" da damgalanacak. Söz konusu kodun tespitinde "Yumurtacı Tavukların Korunması İle İlgili Asgari Standartlara İlişkin Yönetmelik" hükümleri esas alınacak.
Yetiştirme metodu kodu, işletme ve kümes numarası önüne, organik yetiştiricilik için 0, free range (açık dolaşıma erişim) yetiştiricilik için 1, kümeste kafessiz yetiştiricilik için 2 ve kafesli yetiştiricilik için 3 olacak şekilde sistem tarafından otomatik verilecek.
Kod, işletme ve kümes numarası kümeste veya gerekli tedbirleri almak şartıyla aynı işletmeye ait tasnif veya paketleme tesisinde yazılacak.
Yetiştirme metodu kodu, işletme ve kümes numarası yazılmamış A sınıfı yumurta, toptan veya perakende olarak satışa arz edilemeyecek. Yetiştirme metodu kodu, A sınıfı yumurtanın etiket bilgilerinde (0: organik yetiştiricilik gibi) açıklanacak.
Tebliğe göre, yumurta ürünleri üretimine dair işletme onay belgesi almış sıvı yumurta ve işleme tesisleri, "gıda sanayi" olarak tanımlandı.
Tebliğin yayımı tarihinden önce faaliyet gösteren gıda işletmecilerine, 16 Nisan 2018'e kadar tebliğ hükümlerine uyum sağlama zorunluluğu getirildi.
Yetiştirme metodu kodu, işletme ve kümes numarası yazılmamış yumurta, toptan veya perakende olarak satışa arz edilemeyecek.
Kabuklu yumurta üzerinde "yetiştirme metodu kodu"nun da yer alması zorunluluğu getirildi. Bu koddan, yumurtanın "organik", "kümeste kafessiz" ya da "kafesli" yetiştiricilikle üretilip üretilmediği anlaşılacak.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının, Türk Gıda Kodeksi Yumurta Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliği, Resmi Gazete'de yayımlandı.
Tebliğe göre, doğrudan insan tüketimine veya gıda sanayisinin kullanımına sunulan kabuklu yumurta (A sınıfı) üzerine "yetiştirme metodu kodu" da damgalanacak. Söz konusu kodun tespitinde "Yumurtacı Tavukların Korunması İle İlgili Asgari Standartlara İlişkin Yönetmelik" hükümleri esas alınacak.
Yetiştirme metodu kodu, işletme ve kümes numarası önüne, organik yetiştiricilik için 0, free range (açık dolaşıma erişim) yetiştiricilik için 1, kümeste kafessiz yetiştiricilik için 2 ve kafesli yetiştiricilik için 3 olacak şekilde sistem tarafından otomatik verilecek.
Kod, işletme ve kümes numarası kümeste veya gerekli tedbirleri almak şartıyla aynı işletmeye ait tasnif veya paketleme tesisinde yazılacak.
Yetiştirme metodu kodu, işletme ve kümes numarası yazılmamış A sınıfı yumurta, toptan veya perakende olarak satışa arz edilemeyecek. Yetiştirme metodu kodu, A sınıfı yumurtanın etiket bilgilerinde (0: organik yetiştiricilik gibi) açıklanacak.
Tebliğe göre, yumurta ürünleri üretimine dair işletme onay belgesi almış sıvı yumurta ve işleme tesisleri, "gıda sanayi" olarak tanımlandı.
Tebliğin yayımı tarihinden önce faaliyet gösteren gıda işletmecilerine, 16 Nisan 2018'e kadar tebliğ hükümlerine uyum sağlama zorunluluğu getirildi.
Alıntı:
23 Kasım 2017 Perşembe
Sağlıklı yaşlanmak için 10 altın kelime
Sağlıklı yaşlanmanın, kişinin genetik yapısıyla ilgili olduğu kadar yaşam tarzı ve beslenmeyle de çok yakından ilgili olduğunu, sağlıklı yaş almak için 'anahtar' kelimelere dikkat etmek gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Berrin Karadağ, 10 anahtar kelimeyi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Beslenme
Beslenmemize önem verin. Sağlığınızı ilaçlardan değil de öncelikle besinlerden sağlayın. Gerekli durumlarda doktor önerisiyle tabi ki ilaçlarınızı kullanın ancak ilaca muhtaç olmamanın bir yolunun doğru ve yeterli beslenme yani ne eksik ne fazla, tam ihtiyacınız olan kadar beslenme olduğunu unutmayın. Fazla kilodan kaçının, obezite yaşlanmayı da hızlandıran ciddi bir tehlike.
Hareket
Yaşınıza uygun fiziksel aktiviteyi her yaşta yapmanız çok önemli. Unutmayın ki atalarımızın dediği gibi "işleyen demir ışıldar". Bu da bedeniniz için egzersiz yapın anlamına geliyor. Egzersizin ne olacağını yaşınıza ve kapasitenize göre ayarlayın. En basit olarak, her gün düzenli yürüyüş yapabilirsiniz. Her gün yapamıyorsanız da haftada en az üç gün yarım saatlik tempolu yürüyüş her zaman faydalı. Temponuzu kalp ve akciğer kapasitenize göre ayarlayabilirsiniz.
Uyku
Uyku düzeni ve kalitesi sanıldığından çok daha önemli. O nedenle vücudunuzun dinlenmesi ve tekrardan enerji toplaması için uykusuz kalmayın. İlerleyen yaşla birlikte uyku süresi ve kalitesinde azalma olabiliyor ama bunu değiştirmenin birçok yolu var. Mümkünse uyku ilaçlarına başvurmadan, birtakım doğal yollarla bu işi başarmaya çalışın. Bunun ilk yolu da, kafanızı boşaltmış olarak yatağa girmek.
Su
Basit gibi görünen ve sıklıkla ihmal edilen su içme alışkanlığı, sağlıklı yaşlanmanın olmazsa olmazlarından. Günlük su ve sıvı tüketimi hem sindirimin düzenli olması hem de fizyolojik hatta ruhsal sağlığımız açısından çok önemli. İnsan vücudundaki birçok biyokimyasal reaksiyon su ile gerçekleşiyor. Böbreklerimiz bir duş başlığı gibi! Az su alırsak tıkanıyor, yeterli su tüketimi ile açılıyor. Bunu hiç unutmayın ve mutlaka günde 8 su bardağı su için. Yaşlanma ile vücut susuzluğunu hissedemediğinden, başta böbrek fonksiyonları olmak üzere, pek çok organı bozabiliyor.
Hobi
Hobinin ve üretkenliğin gücünü küçümsemeyin. Mutlaka yeni bir hobi edinerek zinde kalın. Yeni şeyler öğrenin, üretin. Bu şekilde beyin egzersizi de yapmış olursunuz. Özellikle çalışma hayatınız bitmişse koroya katılma, resim, satranç, biçki dikiş kurslarına gitmek, sizi zinde tutar. Hayattan kopmamanız, sosyal ortamlarda kendi yaşıtlarınızla, size kendinizi iyi hissettiren arkadaşlarınızla vakit geçirmeniz çok önemli.
İletişim
Özellikle yaşlanma döneminde sosyal iletişimin canlı tutulması kişilerin en çok zorlandığı konulardan biri. Oysa yalnızlık yaşlılık dönemindeki en büyük tehlikelerin başında geliyor. Çevrenizde yakın dostlarınızın ve yakınlarınızın olması depresyon için, zorluklarınız ve kayıplarınız için en büyük tampon. Akrabalar, komşular, arkadaşlar mutlu ve sağlıklı bir yaşam için vazgeçilmezlerden. Hatta mümkünse torunlar ve gençlerle birlikte olmak, hem zihinsel hem ruhsal yönde kişiyi dinç tutmakta son derece önemli. Ayrıca gençler de, yaşlılardaki tecrübe ve anılardan ders almalı.
Aşı
Geriatri Uzmanı Doç. Dr. Berrin Karadağ "Nasıl ki bebeklerimizi korkmadan aşı programına alıyorsak, ilerleyen yaşımızda hastalıklara yakalanma riskini en aza indirmek için gerekli aşılardan korkmamak ve düzenli olarak doktorumuzla bu konuda konuşmak ihmal edilmemesi gereken bir konudur. Her yıl grip aşısı ve 65 yaşın üzerinde sadece bir kez uygulanan zatürre ve zona aşısı yaptırılmalıdır. Ancak mutlaka doktor kontrolü ve önerisi gereklidir" diyor.
Kontrol
Sağlık kontrollerinizi düzenli yaptırın. Bunun için doktorunuza sadece hasta olduğunuzda değil, düzenli olarak sağlıklı iken de gitmeyi ihmal etmeyin ve böylece hep hastalıktan önce davranabilin. Amaç hasta iken tedavi olmadan önce, hastalığı önlemek olmalı. Özellikle yaşlılıkla birlikte çok daha fazla ihmal edilebilen ağız ve diş bakımı son derece önemli. Ağızda başlayan hastalıklar, tüm vücudumuzu etkileyebiliyor. Bu yüzden diş hastalıkları konusunda titiz davranın, dişlerinizi her gün fırçalayın. Unutmayın, vücut bir bütün ve diş hastalıklarından korunmak için düzenli diş muayenesinden geçmek önemli.
Kanmayın!
Geriatri Uzmanı Doç. Dr. Berrin Karadağ "Moda olan veya komşunuza, arkadaşınıza iyi gelen ilaç illa ki size de iyi gelecek diye, hiç düşünmeden ve doktorunuza danışmadan kullanmayın. Özellikle sonsuz sağlık ve gençlik vadeden pek çok maddenin fazla kullanımı vücutta bir takım dengeleri, karaciğer, böbrek ve kalbi negatif etkileyebilir. İlaç kullanımı gerekli durumlarda reddedilmemeli, ancak boş yere de fazla ilaç kullanımından sakınılmalıdır" diyor.
Ritüel
Geceleri salgılanan melatonin hormonu uykuyu sağlarken, ışıklandırmanın fazla olması melatonin üretimini baskılıyor. Bu nedenle yatmadan bir saat önce TV ve bilgisayarı kapatın. Odanızdaki ışıklandırmayı minimum seviyeye indirin. Yatma saatinde ılık bir duş almak, hafif bir müzik dinlemek gibi kendinize özel ritüeller edinin.
Kaçının!
Yaşlanmanın önüne geçmek, sağlıklı yaşlanmak için son derece önemli unsurlardan biri; sigara ve alkol gibi zehirli maddelerden uzak kalmak. Anlık keyifler, vücutta kalıcı zararlara yol açabiliyor ve yaşlanmayı hızlandırabiliyor.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/foto-galeri/10-anahtar-kelime-galeri/1251565/1
Beslenme
Beslenmemize önem verin. Sağlığınızı ilaçlardan değil de öncelikle besinlerden sağlayın. Gerekli durumlarda doktor önerisiyle tabi ki ilaçlarınızı kullanın ancak ilaca muhtaç olmamanın bir yolunun doğru ve yeterli beslenme yani ne eksik ne fazla, tam ihtiyacınız olan kadar beslenme olduğunu unutmayın. Fazla kilodan kaçının, obezite yaşlanmayı da hızlandıran ciddi bir tehlike.
Hareket
Yaşınıza uygun fiziksel aktiviteyi her yaşta yapmanız çok önemli. Unutmayın ki atalarımızın dediği gibi "işleyen demir ışıldar". Bu da bedeniniz için egzersiz yapın anlamına geliyor. Egzersizin ne olacağını yaşınıza ve kapasitenize göre ayarlayın. En basit olarak, her gün düzenli yürüyüş yapabilirsiniz. Her gün yapamıyorsanız da haftada en az üç gün yarım saatlik tempolu yürüyüş her zaman faydalı. Temponuzu kalp ve akciğer kapasitenize göre ayarlayabilirsiniz.
Uyku
Uyku düzeni ve kalitesi sanıldığından çok daha önemli. O nedenle vücudunuzun dinlenmesi ve tekrardan enerji toplaması için uykusuz kalmayın. İlerleyen yaşla birlikte uyku süresi ve kalitesinde azalma olabiliyor ama bunu değiştirmenin birçok yolu var. Mümkünse uyku ilaçlarına başvurmadan, birtakım doğal yollarla bu işi başarmaya çalışın. Bunun ilk yolu da, kafanızı boşaltmış olarak yatağa girmek.
Su
Basit gibi görünen ve sıklıkla ihmal edilen su içme alışkanlığı, sağlıklı yaşlanmanın olmazsa olmazlarından. Günlük su ve sıvı tüketimi hem sindirimin düzenli olması hem de fizyolojik hatta ruhsal sağlığımız açısından çok önemli. İnsan vücudundaki birçok biyokimyasal reaksiyon su ile gerçekleşiyor. Böbreklerimiz bir duş başlığı gibi! Az su alırsak tıkanıyor, yeterli su tüketimi ile açılıyor. Bunu hiç unutmayın ve mutlaka günde 8 su bardağı su için. Yaşlanma ile vücut susuzluğunu hissedemediğinden, başta böbrek fonksiyonları olmak üzere, pek çok organı bozabiliyor.
Hobi
Hobinin ve üretkenliğin gücünü küçümsemeyin. Mutlaka yeni bir hobi edinerek zinde kalın. Yeni şeyler öğrenin, üretin. Bu şekilde beyin egzersizi de yapmış olursunuz. Özellikle çalışma hayatınız bitmişse koroya katılma, resim, satranç, biçki dikiş kurslarına gitmek, sizi zinde tutar. Hayattan kopmamanız, sosyal ortamlarda kendi yaşıtlarınızla, size kendinizi iyi hissettiren arkadaşlarınızla vakit geçirmeniz çok önemli.
İletişim
Özellikle yaşlanma döneminde sosyal iletişimin canlı tutulması kişilerin en çok zorlandığı konulardan biri. Oysa yalnızlık yaşlılık dönemindeki en büyük tehlikelerin başında geliyor. Çevrenizde yakın dostlarınızın ve yakınlarınızın olması depresyon için, zorluklarınız ve kayıplarınız için en büyük tampon. Akrabalar, komşular, arkadaşlar mutlu ve sağlıklı bir yaşam için vazgeçilmezlerden. Hatta mümkünse torunlar ve gençlerle birlikte olmak, hem zihinsel hem ruhsal yönde kişiyi dinç tutmakta son derece önemli. Ayrıca gençler de, yaşlılardaki tecrübe ve anılardan ders almalı.
Aşı
Geriatri Uzmanı Doç. Dr. Berrin Karadağ "Nasıl ki bebeklerimizi korkmadan aşı programına alıyorsak, ilerleyen yaşımızda hastalıklara yakalanma riskini en aza indirmek için gerekli aşılardan korkmamak ve düzenli olarak doktorumuzla bu konuda konuşmak ihmal edilmemesi gereken bir konudur. Her yıl grip aşısı ve 65 yaşın üzerinde sadece bir kez uygulanan zatürre ve zona aşısı yaptırılmalıdır. Ancak mutlaka doktor kontrolü ve önerisi gereklidir" diyor.
Kontrol
Sağlık kontrollerinizi düzenli yaptırın. Bunun için doktorunuza sadece hasta olduğunuzda değil, düzenli olarak sağlıklı iken de gitmeyi ihmal etmeyin ve böylece hep hastalıktan önce davranabilin. Amaç hasta iken tedavi olmadan önce, hastalığı önlemek olmalı. Özellikle yaşlılıkla birlikte çok daha fazla ihmal edilebilen ağız ve diş bakımı son derece önemli. Ağızda başlayan hastalıklar, tüm vücudumuzu etkileyebiliyor. Bu yüzden diş hastalıkları konusunda titiz davranın, dişlerinizi her gün fırçalayın. Unutmayın, vücut bir bütün ve diş hastalıklarından korunmak için düzenli diş muayenesinden geçmek önemli.
Kanmayın!
Geriatri Uzmanı Doç. Dr. Berrin Karadağ "Moda olan veya komşunuza, arkadaşınıza iyi gelen ilaç illa ki size de iyi gelecek diye, hiç düşünmeden ve doktorunuza danışmadan kullanmayın. Özellikle sonsuz sağlık ve gençlik vadeden pek çok maddenin fazla kullanımı vücutta bir takım dengeleri, karaciğer, böbrek ve kalbi negatif etkileyebilir. İlaç kullanımı gerekli durumlarda reddedilmemeli, ancak boş yere de fazla ilaç kullanımından sakınılmalıdır" diyor.
Ritüel
Geceleri salgılanan melatonin hormonu uykuyu sağlarken, ışıklandırmanın fazla olması melatonin üretimini baskılıyor. Bu nedenle yatmadan bir saat önce TV ve bilgisayarı kapatın. Odanızdaki ışıklandırmayı minimum seviyeye indirin. Yatma saatinde ılık bir duş almak, hafif bir müzik dinlemek gibi kendinize özel ritüeller edinin.
Kaçının!
Yaşlanmanın önüne geçmek, sağlıklı yaşlanmak için son derece önemli unsurlardan biri; sigara ve alkol gibi zehirli maddelerden uzak kalmak. Anlık keyifler, vücutta kalıcı zararlara yol açabiliyor ve yaşlanmayı hızlandırabiliyor.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/foto-galeri/10-anahtar-kelime-galeri/1251565/1
Suyla Gelen Sağlığa Kucak Açın
Gün içinde kendinizi yorgun mu hissediyorsunuz, sık sık tansiyonunuz mu düşüyor, kabızlık problemi mi yaşıyorsunuz, başınız mı ağrıyor, kilo vermekte güçlük mü çekiyorsunuz, cildiniz eskisi gibi esnek, pembe ve nemli değil mi? Hiç düşündünüz mü? Belki de yeteri kadar su içmiyorsunuz.
Yıllar ilerlerken hepimiz olabildiğimiz en genç halimizde kalmak ve sağlıklı uzun bir ömür sürmek dileğiyle yanıp kavruluyoruz. Her gün bir yenisi türeyen detoks programları, diyet listeleri arasında mekik dokuyor satın aldığımız envayi çeşit kremlerin kapağını açar açmaz bizi ilk gençlik yıllarına ışınlamasını bekliyoruz.
Kırk yaşı aşmış bir kadın olarak gün geçtikçe belirginleşen çizgilerim nedeniyle benim kafa can havliyle DNA lara kromozomlara oradan da hücrelere kadar gidiyor. Hücrelerimizin % 70’inin sudan oluştuğunu bildiğimden suyun hücre yapımızın genç kalmasında ne denli önem taşıdığını artık daha fazla önemser oldum.
Vücut kitle indeksimizin oranına göre değişse de bedenimizi oluşturan hücreler; kan da dâhil olmak üzere % 55 ila % 78 oranında sudan oluşur. Beynimizin ise neredeyse %90 ‘ı sudan meydana geliyor.
Her üç ayda bir tamamen yıkılıp yeniden yapılan hücre formumuzun işlevini kolaylıkla yerine getirebilmesi için bedenimizi suya doymuş olarak tutmamız hem genç kalmak için hem sağlıklı bir yaşam sürmek için büyük rol oynuyor. Bu da demek oluyor ki içtiğimiz sıvıların kalitesine gerekli özeni göstermek zorundayız.
Sağlıklı bir bedenin varlığını korumak için uzmanlar kadınların gün boyu en az 9 erkeklerin 13 bardak su içmesi gerektiğini vurguluyor. Bu kurala uyulduğunda bedenimize yağ, şeker, karbonhidrat almadığımız gibi gün içinde kaybettiğimiz çeşitli mineral ve tuzları da yerine koymuş oluruz.
Pof. Dr. Bingür Sönmez’ in hangi açıklamasını izleyip dinlesem su içmenin kalp için faydasından bahsetmeden geçmemesine şaşmamak gerek. Sönmez; yeteri kadar su içilmediğinde kanın petrol gibi koyu bir kıvam aldığını ve onu pompalamakla görevli kalbin işini zorlaştırdığını hastalarına hatırlatır durur. Bu nedenle kalp krizi dahi geçirmek olasıymış.
Yine bir süre önce migren tedavisi için başvurduğum bir klinikte ilk iş olarak günde üç litre su içmemin sağlığıma kavuşmamda olmazsa olmaz olduğunu anlatmışlardı. Tedavi programı sırasında grip olduğumda bol bol su alıp, dinlenerek bedenimi dolduran sıvının daha çabuk tazelenmesini sağladığımda hiç ilaç almadan bir haftada geçen semptomlardan üç gün içinde kolayca kurtulmuştum. Su içmeyi savsaklıyorsanız belki aşağıya sıralayacağım etmenler bu konuyu yeniden gözden geçirmenizi sağlayacak.
-Uyandığımızda dişlerimizi fırçalamak dilimizin üzerinde biriken toksinleri bertaraf etmemizi sağlar. Ardından bir büyük bardak ılık suya biraz limon ve bir çay kaşığı bal (şeker hastası değilseniz) ekleyerek hazırlayacağınız asit oranı yüksek içecekle güne başladığınızda bağırsak floranızda biriken toksinlerden kurtulmanız kolaylaşacak.
-İçmeniz gereken miktarı gün içine yayarak yudum yudum tükettiğinizde vücudunuzda dolaşan kanı sürekli oksijenlenmiş bir hâle ulaştırabilir ve bu sayede yorgun ve bitkin hissetmekten kurtulabilirsiniz.
-Hücrelerinizin su yoğunluğu arttıkça içeriden dışarıya doğru bir etkileşim gerçekleşir. En üst katmanda yer alan deriniz neme doyduğunda, daha esnek ve güçlü bir yapıya ulaşmış olur. Ayrıca renk eşitsizliğini azaltmaya da faydalı.
-Spor yapan arkadaşlar, doğru miktarda su almazsa vücutlarında biriken yağlardan kolayca kurtulamadıkları gibi susuz kaldıkları için ne kadar egzersiz yaparsa yapsın kas oranını arttırmakta güçlük çekecek.
-Araştırmalar vücudumuzun hafif oranda su kaybının bile ruh halimizi ve düşünme yeteneğimizi etkilediğini kanıtlıyor. İdrar renginizin koyuluğu dehidrasyon seviyenizi belirlemeniz için en iyi gösterge. Renk ne kadar açıksa sağlığınız açısından o kadar iyi.
-Su, gastrointestinal sistemimizin (çiğneme, sindirim, emilim ve boşaltım) sağlıklı ve rahat çalışmasında büyük kolaylık sağlar. Yemek öncesi içeceğiniz iki bardak su ile iştahızı azaltabilir, kilo vermenizi kolaylaştırabilirsiniz. Öğün sırasında sıvı alımı gaz, şişkinlik, ülser gibi rahatsızlıklara neden olabileceği için kaçınmak en doğrusu. Ancak; gün içerisinde tüketeceğiniz yeterli miktarda suyla kolonunuzu rahatlatıp kabızlık problemine de engel olabilirsiniz.
-Benim gibi sık sık baş ağrısı ya da migren sıkıntısı yaşıyorsanız başta da belirttiğim gibi rahatlamak için yapabileceğiniz ilk şey bol miktarda su içmek. Baş ağrısı ve migrenin genellikle dehidrasyondan kaynaklandığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Avrupa Nöroloji Dergisinde yayınlanan bir araştırma artan su alımı ile migren ataklarının sıklığı ve baş ağrınızın şiddetinin azaltılabileceğini kanıtlamış. Ben de bu kurala dikkat ettiğimden beri kendimi daha iyi hissettiğim için gönül rahatlığıyla sizlere tavsiye edebilirim. (Başınız ağrıdığı gün bir gün evveline dönüp, sorgulayın. Mutlaka az sıvı tükettiğiniz fark edeceksiniz)
-Bedenimizde biriken toksinlerden kurtulmamıza yardımcı olacak. Bol su içerek böbreklerinizin işini kolaylaştıracağınız gibi taş oluşumuna neden olan tuz ve minerallerin seyreltilerek kolaylıkla vücuttan dışarı atılımını sağlayabilirsiniz.
-Tüm vücuda giren zehiri absorbe eden karaciğerin yeterli miktarda su alınmadığı takdirde emilimi bozulacak ve görevini lâyıkıyla yerine getiremeyecek hatta yağlanması bile söz konusu olacaktır.
-Ayrıca susuz kaldığınızda vücudunuz bunu tolere etmek için su tutacak ve bir kısır döngü başlatacaktır. Eliniz ayağınız ve bedeninizi şişkin hissetmenize neden olması da cabası.
-‘Ama ben çay, kahve, meşrubat içiyorum olmaz mı?’ Diyenleri duyar gibi oluyorum. Hayır, olmaz. Hatta bir bardak çay içtiğinizde yerine iki bardak su almalısınız. Çünkü çay ve kahve bedeninize taze ve canlı sıvı kazandırmadığı gibi vücuttan su atılımının artmasına neden olur.
Bol su içmekte zorlanıyorsanız kendiniz için büyük bir şişe edinin ve onu gözünüzün önünde tutun. Bu yöntem su içmeniz gerektiğini hatırlamanıza faydalı olabilir.
Evrenin ve üzerindeki her organizmanın kutsal kaynağı olan suyun hepinize şifa olması dilerim. Su gibi ömrünüz olsun.
Alıntı:
http://www.ocakmedya.com/ocak_yazar/2016/11/24/suyla-gelen-sagliga-kucak-acin/
Yıllar ilerlerken hepimiz olabildiğimiz en genç halimizde kalmak ve sağlıklı uzun bir ömür sürmek dileğiyle yanıp kavruluyoruz. Her gün bir yenisi türeyen detoks programları, diyet listeleri arasında mekik dokuyor satın aldığımız envayi çeşit kremlerin kapağını açar açmaz bizi ilk gençlik yıllarına ışınlamasını bekliyoruz.
Kırk yaşı aşmış bir kadın olarak gün geçtikçe belirginleşen çizgilerim nedeniyle benim kafa can havliyle DNA lara kromozomlara oradan da hücrelere kadar gidiyor. Hücrelerimizin % 70’inin sudan oluştuğunu bildiğimden suyun hücre yapımızın genç kalmasında ne denli önem taşıdığını artık daha fazla önemser oldum.
Vücut kitle indeksimizin oranına göre değişse de bedenimizi oluşturan hücreler; kan da dâhil olmak üzere % 55 ila % 78 oranında sudan oluşur. Beynimizin ise neredeyse %90 ‘ı sudan meydana geliyor.
Her üç ayda bir tamamen yıkılıp yeniden yapılan hücre formumuzun işlevini kolaylıkla yerine getirebilmesi için bedenimizi suya doymuş olarak tutmamız hem genç kalmak için hem sağlıklı bir yaşam sürmek için büyük rol oynuyor. Bu da demek oluyor ki içtiğimiz sıvıların kalitesine gerekli özeni göstermek zorundayız.
Sağlıklı bir bedenin varlığını korumak için uzmanlar kadınların gün boyu en az 9 erkeklerin 13 bardak su içmesi gerektiğini vurguluyor. Bu kurala uyulduğunda bedenimize yağ, şeker, karbonhidrat almadığımız gibi gün içinde kaybettiğimiz çeşitli mineral ve tuzları da yerine koymuş oluruz.
Pof. Dr. Bingür Sönmez’ in hangi açıklamasını izleyip dinlesem su içmenin kalp için faydasından bahsetmeden geçmemesine şaşmamak gerek. Sönmez; yeteri kadar su içilmediğinde kanın petrol gibi koyu bir kıvam aldığını ve onu pompalamakla görevli kalbin işini zorlaştırdığını hastalarına hatırlatır durur. Bu nedenle kalp krizi dahi geçirmek olasıymış.
Yine bir süre önce migren tedavisi için başvurduğum bir klinikte ilk iş olarak günde üç litre su içmemin sağlığıma kavuşmamda olmazsa olmaz olduğunu anlatmışlardı. Tedavi programı sırasında grip olduğumda bol bol su alıp, dinlenerek bedenimi dolduran sıvının daha çabuk tazelenmesini sağladığımda hiç ilaç almadan bir haftada geçen semptomlardan üç gün içinde kolayca kurtulmuştum. Su içmeyi savsaklıyorsanız belki aşağıya sıralayacağım etmenler bu konuyu yeniden gözden geçirmenizi sağlayacak.
-Uyandığımızda dişlerimizi fırçalamak dilimizin üzerinde biriken toksinleri bertaraf etmemizi sağlar. Ardından bir büyük bardak ılık suya biraz limon ve bir çay kaşığı bal (şeker hastası değilseniz) ekleyerek hazırlayacağınız asit oranı yüksek içecekle güne başladığınızda bağırsak floranızda biriken toksinlerden kurtulmanız kolaylaşacak.
-İçmeniz gereken miktarı gün içine yayarak yudum yudum tükettiğinizde vücudunuzda dolaşan kanı sürekli oksijenlenmiş bir hâle ulaştırabilir ve bu sayede yorgun ve bitkin hissetmekten kurtulabilirsiniz.
-Hücrelerinizin su yoğunluğu arttıkça içeriden dışarıya doğru bir etkileşim gerçekleşir. En üst katmanda yer alan deriniz neme doyduğunda, daha esnek ve güçlü bir yapıya ulaşmış olur. Ayrıca renk eşitsizliğini azaltmaya da faydalı.
-Spor yapan arkadaşlar, doğru miktarda su almazsa vücutlarında biriken yağlardan kolayca kurtulamadıkları gibi susuz kaldıkları için ne kadar egzersiz yaparsa yapsın kas oranını arttırmakta güçlük çekecek.
-Araştırmalar vücudumuzun hafif oranda su kaybının bile ruh halimizi ve düşünme yeteneğimizi etkilediğini kanıtlıyor. İdrar renginizin koyuluğu dehidrasyon seviyenizi belirlemeniz için en iyi gösterge. Renk ne kadar açıksa sağlığınız açısından o kadar iyi.
-Su, gastrointestinal sistemimizin (çiğneme, sindirim, emilim ve boşaltım) sağlıklı ve rahat çalışmasında büyük kolaylık sağlar. Yemek öncesi içeceğiniz iki bardak su ile iştahızı azaltabilir, kilo vermenizi kolaylaştırabilirsiniz. Öğün sırasında sıvı alımı gaz, şişkinlik, ülser gibi rahatsızlıklara neden olabileceği için kaçınmak en doğrusu. Ancak; gün içerisinde tüketeceğiniz yeterli miktarda suyla kolonunuzu rahatlatıp kabızlık problemine de engel olabilirsiniz.
-Benim gibi sık sık baş ağrısı ya da migren sıkıntısı yaşıyorsanız başta da belirttiğim gibi rahatlamak için yapabileceğiniz ilk şey bol miktarda su içmek. Baş ağrısı ve migrenin genellikle dehidrasyondan kaynaklandığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Avrupa Nöroloji Dergisinde yayınlanan bir araştırma artan su alımı ile migren ataklarının sıklığı ve baş ağrınızın şiddetinin azaltılabileceğini kanıtlamış. Ben de bu kurala dikkat ettiğimden beri kendimi daha iyi hissettiğim için gönül rahatlığıyla sizlere tavsiye edebilirim. (Başınız ağrıdığı gün bir gün evveline dönüp, sorgulayın. Mutlaka az sıvı tükettiğiniz fark edeceksiniz)
-Bedenimizde biriken toksinlerden kurtulmamıza yardımcı olacak. Bol su içerek böbreklerinizin işini kolaylaştıracağınız gibi taş oluşumuna neden olan tuz ve minerallerin seyreltilerek kolaylıkla vücuttan dışarı atılımını sağlayabilirsiniz.
-Tüm vücuda giren zehiri absorbe eden karaciğerin yeterli miktarda su alınmadığı takdirde emilimi bozulacak ve görevini lâyıkıyla yerine getiremeyecek hatta yağlanması bile söz konusu olacaktır.
-Ayrıca susuz kaldığınızda vücudunuz bunu tolere etmek için su tutacak ve bir kısır döngü başlatacaktır. Eliniz ayağınız ve bedeninizi şişkin hissetmenize neden olması da cabası.
-‘Ama ben çay, kahve, meşrubat içiyorum olmaz mı?’ Diyenleri duyar gibi oluyorum. Hayır, olmaz. Hatta bir bardak çay içtiğinizde yerine iki bardak su almalısınız. Çünkü çay ve kahve bedeninize taze ve canlı sıvı kazandırmadığı gibi vücuttan su atılımının artmasına neden olur.
Bol su içmekte zorlanıyorsanız kendiniz için büyük bir şişe edinin ve onu gözünüzün önünde tutun. Bu yöntem su içmeniz gerektiğini hatırlamanıza faydalı olabilir.
Evrenin ve üzerindeki her organizmanın kutsal kaynağı olan suyun hepinize şifa olması dilerim. Su gibi ömrünüz olsun.
Alıntı:
http://www.ocakmedya.com/ocak_yazar/2016/11/24/suyla-gelen-sagliga-kucak-acin/
21 Kasım 2017 Salı
'Kokoreç mutluluk kaynağı'
İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Radyasyon Onkolojisi Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Yavuz Dizdar, kokorecin ciddi serotonin kaynağı olduğunu ve mutluluk verdiğini söyledi.
Serotonin hormonunun insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi verdiğini, eksikliğinde ise depresyona yol açtığını belirten Dr. Dizdar, "Bağırsak ve beyin en büyük serotonin kaynağıdır. Azaldığı takdirde depresyon meydana geliyor zaten. Kokoreç bütün alerjilere etki edecek kadar fayda sağlar. Yani uyumla ilgili ne kadar sorun varsa ona etki eder" dedi.
'BÜTÜN ALERJİLERE İYİ GELİYOR'
Günümüz hastalıklarının önemli bölümünün bağırsak florasının bozulmasına bağlı olduğunu dile getiren Dr. Dizdar, "Bunların içinde otizm, alerjiler, romatizma gibi hastalıklar sayılabilir, bunlara olumlu etki eder. Kuzu ya da insan, bağırsak floraları arasında büyük fark yoktur. Dolayısıyla hastalık floranın aktarılmasından olumlu etkilenebilir. Bağırsaklar ayrı bir sistem oluşturuyor bu sistemin içerisinde mikroorganizmalar var. Bunlar bağırsaklarla birlikte çalışıyor eğer mikroorganizma olmazsa insanoğlu yaşayamaz. Daha doğrusu anormal bir şeye dönüşür. Kokoreç florayı içinde tutuyor. Florayı dışarıda tutamıyorsun, saklayamıyorsun. Bağırsak florası anneden bebeğe aktarılır, bebekten kendi çocuğuna aktarılır ama dışarıda saklanamıyor. Bu kokoreçte var sadece" diye konuştu.
'BAĞIRSAKLAR DAHA İYİ ÇALIŞIYOR'
Kokoreç yendiğinde mikroorganizma desteğinin dışarıdan alındığını söyleyen Dr. Dizdar, "Eksilme ve denge bozukluğu varsa, bu desteği dışarıdan alıp hafif bağırsakları mülayim hale geçirebilir ama hiç bir önemi yok. Flora değişiminden kaynaklanıyor ve bununla birlikte bağırsaklar daha iyi çalışmaya başlıyor" ifadelerini kullandı.
'AĞIR ATEŞTE PİŞİRİLMELİ'
Kokorecin ağır ateşte pişmesini gerektiğini aktaran Dizdar pişirme metoduna ilişkin de şöyle konuştu:
"Kokoreç dönerek pişirmek anlamına geliyor. Evde yapılabilir bir şey değil. Merak eden pişirebilir ama içerisindeki yağın pişme sırasında eriyip aktığı için çok yağlı kalmıyor. Evde bunu yapabilmek için ona uygun aparey lazım yoksa yağı içinde kalır. Ağır ateşte pişirilmesi gerekiyor. Kokoreççilere zaten dondurulmuş olarak geliyor ve bir parti haşlanmıştır, ondan sonra kızartma işlemi yapılıyor. Ağır ateşte olmadığı zaman kokoreç içine işlemez. Bazı yerler hata yapıyor dışını yakıyorlar içi pişmiyor öyle olmaz, ağır ateşte ve ateşin uzağında olacak ya da ateş biraz geçmiş olacak yavaş yavaş pişecek."
'HİJYEN TAKINTISI BİR YERE KADAR'
Kokorecin bozulmaya çok açık olduğunu belirten Dr. Dizdar, "İnsanların hijyen takıntısı var ama bir yere kadar. Pişirme işlem hemen yapılmak zorunda kokoreççiler ‘bir gün suda bekliyor' diyor ama hiç zannetmiyorum. Çünkü kokoreç bozulmaya çok açıktır. Hemen temizliği yapılıp içi açılır, sonra yıkanır arkasından zaten sarılıp haşlanıyor; temizliği bu kadar. Sıfır hijyene indirmeye çalışırsan kokoreçliğini yitirir" dedi
Alıntı:
https://tr.sputniknews.com/yasam/201711211031079781-kokore-mutluluk-veriyor/
Serotonin hormonunun insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi verdiğini, eksikliğinde ise depresyona yol açtığını belirten Dr. Dizdar, "Bağırsak ve beyin en büyük serotonin kaynağıdır. Azaldığı takdirde depresyon meydana geliyor zaten. Kokoreç bütün alerjilere etki edecek kadar fayda sağlar. Yani uyumla ilgili ne kadar sorun varsa ona etki eder" dedi.
'BÜTÜN ALERJİLERE İYİ GELİYOR'
Günümüz hastalıklarının önemli bölümünün bağırsak florasının bozulmasına bağlı olduğunu dile getiren Dr. Dizdar, "Bunların içinde otizm, alerjiler, romatizma gibi hastalıklar sayılabilir, bunlara olumlu etki eder. Kuzu ya da insan, bağırsak floraları arasında büyük fark yoktur. Dolayısıyla hastalık floranın aktarılmasından olumlu etkilenebilir. Bağırsaklar ayrı bir sistem oluşturuyor bu sistemin içerisinde mikroorganizmalar var. Bunlar bağırsaklarla birlikte çalışıyor eğer mikroorganizma olmazsa insanoğlu yaşayamaz. Daha doğrusu anormal bir şeye dönüşür. Kokoreç florayı içinde tutuyor. Florayı dışarıda tutamıyorsun, saklayamıyorsun. Bağırsak florası anneden bebeğe aktarılır, bebekten kendi çocuğuna aktarılır ama dışarıda saklanamıyor. Bu kokoreçte var sadece" diye konuştu.
'BAĞIRSAKLAR DAHA İYİ ÇALIŞIYOR'
Kokoreç yendiğinde mikroorganizma desteğinin dışarıdan alındığını söyleyen Dr. Dizdar, "Eksilme ve denge bozukluğu varsa, bu desteği dışarıdan alıp hafif bağırsakları mülayim hale geçirebilir ama hiç bir önemi yok. Flora değişiminden kaynaklanıyor ve bununla birlikte bağırsaklar daha iyi çalışmaya başlıyor" ifadelerini kullandı.
'AĞIR ATEŞTE PİŞİRİLMELİ'
Kokorecin ağır ateşte pişmesini gerektiğini aktaran Dizdar pişirme metoduna ilişkin de şöyle konuştu:
"Kokoreç dönerek pişirmek anlamına geliyor. Evde yapılabilir bir şey değil. Merak eden pişirebilir ama içerisindeki yağın pişme sırasında eriyip aktığı için çok yağlı kalmıyor. Evde bunu yapabilmek için ona uygun aparey lazım yoksa yağı içinde kalır. Ağır ateşte pişirilmesi gerekiyor. Kokoreççilere zaten dondurulmuş olarak geliyor ve bir parti haşlanmıştır, ondan sonra kızartma işlemi yapılıyor. Ağır ateşte olmadığı zaman kokoreç içine işlemez. Bazı yerler hata yapıyor dışını yakıyorlar içi pişmiyor öyle olmaz, ağır ateşte ve ateşin uzağında olacak ya da ateş biraz geçmiş olacak yavaş yavaş pişecek."
'HİJYEN TAKINTISI BİR YERE KADAR'
Kokorecin bozulmaya çok açık olduğunu belirten Dr. Dizdar, "İnsanların hijyen takıntısı var ama bir yere kadar. Pişirme işlem hemen yapılmak zorunda kokoreççiler ‘bir gün suda bekliyor' diyor ama hiç zannetmiyorum. Çünkü kokoreç bozulmaya çok açıktır. Hemen temizliği yapılıp içi açılır, sonra yıkanır arkasından zaten sarılıp haşlanıyor; temizliği bu kadar. Sıfır hijyene indirmeye çalışırsan kokoreçliğini yitirir" dedi
Alıntı:
https://tr.sputniknews.com/yasam/201711211031079781-kokore-mutluluk-veriyor/
20 Kasım 2017 Pazartesi
Diyabet tanısının gecikmesi kalıcı sorunlara yol açıyor!
Diyabet, tüm dünyada 415 milyon kişiyi etkiliyor ve bu sayının 2040 yılında 640 milyona ulaşması bekleniyor. Uzm. Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu, Türkiye'nin, 6,3 milyon diyabetli hastayla, hasta sayısı bakımından Avrupa üçüncüsü olduğunu söyleyerek diyabet konusunda önemli bilgiler verdi
2015 Diyabet Atlası'na göre Türkiye'de her 8 kişiden 1'i diyabet hastası ve halihazırda 20-79 yaş arası 6.339.000 diyabet hastası bulunuyor. Bunların yüzde 43,1'i (2.731.000 kişi) ise henüz teşhis edilmemiş durumda. Türkiye, Avrupa bölgesindeki en yüksek yaşa göre düzeltilmiş karşılaştırmalı diyabet prevalansına sahip (%12,8). Ayrıca dünya genelinde yetişkinlerdeki diyabet prevalansı yüzde 8,8 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 12,8 ile dünya ortalamasının bir hayli üzerinde. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) rakamları ise, dünyadaki yetişkin diyabetli sayısının bu hızla artarsa, 2040 yılında 640 milyona ulaşacağını gösteriyor.
Uzm. Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu, diyabet hastalığını şöyle anlattı: "Günlük yaşamda ihtiyacımız olan aktiviteleri sürdürebilmek için glikoz adı verilen bir tür şekere ihtiyaç duyarız. Kandaki glikozun enerji olarak kullanılabilmesi ve hücre içine girebilmesi için pankreas adı verilen bir organın salgıladığı insülin hormonuna ihtiyaç vardır. Pankreas yeterince insülin yapamadığında vücut glikozu kullanamaz ve kanda glikoz miktarı artar. Bu durum sonucunda diyabet gelişir."
Diyabetin tedavisinde birbirini tamamlayan değişik yöntemler olduğunu belirten Uzman Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu şöyle devam etti: "Bu yöntemler eğitim, tıbbi beslenme tedavisi, egzersiz, oral hipoglisemik ajanlar ve insülindir. Diyetin düzenlenmesi tedavinin en önemli noktalarından birini oluşturmaktadır.
Uyulması gereken önemli kurallar şunlardır: Dengeli beslenmek, düzenli yemek yemek, istenen vücut ağırlığına ulaşmak ve bunu korumak. Ayrıca fiziksel aktivite son derece yararlıdır. Ancak egzersiz programına başlamadan önce mutlaka doktora danışılmalıdır. Doktorunuz gereksinimlerinizi ve kapasitenizi göz önüne alarak program seçiminize yardımcı olur."
Şeker hastalığı teşhisi konulduğunda kişi suçluluk, eksiklik, üzüntü, öfke umutsuzluk ve şaşkınlık gibi bir dizi duygu arasında bocalar. Ama bütün bunlar, genellikle, hastalık konusunda yeterince bilgi sahibi olmamaktan kaynaklanır. Öte yandan, diyabete bir gecede alışıp kabulleneceğinizi de sanmayın. Bu biraz zaman alacaktır. Ama hastalık hakkında bilgi sahibi oldukça hepsi kaybolacaktır" dedi ve diyabete dair önemli hususları şöyle sıraladı:
Uzman Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu diyabetin neden olduğu sorunlar hakkında şunları söyledi: "Geç konulan tanıyla birlikte, diyabetin tedavi ve yönetiminin etkin olarak yapılamaması; böbrekler, kalp-damar sistemi ve gözlerde ciddi sorunlara yol açıyor, organ kayıplarına sebep oluyor. Tüm dünyada böbrek yetersizliğinin ve travmaya bağlı olmayan amputasyon olgularının en yaygın nedeni diyabet.
Özellikle gelişmiş ülkelerde diyabet, görme kaybı ve körlüğün de en önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Ayrıca diyabet hastalarının pnömokok bakterilerinin neden olduğu zatürre gibi hastalıklara yakalanma riski sağlıklı kişilere kıyasla 3 kat daha yüksektir. Bu kişilerde grip ve özellikle akciğer enfeksiyonlarına bağlı komplikasyon riski ve ölüm oranları yüksektir."
DİYABET HASTALARI PNÖMOKOK HASTALIKLARI AÇISINDAN RİSK GRUBUNDA
Uzman Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu diyabet hastalarının, pnömokok bakterilerinin neden olduğu zatürree için risk grubunda olduğunu belirterek şöyle devam etti: "Bu nedenle diyabetli kişilerde aşılama, risklerden korunma anlamında büyük bir önem taşır. Bu anlamda, 65 yaş üzerindeki herkese ve 18-64 yaş arasındaki KOAH, astım, diyabet, kronik kalp yetmezliği, kronik böbrek hastalığı, kanser gibi eşlik eden hastalığı olan risk grupları için Pnömokok (zatürre) aşısının uygulanması gerekmektedir.
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından yürürlüğe alınan Risk Grubu Aşılaması kapsamında, konjuge pnömokok aşısının da Aile Sağlığı Merkezleri'nde ve aşıya erişimin mümkün olduğu hastanelerde ve kurumum olan Nazif Bağrıaçık Kadıköy Hastanesi'nde ücretsiz olarak uygulanmasının oldukça değerli olduğunu düşünüyorum.."
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/foto-galeri/sorunlara-yol-aciyor-galeri/1249820/1
2015 Diyabet Atlası'na göre Türkiye'de her 8 kişiden 1'i diyabet hastası ve halihazırda 20-79 yaş arası 6.339.000 diyabet hastası bulunuyor. Bunların yüzde 43,1'i (2.731.000 kişi) ise henüz teşhis edilmemiş durumda. Türkiye, Avrupa bölgesindeki en yüksek yaşa göre düzeltilmiş karşılaştırmalı diyabet prevalansına sahip (%12,8). Ayrıca dünya genelinde yetişkinlerdeki diyabet prevalansı yüzde 8,8 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 12,8 ile dünya ortalamasının bir hayli üzerinde. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) rakamları ise, dünyadaki yetişkin diyabetli sayısının bu hızla artarsa, 2040 yılında 640 milyona ulaşacağını gösteriyor.
Uzm. Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu, diyabet hastalığını şöyle anlattı: "Günlük yaşamda ihtiyacımız olan aktiviteleri sürdürebilmek için glikoz adı verilen bir tür şekere ihtiyaç duyarız. Kandaki glikozun enerji olarak kullanılabilmesi ve hücre içine girebilmesi için pankreas adı verilen bir organın salgıladığı insülin hormonuna ihtiyaç vardır. Pankreas yeterince insülin yapamadığında vücut glikozu kullanamaz ve kanda glikoz miktarı artar. Bu durum sonucunda diyabet gelişir."
Diyabetin tedavisinde birbirini tamamlayan değişik yöntemler olduğunu belirten Uzman Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu şöyle devam etti: "Bu yöntemler eğitim, tıbbi beslenme tedavisi, egzersiz, oral hipoglisemik ajanlar ve insülindir. Diyetin düzenlenmesi tedavinin en önemli noktalarından birini oluşturmaktadır.
Uyulması gereken önemli kurallar şunlardır: Dengeli beslenmek, düzenli yemek yemek, istenen vücut ağırlığına ulaşmak ve bunu korumak. Ayrıca fiziksel aktivite son derece yararlıdır. Ancak egzersiz programına başlamadan önce mutlaka doktora danışılmalıdır. Doktorunuz gereksinimlerinizi ve kapasitenizi göz önüne alarak program seçiminize yardımcı olur."
Şeker hastalığı teşhisi konulduğunda kişi suçluluk, eksiklik, üzüntü, öfke umutsuzluk ve şaşkınlık gibi bir dizi duygu arasında bocalar. Ama bütün bunlar, genellikle, hastalık konusunda yeterince bilgi sahibi olmamaktan kaynaklanır. Öte yandan, diyabete bir gecede alışıp kabulleneceğinizi de sanmayın. Bu biraz zaman alacaktır. Ama hastalık hakkında bilgi sahibi oldukça hepsi kaybolacaktır" dedi ve diyabete dair önemli hususları şöyle sıraladı:
- Şeker hastalığı ölümcül bir hastalık değildir.
- Doğru tedaviyle normal bir hayat, uzun bir ömür sürebilirsiniz.
- Şeker hastalığı, hayattan zevk almanızı engellemez.
- Hem yiyeceklerin, hem de yaşamın tadını çıkarabilirsiniz.
- Şeker hastalığı özürlü olmak anlamına gelmez.
- Tatile çıkabilir ve herkes gibi normal bir yaşam sürdürebilirsiniz.
- Şeker hastalığı çocuk sahibi olmanızı engelleyemez.
Uzman Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu diyabetin neden olduğu sorunlar hakkında şunları söyledi: "Geç konulan tanıyla birlikte, diyabetin tedavi ve yönetiminin etkin olarak yapılamaması; böbrekler, kalp-damar sistemi ve gözlerde ciddi sorunlara yol açıyor, organ kayıplarına sebep oluyor. Tüm dünyada böbrek yetersizliğinin ve travmaya bağlı olmayan amputasyon olgularının en yaygın nedeni diyabet.
Özellikle gelişmiş ülkelerde diyabet, görme kaybı ve körlüğün de en önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Ayrıca diyabet hastalarının pnömokok bakterilerinin neden olduğu zatürre gibi hastalıklara yakalanma riski sağlıklı kişilere kıyasla 3 kat daha yüksektir. Bu kişilerde grip ve özellikle akciğer enfeksiyonlarına bağlı komplikasyon riski ve ölüm oranları yüksektir."
DİYABET HASTALARI PNÖMOKOK HASTALIKLARI AÇISINDAN RİSK GRUBUNDA
Uzman Dr. Enver Şükrü Göncüoğlu diyabet hastalarının, pnömokok bakterilerinin neden olduğu zatürree için risk grubunda olduğunu belirterek şöyle devam etti: "Bu nedenle diyabetli kişilerde aşılama, risklerden korunma anlamında büyük bir önem taşır. Bu anlamda, 65 yaş üzerindeki herkese ve 18-64 yaş arasındaki KOAH, astım, diyabet, kronik kalp yetmezliği, kronik böbrek hastalığı, kanser gibi eşlik eden hastalığı olan risk grupları için Pnömokok (zatürre) aşısının uygulanması gerekmektedir.
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından yürürlüğe alınan Risk Grubu Aşılaması kapsamında, konjuge pnömokok aşısının da Aile Sağlığı Merkezleri'nde ve aşıya erişimin mümkün olduğu hastanelerde ve kurumum olan Nazif Bağrıaçık Kadıköy Hastanesi'nde ücretsiz olarak uygulanmasının oldukça değerli olduğunu düşünüyorum.."
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/foto-galeri/sorunlara-yol-aciyor-galeri/1249820/1
9 Kasım 2017 Perşembe
Güne iki yumurta ile başlamanın küçük ama inanılmaz 7 faydası!
GÜNDE İKİ YUMURTANIN VÜCUDUNUZDA YARATTIĞI DEĞİŞİMLE İNANAMAYACAKSINIZ!
Sabah kahvaltısı günün en önemli öğünlerinden biri. Peki kahvaltıda iki adet yumurta yemenin vücudunuza sağladığı inanılmaz faydaları biliyor muydunuz?
GÖZLERİNİZİ KORUR VE GÖRME YETEĞİNİZİ ARTTIRIR
Yumurtanın içinde bolca bulunan lutein adlı antioksidan göz sağlığınızı korumaya ve görme yeteneğinizi arttırmaya katkı sağlar.
KALSİYUM ALMANIZA YARDIMCI OLUR
Yumurta içindeki D vitamini sayesinde vücudunuzun kalsiyum emilimine katkı sağlar. Bu sayede kemiklerinizi ve dişlerinizi dolaylı yoldan güçlendirmiş olur.
KARACİĞERİNİNZİ KORUR, SAÇLARINIZI VE CİLDİNİZİ GÜZELLEŞTİRMEYE YARDIMCI OLUR
Yumurtanın içindeki B vitamini karaciğerinizi toksinlerden korumanın yanı sıra cildinizi güzelleştirmeye ve saçlarınızın sağlıklı bir hale bürünmesine yardım eder.
KAN DOLAŞIMI VE BUNA BAĞLI RAHATSIZLIKLARIN ORANINI DÜŞÜRÜR
Evet. Gerçekten de düşürür! Genel kanımızın aksine son araştırmalar yumurtanın içindeki kolestrolün o kadar fazla ve o kadar zararlı olmadığını gösteriyor. Hatta yumurtanın bu rahatsızlıklara iyi geldiği ve gerçekleşme oranını azalttığı araştırma sonuçları arasında. Ayrıca içerdiği omega-3 ile damar yollarındaki yağlanma ihtimalini azaltır.
KİLO VERMENİZE YARDIMCI
Eğer düşük kalorili bir diyet yapıyorsanız, bu diyetinize iki adet yumurta eklemek sağlıklı bir şekilde kilo vermenize yardım eder.
MEME KANSERİ RİSKİNİ AZALTIR
Yumurtanın içindeki kolin adlı madde araştırmalara göre meme kanseri riskini %18 düşürür. Ayrıca beyin sağlığı için de yararlıdır.
GENÇ VE SAĞLIKLI GÖRÜNÜRSÜNÜZ
Cildinizin yaşlanmasını yavaşlatır, cildinizi parlatır ve göz çevresinde kırışıklıklara da iyi gelir.
Alıntı:
http://m.sigortagundem.com/foto-galeri/7-faydasi-galeri/1246917/1
Sabah kahvaltısı günün en önemli öğünlerinden biri. Peki kahvaltıda iki adet yumurta yemenin vücudunuza sağladığı inanılmaz faydaları biliyor muydunuz?
GÖZLERİNİZİ KORUR VE GÖRME YETEĞİNİZİ ARTTIRIR
Yumurtanın içinde bolca bulunan lutein adlı antioksidan göz sağlığınızı korumaya ve görme yeteneğinizi arttırmaya katkı sağlar.
KALSİYUM ALMANIZA YARDIMCI OLUR
Yumurta içindeki D vitamini sayesinde vücudunuzun kalsiyum emilimine katkı sağlar. Bu sayede kemiklerinizi ve dişlerinizi dolaylı yoldan güçlendirmiş olur.
KARACİĞERİNİNZİ KORUR, SAÇLARINIZI VE CİLDİNİZİ GÜZELLEŞTİRMEYE YARDIMCI OLUR
Yumurtanın içindeki B vitamini karaciğerinizi toksinlerden korumanın yanı sıra cildinizi güzelleştirmeye ve saçlarınızın sağlıklı bir hale bürünmesine yardım eder.
KAN DOLAŞIMI VE BUNA BAĞLI RAHATSIZLIKLARIN ORANINI DÜŞÜRÜR
Evet. Gerçekten de düşürür! Genel kanımızın aksine son araştırmalar yumurtanın içindeki kolestrolün o kadar fazla ve o kadar zararlı olmadığını gösteriyor. Hatta yumurtanın bu rahatsızlıklara iyi geldiği ve gerçekleşme oranını azalttığı araştırma sonuçları arasında. Ayrıca içerdiği omega-3 ile damar yollarındaki yağlanma ihtimalini azaltır.
KİLO VERMENİZE YARDIMCI
Eğer düşük kalorili bir diyet yapıyorsanız, bu diyetinize iki adet yumurta eklemek sağlıklı bir şekilde kilo vermenize yardım eder.
MEME KANSERİ RİSKİNİ AZALTIR
Yumurtanın içindeki kolin adlı madde araştırmalara göre meme kanseri riskini %18 düşürür. Ayrıca beyin sağlığı için de yararlıdır.
GENÇ VE SAĞLIKLI GÖRÜNÜRSÜNÜZ
Cildinizin yaşlanmasını yavaşlatır, cildinizi parlatır ve göz çevresinde kırışıklıklara da iyi gelir.
Alıntı:
http://m.sigortagundem.com/foto-galeri/7-faydasi-galeri/1246917/1
16 Ekim 2017 Pazartesi
İnsanlar için büyük önem arz eden D vitaminini depolamanın yöntemleri ortaya çıktı
D vitamini insanlar için önemli vitaminler arasında yer alıyor. Eksikliği ise sağlık sorunları yaratıyor.
Hürriyet yazarı Osman Müftüoğlu konuyu köşesine taşıdı. İşte o yazı:
Bu uzun ve güzel tatil boyunca “Nasıl güneşlenirsek daha çok D vitamini depolayabiliriz?” sorusunun yanıtlarını dünkü yazımızda açıklamaya çalıştık.
Bugün de “D vitamini mucizesi” ile ilgili diğer detayları yeniden hatırlatıyor, hepinize KEYİFLİ, HUZURLU, DİNLENCESİ VE EĞLENCESİ BOL BİR TATİL diliyoruz. VE KISA BİR NOT: Bayramda kısa bir tatil yapacağız. Affınıza sığınıyoruz. Bayram sonu görüşmek umuduyla...
VARAN 1: Global bir D vitamini fakirliği var
D vitamini eksikliği çok tartışılıp sık gündeme getirilen sağlık problemlerinden biri. Yalnızca bizde değil, hemen her ülkede ilk sırada yer alan, önemsenen bir konu. Amerika’dan Fransa’ya, Güney Afrika’dan Avustralya’ya pek çok ülkede özellikle kadın ve çocuklar bu sorunla baş başalar. Bir bakıma “GLOBAL” bir “D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ TEHDİDİ” var. Problemin bu kadar öne çıkmasının, bu denli sık konuşulmasının, sağlık uzmanlarınca sık gündeme getirilmesinin nedeniyse şu...
VARAN 2: Ona neden “mucize molekül” deniyor?
D vitamini, bir vitaminden daha farklı işlevleri olan bir madde. Beyin sağlığından kalp sağlığına, diyabetten hipertansiyona, bağışıklık gücünden kemik-diş sağlamlığına kadar onlarca sağlık parametresi vücudumuzda yeterince D vitamini olmasına bağlı. Miktarı azalınca bir dizi sağlık tehdidi gündeme geliveriyor. Kemikler daha zayıf, dişler daha çürük, bellek, bağışıklık daha zayıf oluyor. Damarlar, eklemler daha hızlı eskiyor. Beden sinsi ve ilerleyici bir ÇÖKME SÜRECİ içine giriyor. Bu nedenle de D vitamini eksikliğine karşı hepimizin uyanık, dikkatli, bilinçli olması, ona sadece bir vitamin veya hormon, bir “iyi hayat ilacı” gibi bakması gerekiyor...
VARAN 3: Onu kış aylarında da kazanabiliriz
Güneşlenmenin zamanlaması kadar süresi de önemli. Sadece yaz aylarında değil yılın her ayında, her mevsiminde, kışın bile güneşlenmeli. Süre de cildinizde D vitamini üretimini etkileyen önemli bir faktör. Sağlıklı bir yetişkinin D vitamini ihtiyacını karşılayabilmesi için el, kol, ayaklar ve yüzünü haftada üç-dört kez 15-20 dakika güneşle buluşturması yetiyor. Özellikle öğle saatlerinde yapıldığında bu 15-20 dakikalık kısa güneşlenmeler cilde zarar vermiyor ama D vitamini ihtiyacını karşılamaya yetiyor.
VARAN 4: Mayo ile ne süre güneşlenilecek?
Yazın mayo ile güneşlenenlere de ilk 20 dakika yetiyor. Bu nedenle hemen yağlanmak -koruyucu sürmek- yerine 20 dakika güneşlenip daha sonra koruyucu kullanmak daha doğru. Koruyucu konusu özellikle ailesel ve kişisel öyküsünde cilt kanseri olanlar için mühim. Yarım saati geçen güneşlenmelerde ciltteki D vitamini öncüleri parçalandığından D vitamini üretimi devam etmiyor. Sadece kararıyorsunuz, o kadar!
VARAN 5: İdeal kan seviyesi ne olmalı?
Kan D vitamini düzeyi izlenmesi gereken temel sağlık parametreleri arasına çoktan girdi. D vitamini düzeyini en iyi gösteren parametre 25 (OH vitamin D). Vücutta yeteri kadar D vitamini varlığından söz etmek için 25 OH D düzeyinin 50’nin üzerinde olması lazım (50 n/mol/D). Bu rakamın özellikle 30’un altındaki değerlerinde D vitamini eksikliğinden söz etmek lazım. 20’nin altındaki rakamlar özellikle kemik sağlığı bakımından riskli. Makul (güvenli) aralık 50-100 aralığındaki değerler olmalı.
VARAN 6: İdeal takviye dozu nasıl ayarlanmalı?
Yeteri kadar güneşlenemeyen ve ihtiyaçlarını D vitamini destekleriyle karşılamak zorunda olanların günlük almaları gereken destek dozu ne olmalı? Bu konuda da net ve açık bir fikir yok. Daha önce bizim de “yeterli” diye düşündüğümüz değerlerin ise yeterli olmadığını gösteren birçok yeni veri mevcut. Prensip olarak genelde günde çocuklara ve yaşlılara 400, yetişkinlere 200 ünite civarında D vitamini takviyesi öneriliyorsa da bu rakamları yetişkinler için günde 800, hatta 1000 üniteye yükseltenler var. Ben günlük ihtiyacın yetişkin biri için 500 ile 1000 ünite aralığında olması gerektiğini düşünenlerdenim. En doğrusu kan D vitamini seviyelerini ölçerek karar vermek olmalı.
VARAN 7: D vitamini stoğumuz neden azalıyor?
Çok sık sorulan bu sorunun cevabını yeniden hatırlayalım: D vitamini seviyesinin dibe vurduğunu (!) öğrenenlerin aklına hep aynı soru gelir: “6 ay önce normaldi, şimdi neden bu kadar azaldı?” Yanıt açık ve net olarak şudur: D vitamini diğer vitaminler gibi sürekli olarak kullanılan/tüketilen bir bileşen. Vücudumuz pek çok işini/işlemini/üretimini D vitamini kullanarak (harcayarak) yapıyor, dolayısıyla yerine yenisi konmadığında D vitamini seviyesi düşüyor. Her ne kadar yağda eriyen yani “depolanabilen bir vitamin” olsa da neticede D vitamin dengesi için de bir “havuz problemi” durumu var. Bedenimizdeki D vitamini havuzuna giren miktar kullanılan miktarın altındaysa havuzdaki D vitaminimiz yavaş yavaş azalıyor. Sorun tam da bu noktada başlıyor. Çünkü en çok yarı yarıya doldurabildiğimiz havuzumuz cildimiz kış nedeniyle -zaten uzak kaldığı- güneşe hasret kalınca boşalmaya başlıyor. Bu sene kış zaten güneşsiz geçiyor. Güneş olmayınca da cildimiz D vitamini üretemiyor. D vitamini rezervimizin yüzde 90’ını ise derimiz üretiyor. Eğer destek olarak vitamin D ampulleri, damla ve kapsüllerinden istifade etmemişsek kanımızdaki D vitamini seviyesinin azalması sürpriz sayılmıyor.
VARAN 8: D vitamini azlığı nelere yol açabiliyor?
D vitamini noksanlığının depresyon, kronik yorgunluk sendromu, saç dökülmesi, uykusuzluk, eklem ve kemik sorunları, diş problemleri, kalp-damar hastalıkları, kanserler, hatta bellek problemleri ile bağlantılı olabileceğini gösteren ciddi kanıtlar var. Kas erimesinin (sarkopeni), şeker hastalığının da bir şekilde D vitamini noksanlığı ile irtibatlı olduğu biliniyor.
VARAN 9: Ne zaman ölçülmeli?
Benim önerim her yıl sonbaharda D vitamini seviyenize baktırmanız. Eğer eksikse depo ya da günlük D vitamini takviyesi almanız. Yaz başında yaptıracağınız ikinci bir analiz yazın ne oranda D vitamini depolamanız gerektiği konusunda yol gösterici olabilir.
VARAN 10: Güneş mi, hap mı?
Güneş ışınlarının içindeki mor ötesi UVB’lerle ciltte üretilen D vitamini ve anne sütü ile kazanılan D vitamini en güvenli, garantili, etkili olanlar. Bedendeki yüzlerce genin çalışma düğmesinin D vitamini ile bir yerlerden bağlantılı olduğu dikkate alınırsa işi desteklere değil de güneşe havale etmek, yani güneşe güvenmek daha doğru olanı.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/d-vitamini-uretmenin-sirlari/1225002
Hürriyet yazarı Osman Müftüoğlu konuyu köşesine taşıdı. İşte o yazı:
Bu uzun ve güzel tatil boyunca “Nasıl güneşlenirsek daha çok D vitamini depolayabiliriz?” sorusunun yanıtlarını dünkü yazımızda açıklamaya çalıştık.
Bugün de “D vitamini mucizesi” ile ilgili diğer detayları yeniden hatırlatıyor, hepinize KEYİFLİ, HUZURLU, DİNLENCESİ VE EĞLENCESİ BOL BİR TATİL diliyoruz. VE KISA BİR NOT: Bayramda kısa bir tatil yapacağız. Affınıza sığınıyoruz. Bayram sonu görüşmek umuduyla...
VARAN 1: Global bir D vitamini fakirliği var
D vitamini eksikliği çok tartışılıp sık gündeme getirilen sağlık problemlerinden biri. Yalnızca bizde değil, hemen her ülkede ilk sırada yer alan, önemsenen bir konu. Amerika’dan Fransa’ya, Güney Afrika’dan Avustralya’ya pek çok ülkede özellikle kadın ve çocuklar bu sorunla baş başalar. Bir bakıma “GLOBAL” bir “D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ TEHDİDİ” var. Problemin bu kadar öne çıkmasının, bu denli sık konuşulmasının, sağlık uzmanlarınca sık gündeme getirilmesinin nedeniyse şu...
VARAN 2: Ona neden “mucize molekül” deniyor?
D vitamini, bir vitaminden daha farklı işlevleri olan bir madde. Beyin sağlığından kalp sağlığına, diyabetten hipertansiyona, bağışıklık gücünden kemik-diş sağlamlığına kadar onlarca sağlık parametresi vücudumuzda yeterince D vitamini olmasına bağlı. Miktarı azalınca bir dizi sağlık tehdidi gündeme geliveriyor. Kemikler daha zayıf, dişler daha çürük, bellek, bağışıklık daha zayıf oluyor. Damarlar, eklemler daha hızlı eskiyor. Beden sinsi ve ilerleyici bir ÇÖKME SÜRECİ içine giriyor. Bu nedenle de D vitamini eksikliğine karşı hepimizin uyanık, dikkatli, bilinçli olması, ona sadece bir vitamin veya hormon, bir “iyi hayat ilacı” gibi bakması gerekiyor...
VARAN 3: Onu kış aylarında da kazanabiliriz
Güneşlenmenin zamanlaması kadar süresi de önemli. Sadece yaz aylarında değil yılın her ayında, her mevsiminde, kışın bile güneşlenmeli. Süre de cildinizde D vitamini üretimini etkileyen önemli bir faktör. Sağlıklı bir yetişkinin D vitamini ihtiyacını karşılayabilmesi için el, kol, ayaklar ve yüzünü haftada üç-dört kez 15-20 dakika güneşle buluşturması yetiyor. Özellikle öğle saatlerinde yapıldığında bu 15-20 dakikalık kısa güneşlenmeler cilde zarar vermiyor ama D vitamini ihtiyacını karşılamaya yetiyor.
VARAN 4: Mayo ile ne süre güneşlenilecek?
Yazın mayo ile güneşlenenlere de ilk 20 dakika yetiyor. Bu nedenle hemen yağlanmak -koruyucu sürmek- yerine 20 dakika güneşlenip daha sonra koruyucu kullanmak daha doğru. Koruyucu konusu özellikle ailesel ve kişisel öyküsünde cilt kanseri olanlar için mühim. Yarım saati geçen güneşlenmelerde ciltteki D vitamini öncüleri parçalandığından D vitamini üretimi devam etmiyor. Sadece kararıyorsunuz, o kadar!
VARAN 5: İdeal kan seviyesi ne olmalı?
Kan D vitamini düzeyi izlenmesi gereken temel sağlık parametreleri arasına çoktan girdi. D vitamini düzeyini en iyi gösteren parametre 25 (OH vitamin D). Vücutta yeteri kadar D vitamini varlığından söz etmek için 25 OH D düzeyinin 50’nin üzerinde olması lazım (50 n/mol/D). Bu rakamın özellikle 30’un altındaki değerlerinde D vitamini eksikliğinden söz etmek lazım. 20’nin altındaki rakamlar özellikle kemik sağlığı bakımından riskli. Makul (güvenli) aralık 50-100 aralığındaki değerler olmalı.
VARAN 6: İdeal takviye dozu nasıl ayarlanmalı?
Yeteri kadar güneşlenemeyen ve ihtiyaçlarını D vitamini destekleriyle karşılamak zorunda olanların günlük almaları gereken destek dozu ne olmalı? Bu konuda da net ve açık bir fikir yok. Daha önce bizim de “yeterli” diye düşündüğümüz değerlerin ise yeterli olmadığını gösteren birçok yeni veri mevcut. Prensip olarak genelde günde çocuklara ve yaşlılara 400, yetişkinlere 200 ünite civarında D vitamini takviyesi öneriliyorsa da bu rakamları yetişkinler için günde 800, hatta 1000 üniteye yükseltenler var. Ben günlük ihtiyacın yetişkin biri için 500 ile 1000 ünite aralığında olması gerektiğini düşünenlerdenim. En doğrusu kan D vitamini seviyelerini ölçerek karar vermek olmalı.
VARAN 7: D vitamini stoğumuz neden azalıyor?
Çok sık sorulan bu sorunun cevabını yeniden hatırlayalım: D vitamini seviyesinin dibe vurduğunu (!) öğrenenlerin aklına hep aynı soru gelir: “6 ay önce normaldi, şimdi neden bu kadar azaldı?” Yanıt açık ve net olarak şudur: D vitamini diğer vitaminler gibi sürekli olarak kullanılan/tüketilen bir bileşen. Vücudumuz pek çok işini/işlemini/üretimini D vitamini kullanarak (harcayarak) yapıyor, dolayısıyla yerine yenisi konmadığında D vitamini seviyesi düşüyor. Her ne kadar yağda eriyen yani “depolanabilen bir vitamin” olsa da neticede D vitamin dengesi için de bir “havuz problemi” durumu var. Bedenimizdeki D vitamini havuzuna giren miktar kullanılan miktarın altındaysa havuzdaki D vitaminimiz yavaş yavaş azalıyor. Sorun tam da bu noktada başlıyor. Çünkü en çok yarı yarıya doldurabildiğimiz havuzumuz cildimiz kış nedeniyle -zaten uzak kaldığı- güneşe hasret kalınca boşalmaya başlıyor. Bu sene kış zaten güneşsiz geçiyor. Güneş olmayınca da cildimiz D vitamini üretemiyor. D vitamini rezervimizin yüzde 90’ını ise derimiz üretiyor. Eğer destek olarak vitamin D ampulleri, damla ve kapsüllerinden istifade etmemişsek kanımızdaki D vitamini seviyesinin azalması sürpriz sayılmıyor.
VARAN 8: D vitamini azlığı nelere yol açabiliyor?
D vitamini noksanlığının depresyon, kronik yorgunluk sendromu, saç dökülmesi, uykusuzluk, eklem ve kemik sorunları, diş problemleri, kalp-damar hastalıkları, kanserler, hatta bellek problemleri ile bağlantılı olabileceğini gösteren ciddi kanıtlar var. Kas erimesinin (sarkopeni), şeker hastalığının da bir şekilde D vitamini noksanlığı ile irtibatlı olduğu biliniyor.
VARAN 9: Ne zaman ölçülmeli?
Benim önerim her yıl sonbaharda D vitamini seviyenize baktırmanız. Eğer eksikse depo ya da günlük D vitamini takviyesi almanız. Yaz başında yaptıracağınız ikinci bir analiz yazın ne oranda D vitamini depolamanız gerektiği konusunda yol gösterici olabilir.
VARAN 10: Güneş mi, hap mı?
Güneş ışınlarının içindeki mor ötesi UVB’lerle ciltte üretilen D vitamini ve anne sütü ile kazanılan D vitamini en güvenli, garantili, etkili olanlar. Bedendeki yüzlerce genin çalışma düğmesinin D vitamini ile bir yerlerden bağlantılı olduğu dikkate alınırsa işi desteklere değil de güneşe havale etmek, yani güneşe güvenmek daha doğru olanı.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/d-vitamini-uretmenin-sirlari/1225002
30 Eylül 2017 Cumartesi
Süt faydalı mı, zararlı mı
Prof. Dr. Temel Yılmaz, süt ile ilgili doğruları ve yanlışları Habertürk'teki köşesine taşıdı. İşte Yılmaz'ın o yazısı:
Sağlık alanında artıya, eksi demenin prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Yıllar süren adeta iğneyle kuyu kazılarak elde edilen insan sağlığını doğrudan ilgilendiren bilimsel araştırma sonuçlarının yerini bir gecede bilgisayarın başına oturup çalakalem yazılmış popülist yorumların yüksek reyting yaptığı bir sürecin alması, toplum sağlığını etkileyecek bir noktaya getiriyor.
Bugün yine benzer tartışmalı bir dosyayı açıyoruz, süt gerçekten zararlı mı değil mi?
YAŞAMIN İLK İÇECEĞİ
Bir süre önce bir öğretim üyesi arkadaşım “Sütünüz bozuksa” diye bir yazı yazdı. Yazıda süte çok haksızlık yapmış, sütte her şeyin insan sağlığına zararlı olduğunu ve kesinlikle içilmemesi gerektiğini yazıyor. Bu görüşlere katılmıyorum
“Süt zararlı mı, faydalı mı?” tartışmaları uzun zamandan beri sürüyor. Öncelikle bilinmelidir ki insan vücudu için en gerekli olan elementin tamamını içeren tek gıda maddesi süttür. Süt olmadan yeni doğan bir canlının hayatını sürdürmesi neredeyse imkânsız. Yeni doğan bir canlının hayata tutunmasını sadece kendi annesinin sütü değil başka bir canlının sütü de sağlayabilir.
İnsanlar için süt tüketimi, bırakın zararını yaşam için oldukça önemli ve büyük bir ihtiyaç. Özellikle çocukların büyüme dönemlerinde kemik gelişimi için çok faydalı. Gerekli olan kalsiyum, fosfor, magnezyum var.
Süt sadece çocuklar için değil yetişkinlerin kemikleri için de gereklidir. Osteoporoz gibi kemik hastalıklarını önlemektedir. Özellikle kadınlar için çok önemli. Sütte bulunan kalsiyum ve fosfor miktarı sağlıklı dişler ve bakımı için gerekli. Ortalama bir bardak düşük yağlı süt, vücudun gerek duyduğu kalsiyumun % 30’unu karşılamakta.
SÜT KANSER YAPAR MI?
Cevap hayır. Vücudun ihtiyacı kadar alınan süt aksine kanserden korur. Süt alımıyla hem kolorektal hem de meme kanseri riski üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olduğunu gösteren önemli çalışmalar var.
45 bin İsveçli erkek üzerinde yapılan yeni bir çalışma, günde 1.5 bardak süt içen erkeklerin kansere yakalanma riskinin haftada sadece 2 bardak süt içenlerden % 35 daha düşük olduğunu bildirmiştir.
Ayrıca 40 bin Norveçli kadın üzerinde yapılan çalışmada, çocukluklarından başlayarak yetişkin olarak da süt içmeye devam edenlerde, meme kanserine yakalanma riskinin daha az olduğu bulunmuştur.
Günde 2 litrenin üzerinde içilen inek sütünün vücuda giren yabancı protein olarak oluşturduğu alerjik reaksiyonun kanser gelişimine zemin oluşturduğu yönünde çalışmalar var ama günlük bir bardak sütün kanser oluşturacağına dair çalışma yok.
PASTORİZASYON VE UHT ZARARLI MI?
Sütle ilgili eleştirilerden bir bölümü sterilizasyon yöntemleri üzerine. Ama bilinmelidir ki sterilizasyon bir zorunluluk. Sterilizasyon yöntemleri, geç- tiğimiz yüzyılda tüberküloz salgınında, tüberküloz mikrobunun inek sütünden geçtiği ve tüberkü- lozun yayılmasında çok önemli rolü olduğunun ortaya çıkmasıyla gündeme geldi. Sterilizasyon yöntemleri ile tüberküloz, brusella gibi birçok hastalık salgını önlendi.
Günümüzde en çok tüketilen sütler, kutu sütleri. Bunlar UHT denilen sistemle, yani çok yüksek ısılara maruz bırakılarak sterilize ediliyor ve içlerindeki tüm mikroplar öldürü- lüyor. Bu nedenle sütler 4 ay bozulmadan kalabiliyor. Günlük şişe sütleri ise pastörizasyon denilen bir yöntemle mikroptan arındırılıyor, bunların ömürleri daha kısa; 3 gün kadar.
Süt sterilizasyonuyla ilgili eleştirilerde deniyor ki, sütte hastalık yapabilen mikroplar bulunabildiği gibi, probiyotikler denen vücut için faydalı “dost mikroplar” da var. Isıtma işlemi sırasında da zararlı mikroplarla beraber faydalı probiyotikler, bunların ürettikleri enzimler ve vitaminler de istemeden tahrip oluyor...
Bu görüş doğru olsa bile süt bir probiyotik ilacı olarak değil süt olduğu için içilir, probiyotik olarak çiğ süt içmenin getireceği birçok sorun çok daha riskli. Sterilizasyon teknikleri sayesinde, tarih boyunca sütle geçen birçok salgın hastalık önlendi.
KAZEİN VE LAKTOZ
Süt proteininin % 80’i kazein, % 20’si whey proteini. Kazein ile ilgili farklı görüşler var. Çok yavaş parçalandığı için uzun süreli kas yapım desteğini sağladığı ve tok tuttuğuyla ilgili çalışmalar var. Bu nedenle sporcuların bazı destek ürünlerinde kazein yer alıyor.
Karşıt görüşler ise, sütteki kazeinin içinde bulunan “casomorphin”in morfin benzeri yapıda olduğu ve beyindeki “opioid” reseptörlerine bağlanıp alışkanlık yapabileceği konusunda. Ancak bu çalışmaların güvenilirliği zayıf, ayrıca bir bardak sütle süt bağımlılığı olduğunu gösteren hiçbir çalışma yok.
Sütle ilgili diğer bir tartışma konusu laktoz ya da süt şekeri üzerine. Laktoz doğada sadece sütte bulunan bir şeker. Laktoz, içinde glikoz ve galaktoz şekerleri içeriyor; büyük molekül, bu nedenle bağırsaktan yavaş emiliyor. Emilim için suyla birleşiyor ve laktaz enzimiyle parçalanıyor. Bu yavaş emilim aslında sindirim için çok önemli, ani insülin salınımını uyarmıyor, ani açlık ataklarına neden olmuyor. Anne sütündeki laktoz oranının inek sütünün iki katı olduğunu da unutmamak gerek.
Karşıt görüşler ise laktoz alerjisini öne sürüyor. Laktoz alerjisi genellikle aşırı duyarlı kişilerde ya da laktaz enzimi yetersiz olanlarda aşırı gaz, şişkinlik ve ishalle ortaya çıkıyor. Öncelikle bilinmesi gerekir ki her gıdaya karşı alerji olması mümkün. Laktoz alerjisi olanlar için laktozsuz süt öneriliyor. Laktoz alerjisi var diye sütü yasaklayan bir görüş yok.
Sütte hem çok yavaş emilen proteinlerin hem de çok yavaş emilen karbonhidratların yer alması bir dezavantaj değil, tesadüf de değil. Süt bu özelli- ğiyle en önemli, sağlıklı besin desteği.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sut-faydali-mi-zararli-mi/1234838
Sağlık alanında artıya, eksi demenin prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Yıllar süren adeta iğneyle kuyu kazılarak elde edilen insan sağlığını doğrudan ilgilendiren bilimsel araştırma sonuçlarının yerini bir gecede bilgisayarın başına oturup çalakalem yazılmış popülist yorumların yüksek reyting yaptığı bir sürecin alması, toplum sağlığını etkileyecek bir noktaya getiriyor.
Bugün yine benzer tartışmalı bir dosyayı açıyoruz, süt gerçekten zararlı mı değil mi?
YAŞAMIN İLK İÇECEĞİ
Bir süre önce bir öğretim üyesi arkadaşım “Sütünüz bozuksa” diye bir yazı yazdı. Yazıda süte çok haksızlık yapmış, sütte her şeyin insan sağlığına zararlı olduğunu ve kesinlikle içilmemesi gerektiğini yazıyor. Bu görüşlere katılmıyorum
“Süt zararlı mı, faydalı mı?” tartışmaları uzun zamandan beri sürüyor. Öncelikle bilinmelidir ki insan vücudu için en gerekli olan elementin tamamını içeren tek gıda maddesi süttür. Süt olmadan yeni doğan bir canlının hayatını sürdürmesi neredeyse imkânsız. Yeni doğan bir canlının hayata tutunmasını sadece kendi annesinin sütü değil başka bir canlının sütü de sağlayabilir.
İnsanlar için süt tüketimi, bırakın zararını yaşam için oldukça önemli ve büyük bir ihtiyaç. Özellikle çocukların büyüme dönemlerinde kemik gelişimi için çok faydalı. Gerekli olan kalsiyum, fosfor, magnezyum var.
Süt sadece çocuklar için değil yetişkinlerin kemikleri için de gereklidir. Osteoporoz gibi kemik hastalıklarını önlemektedir. Özellikle kadınlar için çok önemli. Sütte bulunan kalsiyum ve fosfor miktarı sağlıklı dişler ve bakımı için gerekli. Ortalama bir bardak düşük yağlı süt, vücudun gerek duyduğu kalsiyumun % 30’unu karşılamakta.
SÜT KANSER YAPAR MI?
Cevap hayır. Vücudun ihtiyacı kadar alınan süt aksine kanserden korur. Süt alımıyla hem kolorektal hem de meme kanseri riski üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olduğunu gösteren önemli çalışmalar var.
45 bin İsveçli erkek üzerinde yapılan yeni bir çalışma, günde 1.5 bardak süt içen erkeklerin kansere yakalanma riskinin haftada sadece 2 bardak süt içenlerden % 35 daha düşük olduğunu bildirmiştir.
Ayrıca 40 bin Norveçli kadın üzerinde yapılan çalışmada, çocukluklarından başlayarak yetişkin olarak da süt içmeye devam edenlerde, meme kanserine yakalanma riskinin daha az olduğu bulunmuştur.
Günde 2 litrenin üzerinde içilen inek sütünün vücuda giren yabancı protein olarak oluşturduğu alerjik reaksiyonun kanser gelişimine zemin oluşturduğu yönünde çalışmalar var ama günlük bir bardak sütün kanser oluşturacağına dair çalışma yok.
PASTORİZASYON VE UHT ZARARLI MI?
Sütle ilgili eleştirilerden bir bölümü sterilizasyon yöntemleri üzerine. Ama bilinmelidir ki sterilizasyon bir zorunluluk. Sterilizasyon yöntemleri, geç- tiğimiz yüzyılda tüberküloz salgınında, tüberküloz mikrobunun inek sütünden geçtiği ve tüberkü- lozun yayılmasında çok önemli rolü olduğunun ortaya çıkmasıyla gündeme geldi. Sterilizasyon yöntemleri ile tüberküloz, brusella gibi birçok hastalık salgını önlendi.
Günümüzde en çok tüketilen sütler, kutu sütleri. Bunlar UHT denilen sistemle, yani çok yüksek ısılara maruz bırakılarak sterilize ediliyor ve içlerindeki tüm mikroplar öldürü- lüyor. Bu nedenle sütler 4 ay bozulmadan kalabiliyor. Günlük şişe sütleri ise pastörizasyon denilen bir yöntemle mikroptan arındırılıyor, bunların ömürleri daha kısa; 3 gün kadar.
Süt sterilizasyonuyla ilgili eleştirilerde deniyor ki, sütte hastalık yapabilen mikroplar bulunabildiği gibi, probiyotikler denen vücut için faydalı “dost mikroplar” da var. Isıtma işlemi sırasında da zararlı mikroplarla beraber faydalı probiyotikler, bunların ürettikleri enzimler ve vitaminler de istemeden tahrip oluyor...
Bu görüş doğru olsa bile süt bir probiyotik ilacı olarak değil süt olduğu için içilir, probiyotik olarak çiğ süt içmenin getireceği birçok sorun çok daha riskli. Sterilizasyon teknikleri sayesinde, tarih boyunca sütle geçen birçok salgın hastalık önlendi.
KAZEİN VE LAKTOZ
Süt proteininin % 80’i kazein, % 20’si whey proteini. Kazein ile ilgili farklı görüşler var. Çok yavaş parçalandığı için uzun süreli kas yapım desteğini sağladığı ve tok tuttuğuyla ilgili çalışmalar var. Bu nedenle sporcuların bazı destek ürünlerinde kazein yer alıyor.
Karşıt görüşler ise, sütteki kazeinin içinde bulunan “casomorphin”in morfin benzeri yapıda olduğu ve beyindeki “opioid” reseptörlerine bağlanıp alışkanlık yapabileceği konusunda. Ancak bu çalışmaların güvenilirliği zayıf, ayrıca bir bardak sütle süt bağımlılığı olduğunu gösteren hiçbir çalışma yok.
Sütle ilgili diğer bir tartışma konusu laktoz ya da süt şekeri üzerine. Laktoz doğada sadece sütte bulunan bir şeker. Laktoz, içinde glikoz ve galaktoz şekerleri içeriyor; büyük molekül, bu nedenle bağırsaktan yavaş emiliyor. Emilim için suyla birleşiyor ve laktaz enzimiyle parçalanıyor. Bu yavaş emilim aslında sindirim için çok önemli, ani insülin salınımını uyarmıyor, ani açlık ataklarına neden olmuyor. Anne sütündeki laktoz oranının inek sütünün iki katı olduğunu da unutmamak gerek.
Karşıt görüşler ise laktoz alerjisini öne sürüyor. Laktoz alerjisi genellikle aşırı duyarlı kişilerde ya da laktaz enzimi yetersiz olanlarda aşırı gaz, şişkinlik ve ishalle ortaya çıkıyor. Öncelikle bilinmesi gerekir ki her gıdaya karşı alerji olması mümkün. Laktoz alerjisi olanlar için laktozsuz süt öneriliyor. Laktoz alerjisi var diye sütü yasaklayan bir görüş yok.
Sütte hem çok yavaş emilen proteinlerin hem de çok yavaş emilen karbonhidratların yer alması bir dezavantaj değil, tesadüf de değil. Süt bu özelli- ğiyle en önemli, sağlıklı besin desteği.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sut-faydali-mi-zararli-mi/1234838
16 Eylül 2017 Cumartesi
“Diyabetin tedavisi bulundu, ama ilaç şirketleri fazla para kazanmak için halka açıklamıyor” şeklindeki söylentiye diyabet uzmanından yanıt
Prof. Dr. Temel Yılmaz, başta diyabet ve kanser olmak üzere kronik hastalıkların tedavileriyle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Yılmaz'ın açıklamaları Habertürk'te şöyle yer aldı:
Yaşam boyu süren kronik hastalıkların önemli bir bölümünün henüz kesin bir tedavi yöntemi yok. Bu hastalıklarda tıbbın bütün hedefi, hastalığın hastaya zarar vermesini engellemekle sınırlı. Sonuçta bu hayat boyu ilaç kullanma anlamına geliyor ve hastayı çok zorluyor.
Kronik hastalıkların listesi uzun. Bunların içinde en önemli iki hastalık var. Diyabet ve kanser (kanseri de artık bu gruba alıyorlar). Bu iki hastalıkta sürekli ilaç kullanma zorunluluğu hastayı zorladığı gibi bir süre sonra ciddi endişeler ve komplo teorileri oluşturuyor. “Kanserin ilacı var ama piyasaya çıkarmıyorlar, diyabeti kökten silecek ilaç bulundu ama firmalar bunu gizli tutuyorlar” gibi söylentiler bir süre sonra insanların birbirini tetiklemesiyle giderek daha fazla taraftar topluyor.
Kanser uzmanı değilim ama aslında diyabetin kesin tedavisi için 40 yılı aşkın bir çalışma deneyimimle bir uzman görüşü olarak düşüncelerimi belirtmek istedim.
ULUSLARARASI DİYABET KONGRESİ
Lizbon’da 53. Uluslararası Diyabet Kongresi’ni (EASD) izliyorum. Devasa bir kongre merkezinde 15 bini aşkın bilim adamı, diyabeti konuşuyor, tartışıyor ve gelişmeleri izliyor. Kongrenin yoğunlaştığı dört alan var:
İlki, dünyada milyonlarca diyabet riski altındaki bir milyardan fazla insanın bu hastalıktan korunması için çalışmaların yoğunlaştırılması; ikincisi diyabette daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi, tedavi kalitesinin artırılması ve daha etkili ilaçların bulunması; üçüncüsü diyabetin daha iyi kontrolü, kesintisiz kan şeker takibi çalışmalarının geliştirilmesi; dördüncüsü diyabete bağlı organ hasarlarının kontrolü ve tedavisi için yeni yöntemlerin geliştirilmesi.
Ama kongrede herkesin kilitlendiği konu, beşinci grup oturumlardı. Bu oturumlarda sadece diyabetin radikal ve kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar konuşuldu. Diyabetin kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar üç ayrı alanda yürütülüyor. Bu üç alan; kök hücre nakli çalışmaları, suni pankreas ve cerrahi çözüm yöntemleri.
KÖK HÜCRE NAKLİ
Kök hücreden istenen bir hücre yapılması düşüncesi aslında vücuttaki tüm hücrelerin ana hücreden oluştuğu gerçeğinden yola çıkarak kök hücrelerin birtakım işlemlerden geçirilip hedeflenen hücreye dönüştürülmesinin mümkün olabileceği mantığından hareketle ortaya çıkmış.
Kök hücre çalışmaları, ana hücreden elde edilen yeni hücrelerin tedavi amaçlı tekrar vücuda geri verilerek hasarlı dokunun tamirini amaçlıyor. Bilim insanları, kısa sürede kök hücresinden kıkırdak hücresi, kalp kas hücresi, insülin salgılayan beta hücrelerini yapmayı başardı. Ama bu çalışmalara Katolik Kilisesi ve Papa karşı çıktı. Koyu bir Katolik olan dönemin Amerikan Başkanı Bush da bu çalışmaların fonlarını rafa kaldırdı.
Ancak Amerika’da yönetim değişikliğiyle çalışma fonları yeniden desteklenmeye başladı.
Diyabette bugün artık bu yöntemle bir insanın kendi kök hücresi alınıp, kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra insülin salgılayan beta hücresi haline getirilebiliyor ve bu hücreler herhangi bir organa (özellikle karaciğer) yerleştirilip hücrenin vücuda insülin vermesi sağlanabiliyor. Hücre, kişinin kendi hücresi olduğu için doku reddi olmuyor.
Bu çalışmalarda büyük bir yol alında ancak sorun henüz tam olarak çözülemedi. İnsan organizmasındaki insülin salgısı çok sofistik, kandaki şeker düzeylerine göre kendini ayarlayabiliyor.
Kök hücreden yapılan beta hücresi henüz bunu beceremiyor, aynı dozda insülin salgılıyor, bu sorunun çözümü için çalışmalar sürüyor. Özetle kök hücre nakli yakın gelecekte mümkün olacak.
YAPAY PANKREAS
Yapay pankreas iki ayrı sistemden oluşuyor. Birincisi sürekli kısa aralıklarla kanda şeker ölçümü yapan bir sistem, ikincisi ölçülen kan şeker değerlerine göre vücuda insülin veren özel bir insülin pompası.
CGM adı verilen 5 dakikada bir kan şekeri ölçen sürekli glikoz monitörü artık hayatımıza girdi, gelecek 10 yılda şeker ölçüm cihazlarının yerini alacak. Bu cihazlar şeker düştüğü ya da yükseldiği zaman uyarı sistemine sahip, telefonunuzda istediğiniz zaman görebiliyorsunuz. Doktorunuz ve yakınlarınıza sonuçları gönderebiliyor.
Bu sistem, bluetooth sistemiyle sürekli insülin infüzyonu yapabilen pompaya her 5 dakikada bir veri aktarıyor ve insülin pompası buna göre uygun dozda vücuda insülin veriyor. Bu cihazlar artık piyasaya çıktı ancak henüz küçük bazı eksikler var.
Öncelikle çok daha hızlı etkili insülinlere ihtiyaç var, mevcut insülinler içinde en hızlı etkili insülinin maksimum etki zamanı 45 dakika. Bu süre kan şekerini düşürmek için oldukça geç.
Ayrıca yapay pankreasın egzersiz, stres, hastalık gibi durumlarda ani kan şekeri değişimlerinde insülin oranını ayarlayabilecek algoritmik hesaplara ihtiyaç var, bunlar da yakında çözülecek gibi görünüyor.
CERRAHİ YÖNTEMLER ÇÖZÜM MÜ?
Bu konuda kesin bir kehanette bulunmak henüz mümkün değil, ama şu anda cerrahi yöntemler bir umut vermekten daha çok önemli noktalarda tıkanmış durumda.
Pankreas naklinde tıkanılan nokta, diyabetliye verilen yeni pankreasın vücut tarafından reddedilmesi. Bu sorunun aşılması için hastanın yaşam boyu savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar alması gerekiyor ki bu ilaçların yan etkisi çok. Ortak görüş, hastanın bu ilaçlar yerine insülin kullanmasının daha doğru olduğu yönünde.
Metabolik cerrahiyi diyabet tedavisinde henüz bilimsel bir yöntem olarak kabul gören görüş yok. Metabolik cerrahi bir obezite tedavi yöntemi. Kilo fazlalığı olan (vücut kitle indeksi 35’in üstündeki) hastalarda metabolik cerrahiyle kilo kaybeden diyabetlilerde ilaç ya da insülin ihtiyacı azalıyor, diyabet kontrolü daha kolaylaşıyor.
Buradaki en önemli sorun, cerrahi yöntemle mide ya da bağırsağın alınması, yer değiştirilmesi. Bu geriye dönüşü olmayan bir uygulama. Safra taşları, ciddi kemik erimesi, damping sendromu gibi ciddi yan etki sorunları var.
En iyisi ciddi bir beslenme ve egzersiz programıyla kilo vermek. Bu şekilde kilo veren ve zayıflayan hemen tüm diyabetlilerin ilaç ihtiyacı azalıyor, hatta ilaçları, insülini bırakıyor.
GİZLİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ VAR MI?
“Diyabetin tedavisi bulundu, ama ilaç şirketleri fazla para kazanmak için halka açıklamıyor” lafı şehir efsanesi. Zaten son yıllarda ilaç endüstrisi diyabet alanında tıkanmış durumda. Diyabet tedavisi için pazara giren yeni ilaçların ve yeni insülinlerin 20 yıl önceki ilaçlara göre anlamlı bir üstünlüğü kanıtlanamadı, üstelik yeni ilaçların yan etkileri endüstriyi zorluyor.
Öncelikle bilinmesi gereken bir konu var; endüstri ticari bir firma, hedefleri var, ürünlerini çok satmak zorunda, yeni ürün bulmak ve bu ürünleri cilalayıp satmak zorunda.
Zaman zaman endüstri, bir ilacın pozitif etkilerini ön plana çıkarıp yan etkilerini geri plana atabiliyor. Ya da çok satan bir ürünün daha gelişmiş versiyonunun pazara girişini geciktirebiliyor, hatta piyasaya çıkışını engelleyebiliyor.
Meslek hayatımda bu örnekleri gördüm, ama bilinmesi gerekir ki ilaç endüstrisi tüm dünyada diğer meslek alanlarından onlarca kat daha fazla denetleniyor ve çok daha etik çalışıyor. Diyabeti silip atacak bir ilaç bütün endüstrinin rüyası ve bunu bulmak için çalışan binlerce bilim insanı ve onlarca ilaç endüstrisi var.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/diyabet-cozuldu-gizleniyor-lafi-sehir-efsanesi/1230676
Yaşam boyu süren kronik hastalıkların önemli bir bölümünün henüz kesin bir tedavi yöntemi yok. Bu hastalıklarda tıbbın bütün hedefi, hastalığın hastaya zarar vermesini engellemekle sınırlı. Sonuçta bu hayat boyu ilaç kullanma anlamına geliyor ve hastayı çok zorluyor.
Kronik hastalıkların listesi uzun. Bunların içinde en önemli iki hastalık var. Diyabet ve kanser (kanseri de artık bu gruba alıyorlar). Bu iki hastalıkta sürekli ilaç kullanma zorunluluğu hastayı zorladığı gibi bir süre sonra ciddi endişeler ve komplo teorileri oluşturuyor. “Kanserin ilacı var ama piyasaya çıkarmıyorlar, diyabeti kökten silecek ilaç bulundu ama firmalar bunu gizli tutuyorlar” gibi söylentiler bir süre sonra insanların birbirini tetiklemesiyle giderek daha fazla taraftar topluyor.
Kanser uzmanı değilim ama aslında diyabetin kesin tedavisi için 40 yılı aşkın bir çalışma deneyimimle bir uzman görüşü olarak düşüncelerimi belirtmek istedim.
ULUSLARARASI DİYABET KONGRESİ
Lizbon’da 53. Uluslararası Diyabet Kongresi’ni (EASD) izliyorum. Devasa bir kongre merkezinde 15 bini aşkın bilim adamı, diyabeti konuşuyor, tartışıyor ve gelişmeleri izliyor. Kongrenin yoğunlaştığı dört alan var:
İlki, dünyada milyonlarca diyabet riski altındaki bir milyardan fazla insanın bu hastalıktan korunması için çalışmaların yoğunlaştırılması; ikincisi diyabette daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi, tedavi kalitesinin artırılması ve daha etkili ilaçların bulunması; üçüncüsü diyabetin daha iyi kontrolü, kesintisiz kan şeker takibi çalışmalarının geliştirilmesi; dördüncüsü diyabete bağlı organ hasarlarının kontrolü ve tedavisi için yeni yöntemlerin geliştirilmesi.
Ama kongrede herkesin kilitlendiği konu, beşinci grup oturumlardı. Bu oturumlarda sadece diyabetin radikal ve kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar konuşuldu. Diyabetin kesin tedavisiyle ilgili çalışmalar üç ayrı alanda yürütülüyor. Bu üç alan; kök hücre nakli çalışmaları, suni pankreas ve cerrahi çözüm yöntemleri.
KÖK HÜCRE NAKLİ
Kök hücreden istenen bir hücre yapılması düşüncesi aslında vücuttaki tüm hücrelerin ana hücreden oluştuğu gerçeğinden yola çıkarak kök hücrelerin birtakım işlemlerden geçirilip hedeflenen hücreye dönüştürülmesinin mümkün olabileceği mantığından hareketle ortaya çıkmış.
Kök hücre çalışmaları, ana hücreden elde edilen yeni hücrelerin tedavi amaçlı tekrar vücuda geri verilerek hasarlı dokunun tamirini amaçlıyor. Bilim insanları, kısa sürede kök hücresinden kıkırdak hücresi, kalp kas hücresi, insülin salgılayan beta hücrelerini yapmayı başardı. Ama bu çalışmalara Katolik Kilisesi ve Papa karşı çıktı. Koyu bir Katolik olan dönemin Amerikan Başkanı Bush da bu çalışmaların fonlarını rafa kaldırdı.
Ancak Amerika’da yönetim değişikliğiyle çalışma fonları yeniden desteklenmeye başladı.
Diyabette bugün artık bu yöntemle bir insanın kendi kök hücresi alınıp, kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra insülin salgılayan beta hücresi haline getirilebiliyor ve bu hücreler herhangi bir organa (özellikle karaciğer) yerleştirilip hücrenin vücuda insülin vermesi sağlanabiliyor. Hücre, kişinin kendi hücresi olduğu için doku reddi olmuyor.
Bu çalışmalarda büyük bir yol alında ancak sorun henüz tam olarak çözülemedi. İnsan organizmasındaki insülin salgısı çok sofistik, kandaki şeker düzeylerine göre kendini ayarlayabiliyor.
Kök hücreden yapılan beta hücresi henüz bunu beceremiyor, aynı dozda insülin salgılıyor, bu sorunun çözümü için çalışmalar sürüyor. Özetle kök hücre nakli yakın gelecekte mümkün olacak.
YAPAY PANKREAS
Yapay pankreas iki ayrı sistemden oluşuyor. Birincisi sürekli kısa aralıklarla kanda şeker ölçümü yapan bir sistem, ikincisi ölçülen kan şeker değerlerine göre vücuda insülin veren özel bir insülin pompası.
CGM adı verilen 5 dakikada bir kan şekeri ölçen sürekli glikoz monitörü artık hayatımıza girdi, gelecek 10 yılda şeker ölçüm cihazlarının yerini alacak. Bu cihazlar şeker düştüğü ya da yükseldiği zaman uyarı sistemine sahip, telefonunuzda istediğiniz zaman görebiliyorsunuz. Doktorunuz ve yakınlarınıza sonuçları gönderebiliyor.
Bu sistem, bluetooth sistemiyle sürekli insülin infüzyonu yapabilen pompaya her 5 dakikada bir veri aktarıyor ve insülin pompası buna göre uygun dozda vücuda insülin veriyor. Bu cihazlar artık piyasaya çıktı ancak henüz küçük bazı eksikler var.
Öncelikle çok daha hızlı etkili insülinlere ihtiyaç var, mevcut insülinler içinde en hızlı etkili insülinin maksimum etki zamanı 45 dakika. Bu süre kan şekerini düşürmek için oldukça geç.
Ayrıca yapay pankreasın egzersiz, stres, hastalık gibi durumlarda ani kan şekeri değişimlerinde insülin oranını ayarlayabilecek algoritmik hesaplara ihtiyaç var, bunlar da yakında çözülecek gibi görünüyor.
CERRAHİ YÖNTEMLER ÇÖZÜM MÜ?
Bu konuda kesin bir kehanette bulunmak henüz mümkün değil, ama şu anda cerrahi yöntemler bir umut vermekten daha çok önemli noktalarda tıkanmış durumda.
Pankreas naklinde tıkanılan nokta, diyabetliye verilen yeni pankreasın vücut tarafından reddedilmesi. Bu sorunun aşılması için hastanın yaşam boyu savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar alması gerekiyor ki bu ilaçların yan etkisi çok. Ortak görüş, hastanın bu ilaçlar yerine insülin kullanmasının daha doğru olduğu yönünde.
Metabolik cerrahiyi diyabet tedavisinde henüz bilimsel bir yöntem olarak kabul gören görüş yok. Metabolik cerrahi bir obezite tedavi yöntemi. Kilo fazlalığı olan (vücut kitle indeksi 35’in üstündeki) hastalarda metabolik cerrahiyle kilo kaybeden diyabetlilerde ilaç ya da insülin ihtiyacı azalıyor, diyabet kontrolü daha kolaylaşıyor.
Buradaki en önemli sorun, cerrahi yöntemle mide ya da bağırsağın alınması, yer değiştirilmesi. Bu geriye dönüşü olmayan bir uygulama. Safra taşları, ciddi kemik erimesi, damping sendromu gibi ciddi yan etki sorunları var.
En iyisi ciddi bir beslenme ve egzersiz programıyla kilo vermek. Bu şekilde kilo veren ve zayıflayan hemen tüm diyabetlilerin ilaç ihtiyacı azalıyor, hatta ilaçları, insülini bırakıyor.
GİZLİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ VAR MI?
“Diyabetin tedavisi bulundu, ama ilaç şirketleri fazla para kazanmak için halka açıklamıyor” lafı şehir efsanesi. Zaten son yıllarda ilaç endüstrisi diyabet alanında tıkanmış durumda. Diyabet tedavisi için pazara giren yeni ilaçların ve yeni insülinlerin 20 yıl önceki ilaçlara göre anlamlı bir üstünlüğü kanıtlanamadı, üstelik yeni ilaçların yan etkileri endüstriyi zorluyor.
Öncelikle bilinmesi gereken bir konu var; endüstri ticari bir firma, hedefleri var, ürünlerini çok satmak zorunda, yeni ürün bulmak ve bu ürünleri cilalayıp satmak zorunda.
Zaman zaman endüstri, bir ilacın pozitif etkilerini ön plana çıkarıp yan etkilerini geri plana atabiliyor. Ya da çok satan bir ürünün daha gelişmiş versiyonunun pazara girişini geciktirebiliyor, hatta piyasaya çıkışını engelleyebiliyor.
Meslek hayatımda bu örnekleri gördüm, ama bilinmesi gerekir ki ilaç endüstrisi tüm dünyada diğer meslek alanlarından onlarca kat daha fazla denetleniyor ve çok daha etik çalışıyor. Diyabeti silip atacak bir ilaç bütün endüstrinin rüyası ve bunu bulmak için çalışan binlerce bilim insanı ve onlarca ilaç endüstrisi var.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/diyabet-cozuldu-gizleniyor-lafi-sehir-efsanesi/1230676
6 Eylül 2017 Çarşamba
Sivilce ilacı karaciğerini bitirdi
Yüzündeki tek sivilceden kurtulmak isteyen 2 çocuk annesi kadın, kullandığı ilaç yüzünden karaciğerini kaybetti.
Çorum'da yaşayan 2 çocuk annesi Sibel Çilingir’in (35) yüzündeki birkaç sivilceyi tedavi etmek için reçete edilen ilaç karaciğerini bitirdi. Doktorların 3 hafta süren çabası, izotretinoin etken maddeli ilacın harap ettiği karaciğeri kurtarmaya yetmedi. Çilingir, kardeşi Aysun İba’nın (33) verdiği karaciğer parçasıyla hayata tutunabildi.
Bir mağazada kasiyer olarak çalışan Çilingir, çenesindeki birkaç sivilceden rahatsız olunca bir dermatoloji uzmanına gitti. Çilingir’in verdiği bilgiye göre, Dr. Ö.Y. izotretinoin etken maddeli sivilce ilacını önerdi. Bir de kan testi istedi. Gelen testin sonucunu beğenmeyen Dr. Ö.Y. ‘15 gün bekleyelim’ dedi. İki hafta sonra ilaca başlattı. Çilingir 48 gün boyunca her gün birer tane izotretinoin ilacından içti. Ancak son iki hafta değişiklikler hissetmeye başladı. Göğsünün sağ tarafı şişmişti. Önce regle bağlı şişkinlik sandı. Ancak şişkinliğe göz akının ve cildinin sararması, şiddetli kusma, halsizlik de eklenince Çorum Devlet Hastanesi’ne başvurdu.
UMUDU KESTİLER
Yapılan testler karaciğerinin bittiğini işaret ediyordu. 6 gün kaldığı hastanede doktorlar bile umudu kesmiş, ailesine ‘canının istediğini getirin, yesin’ demişti. Toparlamayınca ailesinin ısrarlı talepleriyle İstanbul’a sevk edildi. İstanbul’daki hastanede 3 hafta boyunca uygulanan tedaviyle karaciğerinin toparlanması beklendi. Ancak umut edilen gerçekleşmeyince son çare olarak karaciğer nakli gündeme geldi. 5 kardeşinden Aysun İba hiç düşünmeden gönüllü verici oldu.
BAŞARILI NAKİL
Ondan alınan karaciğer Çilingir’e başarıyla nakledildi. Hastane odasında taburcu olacağı günü bekleyen Çilingir, “Çok korktum. Ölebilirdim. Şimdi yaşadıklarımı düşününce diyorum ki yüzümün her yeri sivilce olsaydı da bunları yaşamasaydım keşke. Sağlıklıydım, hiçbir sorunum yoktu. Şimdi çok dikkatli yaşamak zorundayım. İş hayatım bitti. İlacın etkisini daha dikkatli ve yakından takip etseydi belki de bunları yaşamayacaktım” dedi.
Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor
Prof. Dr. K. Yalçın Polat (Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Merkezi Başkanı): Hastamız yatırıldığında kan değerleri çok yüksekti. Karaciğer nakli yapma kararı almamız kolay olmadı. Üç haftalık tedavimiz sırasında karaciğer değerlerinin sürekli yükselmeye devam etmesi ve karaciğer yetmezliğine girmesi bize bu kararı aldırdı. Karaciğer biyopsisinde karaciğerde nekroz (cansız doku) gördük. Biraz daha bekleseydik komaya girecek, ardından da kaybedecektik. Karaciğer yetmezliğinin nedeni sivilce için aldığı ilaç. Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor. İzotretinoin alınırken mutlaka karaciğer enzimleri de yakından takip edilmeli. Her ilaç karaciğere uğruyor ve her birinin iyi etkilerinin yanında yan etkileri de var. Karaciğer bunları tolere edip toksinleri temizlese bile Çilingir’de olduğu gibi etkilenebiliyor da. Sadece izotretinoin değil antibiyotik, üst solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan asetaminofen türü ilaçlar, bazı bitkisel karışımlar da karaciğer yetmezliğine sokabiliyor.
Tek doz bile hasta edebilir
Prof. Dr. Murat Akyıldız (Gastroenteroloji Uzmanı): Gerekmedikçe ilaç kullanmamak lazım. Tek doz dahi yatkınlığı olan hastaların karaciğerini hasta etmeye yetebilir. Antibiyotik, ağrı kesici, mantar ilaçları, protein tozları, bitkisel karışımlar vs. de kontrolsüz kullanıldığında akut karaciğer yetmezliğine yol açabiliyor. Genelde hastalar bilhassa bitkisel karışımlar kullandıklarını saklıyor. Bazı hastalarda karaciğeri geri çevirebiliyoruz. Ama bu hastada çok ciddi karaciğer yetmezliğine yol açmıştı.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sivilce-ilaci-karacigerini-bitirdi/1227076
Çorum'da yaşayan 2 çocuk annesi Sibel Çilingir’in (35) yüzündeki birkaç sivilceyi tedavi etmek için reçete edilen ilaç karaciğerini bitirdi. Doktorların 3 hafta süren çabası, izotretinoin etken maddeli ilacın harap ettiği karaciğeri kurtarmaya yetmedi. Çilingir, kardeşi Aysun İba’nın (33) verdiği karaciğer parçasıyla hayata tutunabildi.
Bir mağazada kasiyer olarak çalışan Çilingir, çenesindeki birkaç sivilceden rahatsız olunca bir dermatoloji uzmanına gitti. Çilingir’in verdiği bilgiye göre, Dr. Ö.Y. izotretinoin etken maddeli sivilce ilacını önerdi. Bir de kan testi istedi. Gelen testin sonucunu beğenmeyen Dr. Ö.Y. ‘15 gün bekleyelim’ dedi. İki hafta sonra ilaca başlattı. Çilingir 48 gün boyunca her gün birer tane izotretinoin ilacından içti. Ancak son iki hafta değişiklikler hissetmeye başladı. Göğsünün sağ tarafı şişmişti. Önce regle bağlı şişkinlik sandı. Ancak şişkinliğe göz akının ve cildinin sararması, şiddetli kusma, halsizlik de eklenince Çorum Devlet Hastanesi’ne başvurdu.
UMUDU KESTİLER
Yapılan testler karaciğerinin bittiğini işaret ediyordu. 6 gün kaldığı hastanede doktorlar bile umudu kesmiş, ailesine ‘canının istediğini getirin, yesin’ demişti. Toparlamayınca ailesinin ısrarlı talepleriyle İstanbul’a sevk edildi. İstanbul’daki hastanede 3 hafta boyunca uygulanan tedaviyle karaciğerinin toparlanması beklendi. Ancak umut edilen gerçekleşmeyince son çare olarak karaciğer nakli gündeme geldi. 5 kardeşinden Aysun İba hiç düşünmeden gönüllü verici oldu.
BAŞARILI NAKİL
Ondan alınan karaciğer Çilingir’e başarıyla nakledildi. Hastane odasında taburcu olacağı günü bekleyen Çilingir, “Çok korktum. Ölebilirdim. Şimdi yaşadıklarımı düşününce diyorum ki yüzümün her yeri sivilce olsaydı da bunları yaşamasaydım keşke. Sağlıklıydım, hiçbir sorunum yoktu. Şimdi çok dikkatli yaşamak zorundayım. İş hayatım bitti. İlacın etkisini daha dikkatli ve yakından takip etseydi belki de bunları yaşamayacaktım” dedi.
Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor
Prof. Dr. K. Yalçın Polat (Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Merkezi Başkanı): Hastamız yatırıldığında kan değerleri çok yüksekti. Karaciğer nakli yapma kararı almamız kolay olmadı. Üç haftalık tedavimiz sırasında karaciğer değerlerinin sürekli yükselmeye devam etmesi ve karaciğer yetmezliğine girmesi bize bu kararı aldırdı. Karaciğer biyopsisinde karaciğerde nekroz (cansız doku) gördük. Biraz daha bekleseydik komaya girecek, ardından da kaybedecektik. Karaciğer yetmezliğinin nedeni sivilce için aldığı ilaç. Maalesef bu ilaç çok yaygın kullanılıyor. İzotretinoin alınırken mutlaka karaciğer enzimleri de yakından takip edilmeli. Her ilaç karaciğere uğruyor ve her birinin iyi etkilerinin yanında yan etkileri de var. Karaciğer bunları tolere edip toksinleri temizlese bile Çilingir’de olduğu gibi etkilenebiliyor da. Sadece izotretinoin değil antibiyotik, üst solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan asetaminofen türü ilaçlar, bazı bitkisel karışımlar da karaciğer yetmezliğine sokabiliyor.
Tek doz bile hasta edebilir
Prof. Dr. Murat Akyıldız (Gastroenteroloji Uzmanı): Gerekmedikçe ilaç kullanmamak lazım. Tek doz dahi yatkınlığı olan hastaların karaciğerini hasta etmeye yetebilir. Antibiyotik, ağrı kesici, mantar ilaçları, protein tozları, bitkisel karışımlar vs. de kontrolsüz kullanıldığında akut karaciğer yetmezliğine yol açabiliyor. Genelde hastalar bilhassa bitkisel karışımlar kullandıklarını saklıyor. Bazı hastalarda karaciğeri geri çevirebiliyoruz. Ama bu hastada çok ciddi karaciğer yetmezliğine yol açmıştı.
Alıntı:
http://www.sigortagundem.com/haber/sivilce-ilaci-karacigerini-bitirdi/1227076
1 Eylül 2017 Cuma
Sağlık Bakanlığı uyardı: Kurban etlerini 12 saat sonra tüketin
Sağlık Bakanlığı, kurbanlıkların kesildiği bugün için etlerin saklanması ve pişirilmesine yönelik uyarı yaptı. Etin 14-20 derecede 5-6 saat dinlendirilmesi gerektiğini belirten bakanlık, 12 saat sonra tüketilmesini önerdi
Gıda, Tarım Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, kurbanlık hayvan eti konusunda uyarıda bulundu. Bakanlığa bağlı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan rehber kitapçıkta, etlerin ilk olarak sıcak ve taze olduğu için 14-20 derecede 5-6 saat dinlendirilmesi gerektiği belirtildi. Daha sonra etin tüketim amacına göre sınıflandırılması önerildi. Etlerin kıymalık, kızartmalık ve haşlamalık olarak ayrılması gerektiği vurgulanan kitapçıkta, kurban etinin kullanım miktarlarına göre ambalajlanıp 4 derecede soğutulması tavsiye edildi.
‘EKSİ 18 DERECEDE 6 AY SAKLANABİLİR’
Gazete Habertürk'ün Aykut Yılmaz'ın haberine göre sıcak etin, oda sıcaklığında dinlendirilmeden soğutucuya konulması halinde kasılmadan dolayı iç ısısının yeterince düşmeyeceği dile getirilen kitapçıkta, bu nedenle etin sıcak kalacağı, birkaç gün sonra da bozulmaya başlayacağı kaydedildi. Bozulma sonucu yeşillenip kokuşan etin tüketilmemesi istenen kitapçıkta, “Etler 12 saat olgunlaştıktan sonra tüketilmeye başlanmalıdır. Olgunlaşmamış etler zor işlenir, iyi pişmez, sert ve lezzeti azdır. Olgunlaşmış etler daha kolay işlenir, kolay pişer, gevrek ve lezzetlidir” denildi.
Taze etin buzdolabında 1 hafta bozulmadan muhafaza edilebileceği belirtilen kitapçıkta, şu bilgiler verildi:
“Uygun büyüklüklerde ambalajlanıp buzlukta 1 ay, şoklandıktan sonra -18 derecede 6 ay saklanabilir. Etler tuzla salamura edilerek de saklanabilir. Tuz etlerin uzun süre bozulmasını önler. Eti diğer bir saklama şekli de kavurma yapmaktır. Kavurma yapılan etler uygun şartlarda 1 yıl saklanabilir. Etlerin daha uzun süre saklanması bozulmaya, besleyici değerinin azalmasına, lezzet ve aroma kaybına neden olur. Kullanılan ambalaj malzemeleri ve kaplar gıdalara uygun olmalıdır. Sanayide kullanılan kimyasal madde, ilaç, boya gibi maddeler için kullanılan bidon ve varillerin et ve gıdalar için kullanılması sağlık için büyük tehlikedir.”
Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/saglik-bakanligi-uyardi-kurban-etlerini-12-saat-sonra-tuketin/1226556
Gıda, Tarım Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, kurbanlık hayvan eti konusunda uyarıda bulundu. Bakanlığa bağlı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan rehber kitapçıkta, etlerin ilk olarak sıcak ve taze olduğu için 14-20 derecede 5-6 saat dinlendirilmesi gerektiği belirtildi. Daha sonra etin tüketim amacına göre sınıflandırılması önerildi. Etlerin kıymalık, kızartmalık ve haşlamalık olarak ayrılması gerektiği vurgulanan kitapçıkta, kurban etinin kullanım miktarlarına göre ambalajlanıp 4 derecede soğutulması tavsiye edildi.
‘EKSİ 18 DERECEDE 6 AY SAKLANABİLİR’
Gazete Habertürk'ün Aykut Yılmaz'ın haberine göre sıcak etin, oda sıcaklığında dinlendirilmeden soğutucuya konulması halinde kasılmadan dolayı iç ısısının yeterince düşmeyeceği dile getirilen kitapçıkta, bu nedenle etin sıcak kalacağı, birkaç gün sonra da bozulmaya başlayacağı kaydedildi. Bozulma sonucu yeşillenip kokuşan etin tüketilmemesi istenen kitapçıkta, “Etler 12 saat olgunlaştıktan sonra tüketilmeye başlanmalıdır. Olgunlaşmamış etler zor işlenir, iyi pişmez, sert ve lezzeti azdır. Olgunlaşmış etler daha kolay işlenir, kolay pişer, gevrek ve lezzetlidir” denildi.
Taze etin buzdolabında 1 hafta bozulmadan muhafaza edilebileceği belirtilen kitapçıkta, şu bilgiler verildi:
“Uygun büyüklüklerde ambalajlanıp buzlukta 1 ay, şoklandıktan sonra -18 derecede 6 ay saklanabilir. Etler tuzla salamura edilerek de saklanabilir. Tuz etlerin uzun süre bozulmasını önler. Eti diğer bir saklama şekli de kavurma yapmaktır. Kavurma yapılan etler uygun şartlarda 1 yıl saklanabilir. Etlerin daha uzun süre saklanması bozulmaya, besleyici değerinin azalmasına, lezzet ve aroma kaybına neden olur. Kullanılan ambalaj malzemeleri ve kaplar gıdalara uygun olmalıdır. Sanayide kullanılan kimyasal madde, ilaç, boya gibi maddeler için kullanılan bidon ve varillerin et ve gıdalar için kullanılması sağlık için büyük tehlikedir.”
Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/saglik-bakanligi-uyardi-kurban-etlerini-12-saat-sonra-tuketin/1226556
26 Ağustos 2017 Cumartesi
Patates kızartmasına AB düzenlemesi
AB Komisyonu tartışma konusu olan patates kızartmalarına yönelik yeni bir düzenlemeyi üye ülkelerin onayına sundu.
Yeni yönetmeliğin devreye girmesiyle birlikte patates kızartmaları açık soru tonda olacak ve kızartma işleminde 175 derecenin üzerine geçilemeyecek. AB Komisyonu, patates kızartmalarının yeni kurallara uygun olarak hazırlanıp hazırlanmadığının kontrol altında tutulması için patatesin doğal rengiyle kızartma derecelerine göre değişen renklerinin yer aldığı bir renk tablosu kullanılmasını talep ediyor. Tartışmanın odağında patates kızartması ve kahvenin yanı sıra çok farklı yiyeceklerde pişirme sonucunda doğal biçimde oluşan kimyasal nitelikli bir bileşen olan akrilamid yer alıyor. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi, yüksek dozda akrilamidin kansere yol açabileceği görüşünü savunuyor.
Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/patates-kizartmasina-ab-duzenlemesi/1224978
Yeni yönetmeliğin devreye girmesiyle birlikte patates kızartmaları açık soru tonda olacak ve kızartma işleminde 175 derecenin üzerine geçilemeyecek. AB Komisyonu, patates kızartmalarının yeni kurallara uygun olarak hazırlanıp hazırlanmadığının kontrol altında tutulması için patatesin doğal rengiyle kızartma derecelerine göre değişen renklerinin yer aldığı bir renk tablosu kullanılmasını talep ediyor. Tartışmanın odağında patates kızartması ve kahvenin yanı sıra çok farklı yiyeceklerde pişirme sonucunda doğal biçimde oluşan kimyasal nitelikli bir bileşen olan akrilamid yer alıyor. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi, yüksek dozda akrilamidin kansere yol açabileceği görüşünü savunuyor.
Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/patates-kizartmasina-ab-duzenlemesi/1224978
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)